Delal Dink: ‘Gün gün, saat saat boğuluyoruz’

18.10.2020

 Delal Dink, Agos’ta kaleme aldığı “Gün gün, saat saat boğuluyoruz” başlıklı yazısında Azerbaycan-Ermenistan savaşının Türkiye Ermenileri üzerinde yarattığı baskı atmosferini anlattı. Bir de hayali var: “Türkiye Devleti Türkçü veya Osmanlıcı olmaya çalışmak yerine Anadolulu olup açsaydı iki kolunu iki komşusuna, ‘Gelin, çözelim şu sorunu’ deseydi kim kaybederdi?” Delal Dink’in yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

 Bundan yıllar önce Ermenistan Diaspora Bakanı’yla tanıştığımda bana “Ermeni olmakla gurur duyuyor musun?” diye sormuştu. “Hayır” dedim, “insanın doğduğu ırkla, milletle ilgili gurur duymasını anlamıyorum. Ben çocukluğumdan beri Türk olduğu için gurur duyan insanlarla yaşıyorum, ve ne büyük bir hastalık olduğunu biliyorum.” Cevabımın çok hoşuna gittiğini sanmıyorum.

1990’larda Karabağ Savaşı’nın alevlendiği günlerden birinde henüz ilkokuldayken okulumuzun duvarına yazılar yazıldı, bomba ihbarı yapıldı. Arkadaşlarımın aileleriyle yapılan telefon trafiğı, evdeki sessiz fısıltılar, tedirginlik hafızamda yer eden. Okulda güvende değildik. Gitmedik…

Birkaç yıl sonra yine Karabağ’da bir gerginlik olduğunda liseye gidiyordum. Okul dönüşünde bindiğim trenin vagonunda Ermenileri “gebertmenin” sevap olduğuna dair bir yazı vardı. Yazıya gözüm iliştiğinde kafamı indirmeye çalışırken aynı yazıyı okuyan bir adamla göz göze geldim. O vagonda “Tanrım, lütfen üstümdeki okul üniformamdan Ermeni olduğumu anlayıp bana bir şey yapmasınlar” diye düşünerek kaç dakika gittiğimi bilmiyorum. Eve nasıl vardığımı bir ben biliyorum.

Şimdi yine Karabağ’da savaş var. Kızıma bir oyuncak almak için bir dükkâna girdim. Televizyon haberleri bangır bangır “Ermeniler!!!” diye bağırıyor, “Soydaşlarımızın yanındayız” diyor, Ermenistan’la PKK işbirliğinden bahsediyor. Çocukların oyuncakları arasında bunları duymak… Müşterisi çocuklar olan bir dükkânda… Kendimi oyuncakçıdan dışarı zor attım.

Şu soydaş meselesi nedir Allah aşkına? Hani Türkiye Cumhuriyeti hudutları içindeki tüm vatandaşlar Türk’tü? Hani biz Ermeniler de o tanımın içindeydik? Azerbaycanlılar benim soydaşım mı? Yine herkes saf Türk oluverdi. Babam “Tamam, eğer ben Türk’sem sizin bu tanımınıza göre, siz de biraz Ermeni’siniz o zaman” diyordu. Biraz Ermeni, biraz Rum, biraz Kürt, biraz Yahudi olarak mı Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı, belediyeleri, eski-yeni partileri koro halinde “soydaş” açıklamasını yapıyor, pozisyon alıyor? Şimdi siz bölücülük yapmıyor musunuz?

“Kılıç artıkları”

Etrafımdaki Ermeniler on gündür, “Ermeniler şöyle, Ermeniler böyle” diye bir torba lafı işitip işitip kahroluyorlar. Doğrusu boğuluyoruz. Yavaş yavaş, gün gün, saat saat boğuluyoruz. Nefretinizin altında boğuluyoruz. Maskelerden sızan biraz oksijenimiz vardıysa onu da aldınız. Bütün kurumlarımızın etrafı polis kaynıyor. Koruma gerektiğini nasıl da biliyorsunuz… Baktınız iş çığırından çıkabilir, şimdi dünyaya rezil olmayalım diye günü kurtarmaya çalışırken yaptığınız nedir? “Bizim Ermenilerimiz onlardan değil, biz onları kastetmiyoruz.” Sahi, değil mi? Onlar nasıl insanlar ki? Onların büyük bir bölümü şu çok sahiplendiğiniz tebaanızdan değil mi? Pardon, onlar kılıç artıkları. O kılıç artıklarının çocukları, Muşlu, Sivaslı, Maraşlı nineler şu anda torunlarının savaştan dönüp dönemeyeceği konusunda kaygılanırken, kâbusları hortlatmak yerine hem soydaşlarınıza, hem eski tebaanıza kardeşlik mesajı verseydiniz olmuyor muydu?

Ben sağlam kâbus görürüm. Hayat besliyor demek… Ama bu haftaki hepsini aştı. Uyarıyorum, şiddet içerir: Bir binanın önünde kalabalık. Bir cenaze töreni sanki. Babamın dostları kapıda. Aralardan yürümeye çalışıyorum. Yüzlere bakıyorum. Olamaz ki. Onunla ilgili olamaz. Babam çoktan öldü, herkesin gözü önünde öldürüldü. Sonra birden babamın tabutunu gördüm bir kalabalığın elinde. Sonra birden bedenini içinden çıkarıp havaya kaldırdıklarını… Sonra kafasını kestiler. Kanı akıyordu. Oluk oluk. Ama babamı çoktan öldürdüler. Kanı nasıl akabilir? Hayatımda bu kadar kan görmedim. Babamın yerde yatan bedeninin etrafında bile… Kafasını bir sopaya saplayıp gezdirmeye başladılar. Ama zaten öldü. Nasıl tekrar öldürebilirler?

Ezan sesiyle uyandım. Nefes nefese. Gözyaşları içinde. Acaba dedim, ben de dua etsem ezanla birlikte, onların ve benim Tanrım bu defa duyar mı? Seslerimiz birleşse… Lütfen bitirebilir mi bu nefreti artık?

Ermenistan’dakiler için çok korkuyorum. Onlar için korktuğumu söylemekten korkmalı mıyım? Aralarında akrabalarım var, sevdiklerim var. Kötü insanlar değiller diye size nasıl anlatabilirim? Ben Azerbaycan’daki insanların kötü olduklarını düşünmüyorum ki. Siz neden benden olanlardan bu kadar nefret ediyorsunuz?

Babam öldürüldüğünde eve gelen giden günlerce, haftalarca bitmedi. Ama üniversiteden yakın bir arkadaşım uzun süre uğramadı. Sonra geldiğinde “Delal, yanına gelmeye çekindim, belki babanı Türkler öldürdü diye bir daha Türk arkadaş istemezsin, beni istemezsin diye korktum” dedi. O kadar kocaman sarıldım ki ona “Ben Türk arkadaşım olmadan yaşayamam” diye. Peki ya siz? Ermeni arkadaşınız olmadan, Ermenilere arkadaş olmadan nasıl yaşayabiliyorsunuz? 

Ermeni olmakla gurur duymuyorum, evet. Bence kimse ırkıyla gurur duymamalı. Ama ben halkımın ürettiğiyle, sanatıyla, bilimiyle, filmiyle, yemekleriyle, mimarisiyle, taş ustalığıyla, zanaatkârlığıyla gurur duyuyorum. Bu kültürünü yaşatabilsin, üretebilmeye, dünya medeniyetlerine katkı sunmaya devam edebilsin istiyorum. Maalesef henüz ulus devlet dışında, kültürü yaşatmanın güçlü bir formülünü bulamadı insanlık. Savaşın gidişatı ve bölgedeki çözümsüzlük, meselenin Karabağ Sorunu’nun ötesine geçmesi riskini taşıyor. Özgür ve bağımsız bir Ermenistan istiyorum. Aynı zamanda, özgür ve bağımsız bir Azerbaycan istiyorum. Bu ikisinin bir arada olmasını istemek hiç zor değil benim için. Ama belli ki bugünkü Türkiye Devleti için çok zor. Ne büyük hayal kırıklığı! Halbuki, Türkçü veya Osmanlıcı olmaya çalışmak yerine Anadolulu olup açsaydı iki kolunu iki komşusuna, “Gelin, çözelim şu sorunu” deseydi kim kaybederdi?