Türkiye-Rusya İlişkilerinde Değişen Dinamikler

14.02.2020

 Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve askeri alanda Rusya’yla geliştirmeye çalıştığı bağları küresel güç dengelerinde 2008’den sonra yaşanan dönüşümün bir yansıması olarak okumak gerekir.

 Türk dış politikası açısından oldukça hareketli geçen 2019 yılı, aynı zamanda Türkiye-Rusya ilişkilerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. İki ülkenin Suriye ve Libya’da birbirlerine danışarak üstlendikleri bazı diplomatik ve askeri inisiyatiflere ilave olarak, Haziran ayında gelişmiş Rus hava savunma sistemi S-400’ün ilk parçalarının Türkiye’ye ulaşmasıyla beraber Ankara ve Moskova arasındaki stratejik işbirliğinde yeni bir dönem başladı. Nitekim Türkiye-Rusya ilişkilerini takip eden pek çok uzman da, ABD yönetiminin yaptırım uyarılarına rağmen Ankara’nın Rus S-400 füzelerini satın alma konusunda gösterdiği kararlılığı Türk dış politikasında yeni bir eksen kaymasının işareti olarak yorumluyor.

Gerçekten de son dört yıl içinde Türkiye ve Rusya arasında siyasi ve ekonomik bazı konularda belirgin bir yakınlaşma yaşandığını söylemek mümkün. Ancak bu durumu sadece Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde yaşanan gerginliklerin ışığında değerlendirmek yanlış olur. Dolayısıyla, son dönemde yerli ve yabancı medya organlarında sıklıkla gündeme gelen eksen kayması tartışmalarının biraz ötesine geçerek Türkiye’nin Rusya ile stratejik işbirliğinden beklentilerini şekillendiren küresel, bölgesel ve ulusal dinamikleri de gözden geçirmekte fayda var.

Küresel Bir Aktör Olarak Rusya

Türkiye’nin Rusya’yla stratejik ilişkilerini sıkılaştırmaya sevk eden en önemli unsurlardan birisi, Rusya’nın küresel siyasetin başat aktörlerinden olması. Devasa yüzölçümü nedeniyle Avrasya kıtasal alanının en önemli gücü olarak görülen Rusya, sahip olduğu bu jeopolitik ağırlık nedeniyle ayrıca ABD, Çin ve AB gibi diğer küresel güçlerle özel bir ilişki kurma yeteneğine sahip. Başta petrol ve doğalgaz olmak üzere sahip olduğu zengin doğal kaynaklar da, Rusya’nın enerji konusunda dünya siyasetinde kilit bir rol oynamasına vesile oluyor. Rusya aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş daimi üyesinden birisi olarak da, küresel siyasette diğer ülkelere göre ayrıcalıklı bir konuma sahip. Öte yandan, askeri olarak da ABD ile birlikte dünyanın önde gelen iki nükleer gücünden birisi olması nedeniyle küresel anlamda güç projeksiyonu yapabilen birkaç ülkeden birisi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bir süre iç siyasi ve ekonomik çalkantılarla boğuşmuş olsa da, 2000’de devlet başkanı seçilen Vladimir Putin’in gerçekleştirdiği siyasi, ekonomik ve askeri reformlar da Rusya’nın küresel nüfuzunu belirgin biçimde arttırmış görünüyor. Dış politikada ABD hakimiyetine meydan okuyan ‘çokkutupluluk’ kavramını öne çıkaran Putin yönetimi, bu kapsamda son yirmi yılda Çin, Hindistan ve Brezilya gibi yükselen güçlerle işbirliğini derinleştirdi. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi uluslararası platformlar sayesinde de Rusya ve Çin arasında özel bir stratejik ilişki oluştu. Özellikle 2014’te ABD ve AB’nin Ukrayna krizine tepki olarak Rusya’ya çeşitli yaptırımlar uygulamaya başlamasıyla birlikte ise Rusya-Çin ekseni daha da belirginleşti. Rusya’nın S-400 satışını gerçekleştirdiği ilk ülkenin Çin olması ve ‘Kuşak ve Yol Projesi’ kapsamında Çin’in Orta Asya’da yükselen ekonomik nüfuzuna ses çıkarmaması gibi gelişmeleri de bu kapsamda değerlendirmekte fayda var.

Türkiye açısından da Osmanlı döneminden bu yana dış politikada Batı’ya karşı geleneksel bir denge unsuru olarak görülen Rusya’nın özellikle 2008’deki küresel ekonomik kriz sonrasında Çin’le geliştirmiş olduğu bu stratejik eksen son derece önemli. Rusya-Çin ekseni bir taraftan çokkutuplu bir dünya düzeninin güçlenmekte olduğuna işaret ederken, diğer taraftan da geleneksel müttefikleri olan ABD ve AB ile ilişkilerinde sıkıntılı bir dönemden geçmekte olan Ankara için dış politikada yeni bir denge unsuru olarak öne çıkıyor.

Nitekim 2008’den sonra Türkiye’nin hem Rusya, hem de Çin’le siyasi ve ekonomik ilişkilerinde ciddi bir ilerleme meydana geldi. Öte yandan, pek çok uzmanın da vurgu yaptığı gibi, Türkiye’nin özellikle 2000’lerin ikinci yarısından itibaren dünya siyasetinde kendisini yükselen bir güç olarak konumlandırmaya çalıştığını göz ardı etmemek lazım. Bu durum ister istemez ŞİÖ, BRICS ve G-20 gibi yeni küresel platformların Türk dış politikası açısından önemini arttırıyor.

2012’de Türkiye ŞİÖ’de ‘diyalog ortağı’ statüsü kazanarak bu kuruluşla kurumsal bir bağ tesis eden ilk ve tek NATO ülkesi oldu. Temmuz 2018’de ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Güney Afrika’da düzenlenen BRICS zirvesine katılarak Türkiye’nin ticaret, yatırım ve kalkınma alanlarında BRICS ülkeleriyle daha sıkı ilişkiler kurmayı arzu ettiğini ifade etti. Geçtiğimiz yıl Dışişleri Bakanlığı tarafından gündeme getirilen ve Türkiye’nin Asya ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlayan ‘Yeniden Asya’ inisiyatifini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün.

Dolayısıyla, Türkiye’nin, diplomatik, ekonomik ve askeri alanda Rusya’yla geliştirmeye çalıştığı bağları da küresel güç dengelerinde 2008’den sonra yaşanan dönüşümün bir yansıması olarak okumak gerekir. ABD ve AB’nin dünya ekonomisi ve siyasetinde oynadıkları rolün yavaş yavaş Çin ve Hindistan gibi yükselen güçler tarafından gölgelenmeye başladığı bir dönemde Rusya bu ülkelerle kurduğu yakın ilişkiler sayesinde adeta Türkiye’yi BRICS ve ŞİÖ gibi kuruluşlara bağlayan bir köprü vazifesi görüyor.

Öte yandan, Putin’in çokkutupluluk doktrini ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son yıllarda öne çıkardığı “dünya beşten büyüktür” yaklaşımı arasında da bir paralellik kurmak mümkün. Zira her ikisi de uluslararası siyasete ilişkin karar alma mekanizmalarının daha kapsayıcı olması gerektiğine vurgu yapıyorlar. Her ne kadar Türkiye bu konuda sadece Batı’ya karşı değil, Rusya ve Çin’e karşı da eleştirel bir tutum alıyormuş gibi görünüyorsa da, bu iki ülkeye yapılan eleştirilerin dozunun Ankara’nın ABD ve AB’ye karşı verdiği tepkilere kıyasla çok daha düşük kaldığını özellikle not etmek gerekiyor. Nitekim Ankara’nın Uygur sorununa ilişkin olarak Çin’e karşı çekimser tavrı son dönemde kamuoyunda pek çok eleştiriye hedef oldu. Bu durum Türk yetkililerin son dönemde Rusya ve Çin ile geliştirilen ilişkileri yıpratmamak için özel bir hassasiyet gösterdikleri şeklinde yorumlanabilir.

Karadeniz’den Ortadoğu’ya Bölgesel Meseleler

Rusya’nın Türk dış politikası açısından kilit önemde bir aktör olarak görülmesinin bir başka nedeni de, Türkiye’ye komşu bölgelerin tamamında geleneksel olarak güçlü bir nüfuza sahip olması. Moskova’nın özellikle Kafkaslar, Orta Asya, Karadeniz ve Balkanlar üzerindeki etkisinin uzun bir geçmişi bulunuyor. Bu bölgelerde yer alan ülkelerin pek çoğu yıllarca Rusya’ya bağımlı biçimde yaşadılar. Bugün dahi siyasi, ekonomik ve askeri konularda Rusya’nın tercihlerini gözetmeden politika üretmeleri pek olası görünmüyor.

Türkiye’nin bu komşu bölgelere yönelik önceliklerinin ise çoğu zaman Rusya’nın bölgesel politikalarıyla uyumlu seyretmediğinin altını çizmek lazım. Örneğin; Ankara’nın Azerbaycan, Gürcistan ve Ukrayna ile son yıllarda geliştirdiği stratejik ilişkilerin Putin yönetimi tarafından yakından takip edildiği biliniyor. Zira Rusya’nın özellikle Gürcistan ve Ukrayna ile ilişkilerinde uzun zamandır ciddi sorunlar var. Türkiye ise Rusya’nın son dönemde Ermenistan’la geliştirdiği askeri ilişkilerden kaygı duyuyor ve Kırım, Güney Osetya ve Abhazya gibi “donmuş kriz” adı verilen bölgesel meselelerde Rusya’nın karşısında bir pozisyon alıyor.

Öte yandan, Ankara’nın bu bölgesel meseleleri Rusya’yı dışlamayan ve Moskova’yla siyasi diyalog kanallarını açık tutmaya çalışan bir yaklaşım dahilinde ele almaya çalıştığına dikkat çekmek gerek. Nitekim Türkiye, pek çok Batı ülkesinin 2014’te Kırım’ın ilhakı sonrasında Rusya’ya uygulamaya başladıkları yaptırımlara katılmayı tercih etmedi. Bunun önemli bir nedeni, Kafkaslar-Karadeniz bölgesinde meydana gelecek krizlerin Türkiye’nin Azerbaycan ve Gürcistan’la kurmaya çalıştığı üçlü işbirliği mekanizmalarına ve ayrıca TANAP ya da Güney Gaz Koridoru gibi enerji girişimlerine zarar verebilecek olması. Ankara ayrıca Rusya ve NATO arasında son dönemde tırmanan askeri restleşmenin de kendi bölgesel çıkarlarına tehdit oluşturmasından endişe ediyor. Özellikle de, 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Karadeniz’de kurduğu hassas askeri dengenin Rusya-NATO çekişmesi nedeniyle bozulmasının ciddi stratejik sonuçlar yaratacağı söylenebilir.

Tüm bunlara ilave olarak Rusya’nın 2015’te Suriye krizine doğrudan askeri olarak müdahil olarak Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de de önemli bir aktör haline geldiğini unutmamak lazım. Suriye’deki jeopolitik dengeyi köklü biçimde değiştiren bu müdahale ile eş zamanlı olarak ABD’nin Türkiye tarafından terör örgütü olarak görülen PYD/YPG ile sahada taktiksel bir işbirliğine girmiş olması, Ankara’nın Suriye’de Rusya ve İran’a yaklaşmasına zemin hazırladı. Burada özellikle Kasım 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye’nin hava sahasını ihlal eden bir Rus savaş uçağını düşürmesinin ertesinde yaşanan krize bağlı olarak Moskova’nın ilişkiler düzelene kadar geçen yaklaşık yedi aylık süre boyunca Ankara’nın Suriye’deki askeri etkinliğini ciddi ölçüde sınırlandırdığını özellikle belirtmek gerekiyor. Nitekim gerek Aralık 2016’da başlatılan ‘Astana Süreci’, gerekse de Türkiye’nin Suriye’de yürüttüğü ‘Fırat Kalkanı’, ‘Zeytin Dalı’ ve ‘Barış Pınarı’ gibi sınır ötesi askeri operasyonlar ancak Rusya ve İran ile gelişen stratejik ilişkiler sayesinde mümkün olabildi. Bugün de İdlib meselesi, anayasa süreci, PYD/YPG’nin durumu ve Esad’ın siyasi geleceği gibi pek çok konuda Türkiye’nin Rusya’yla stratejik diyalogu büyük önem taşımaya devam ediyor.

Suriye müdahalesi Rusya’nın Orta Doğu’daki diğer ülkelerle ilişkileri bakımından da önemli bir dönüm noktası oldu. Bu müdahale sonrasında Rusya Ortadoğu’da İsrail, İran, Mısır, Katar ve Suudi Arabistan gibi birbirileriyle ciddi sorunlar yaşayan bölge ülkelerinin hepsiyle belli bir ilişki kurma yeteneğine sahip az sayıda aktörden birisi haline geldi. Putin yönetimi ayrıca sadece birkaç yıl içinde bölgedeki siyasi ağırlığını ciddi biçimde arttırırken, silah satışı, nükleer santral yapımı ve petrol-doğalgaz gibi alanlarda bölge ülkeleriyle imzaladığı yeni anlaşmalarla ekonomik olarak da Orta Doğu’da ciddi bir nüfuz kazandı.

Rusya’nın siyasi ve ekonomik nüfuzu son dönemde Türk dış politikası açısından hızla öne çıkan Doğu Akdeniz’de de belirgin biçimde artıyor. Libya’da bir taraftan Hafter güçlerine üstü kapalı bir askeri destek sağlarken, diğer taraftan Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle yaptığı enerji anlaşmaları aslında Rusya’nın bölgede izlediği esnek ve pragmatik çizginin tipik bir örneği. Nitekim bu yaklaşım dahilinde İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’yle de son yıllarda yakın bir diyalog tesis etmeyi başaran Rusya’nın enerji şirketleri bölgede son derece aktif hareket ediyorlar. Dolayısıyla, ABD ve AB’nin Doğu Akdeniz enerji kaynakları konusunda kendisini yalnız bıraktığını düşünen Ankara için Moskova’nın son dönemde bu bakımdan da önemli bir denge unsuru haline geldiği söylenebilir. Zira Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak son dönemde Rusya’yla geliştirdiği ilişkiler Batılı başkentlerde belirgin kaygılar yaratmış durumda. Bu kaygıların farkında olan Ankara için Rusya’yla ilişkiler bu açıdan Batı’yı bölgede Türkiye’nin hassasiyetlerine karşı daha duyarlı olmaya zorlayabilecek önemli bir diplomatik kart olarak görülüyor. Aynı mantık dahilinde Rusya’nın zaman zaman Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarını göz ardı etme eğilimlerine karşı da Ankara’nın ABD ve AB ile ipleri tamamen koparmamaya özen göstermesi de önemli.

Siyasi ve Ekonomik Kaygılar

Türkiye-Rusya ilişkileriyle ilgili değerlendirmeler yaparken iki ülke arasındaki güçlü ekonomik bağlara vurgu yapmamak pek mümkün değil. 2019’da gerçekleşen yaklaşık 25 milyar dolarlık ticaret hacmiyle Rusya halen Türkiye’nin Almanya’dan sonraki en önemli ticaret ortağı olmaya devam ediyor. İki ülke yetkilileri bu rakamı 100 milyar dolara çıkarma hedefi konusunda çalışmalarını sürdürüyorlar. Rusya ayrıca Türkiye’nin turizm ve inşaat sektörleri açısından da son derece önemli bir pazar olarak önemini koruyor. Öte yandan Rusya’nın Türkiye’ye ihracatının Türkiye’nin Rusya’ya ihracatından çok daha yüksek olduğunu ve bu nedenle ikili ekonomik ilişkilerde senelerdir Türkiye aleyhine büyüyen bir dış ticaret açığı sorunu olduğunu da özellikle belirtmek gerek.

İki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin merkezinde ise enerji yer alıyor. Halen doğal gazda Türkiye’nin ithalatının yüzde 45’inden fazlası, petrol ve petrol ürünlerinde ise yaklaşık yüzde 25’i Rusya’dan yapılıyor. Ayrıca Türkiye’nin ilk nükleer santrali Akkuyu da, Rus devlet şirketi Rosatom tarafından 20 milyar dolarlık bir yatırımla inşa ediliyor. Geçtiğimiz haftalarda resmî açılışı yapılan Türk Akım doğal gaz boru hattıyla ise Rusya ve Türkiye arasında Mavi Akım’a ek olarak yeni bir enerji hattı daha kurulmuş oldu. Bir ayağı Avrupa’ya uzanan Türk Akım, aynı zamanda Türkiye’nin Asya ve Avrupa arasında bir enerji köprüsü olma iddiasına da güç kazandıran önemli bir proje olarak dikkat çekiyor.

Bu güçlü ekonomik bağlara rağmen Türkiye ve Rusya arasında tarihten gelen önyargıları ve güvensizlik duygularını kırmak bugüne kadar pek kolay olmadı. 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de gerçekleşen başarısız darbe girişimi bu bakımdan önemli bir dönüm noktası olarak görülebilir. ABD ve AB ülkelerinin darbe girişimini kınamakta oldukça yavaş ve hatta çekimser kaldıkları bir dönemde, Putin yönetiminin Ankara’ya açık bir destek vermesi Rusya’yla ilgili algıların hükümet ve kamuoyu nezdinde değişmeye başlamasına vesile oldu. Yine benzer biçimde ABD’nin Fetullah Gülen’i himaye etmesine rağmen, FETÖ ile bağlantılı kuruluşların faaliyetlerinin Rusya’da uzun zamandır yasaklanmış olduğuna dikkat çekmek gerek.

Türkiye-Rusya ilişkilerinde 15 Temmuz sonrası yaşanan olumlu seyrin bir başka işareti de, iki ülkenin devlet başkanları arasında gerçekleşen görüşmelerin sıklığı. Son dört yıl içinde yirmiden fazla yüz yüze görüşme gerçekleştiren Putin ve Erdoğan ayrıca sık sık telefon yoluyla da iletişim kuruyorlar. Birbirleri hakkında farklı platformlarda olumlu demeçler veren iki lider arasındaki bu yakınlık, Ankara ve Moskova’nın Suriye ve Libya gibi krizlerde çatışan çıkarlarına rağmen ortak inisiyatifler almasına zemin hazırlıyor. Bu durum, Türkiye’de yapılan kamuoyu yoklamalarına da yansıyor. Örneğin; en son Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir ankette Putin’in yaptığı işleri olumlu karşıladığını söyleyenlerin oranının Türkiye’de yüzde 35’e çıktığı görülüyor.

Tüm bu gelişmelere bakarak Türkiye ve Rusya arasında gerçek bir stratejik ortaklığın oluştuğunu iddia etmek için ise henüz biraz erken olabilir. Bölgesel meselelere ilişkin yaklaşım farklılıkları halen Türkiye-Rusya ilişkilerinin en zayıf noktası olmaya devam ediyor. Ayrıca Batı’yla yaşanan tüm sıkıntılara rağmen Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak her konuda Rusya ile ortak hareket etmesini beklemek gerçekçi değil. Ankara’nın Moskova’yla işbirliğinden küresel, bölgesel ve ulusal düzeylerde kısa vadede önemli kazanımlar elde etmeyi beklediği söylenebilir. Ancak ABD ve AB ile de halen pek çok konuda ortak çıkarlar mevcut.

Bu çıkarların Türkiye’yi Batı bloğunda tutmak için yeterli olup olmadığı ise 2020’de S-400, İdlib ve Libya gibi meselelerde ortaya çıkması muhtemel krizler üzerinden anlaşılacak gibi görünüyor. Nitekim Libya’da Türkiye-Rusya işbirliğinin sınırları iki ülkenin gayretleriyle Moskova’da düzenlenen konferansın başarısızlıkla sonuçlanmasında da anlaşılabileceği üzere net olarak ortaya çıkmış durumda. Suriye’de ise son birkaç senedir geliştirilmekte olan askeri diyaloğun aslında ne kadar kırılgan olduğu en son İdlib’de yaşanan krizle bir kez daha açığa çıkmış görünüyor. İdlib meselesi nedeniyle Astana ve Soçi gibi süreçlerin sekteye uğraması ve hatta tamamen anlamını yitirmesi söz konusu olabilir. Böyle bir durum Türkiye’nin Suriye’de bugüne kadar edindiği askeri kazanımları tehlikeye atabileceği gibi Türkiye-Rusya ilişkilerinin son dönemde öne çıkan stratejik boyutunu da ciddi ölçüde zayıflatabilir. Bu noktada bir kez daha Türk dış politikasında Batı-Rusya dengesinin gözetilmesinin ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.