SENDİKA TARİHİMİZİN ÇINARI HİLMİ GÜNER VEFAT ETTİ

6.2.2019

 1977 Sonbaharı.

Beyazıt’tan Laleli’ye doğru iniyoruz, hedefimizde şimdi yer ile yeksan olan Koska Kıraathanesi var her zaman ki gibi çay içip siyasetten, edebiyattan filan konuşacağız.

Yine yer ile yeksan olmuş Koska Helvacısın önünde adımla hitap eden ve koluma yapışan biri oldu, kafamı kaldırdım baktım Hilmi Abi, Hilmi Güner, amcamın bacanağı.

Halimi hatırımı sordu ama ben pek bir yakınlık göstermiyorum. Devletin eğitim sisteminin dayatması ve içinde yaşadığım sosyoloji beni sağ/muhafazakâr bir cendereye hapsettiği ve cendereden çıkmak için çabalar içinde olduğum günlere denk gelmesine rağmen siyasi kamplaşmanın serleştiği günlere yaşadığımız günlerin tesiriyle olsa gerek bu yakınlık göstermeme sebebim.

Karşımdaki DİSK’in yönetim kurulu üyelerinden, 12 Mart’ta hapis yatmış komünist/ateist/ aşırı solcu sıfatları ile etiketlenen Hilmi Güner.

Benim yakınlık göstermemem fayda etmedi ve Koska Helvacısının hemen arkasında bulunan Kent Oteline yarım saat sonra gelme sözünü de almayı ihmal etmedi.

Mecburen Koska Kıraathanesinde çay içtikten sonra verdiğim söz gereği gittim.

Gidiş o gidiş, çok değer verdiğim bir arkadaşlığın/dostluğun başlangıcı oldu o gidiş.

Sadece benimle kalmadı ki kurduğu arkadaşlık, Koska Kıraathanesindeki arkadaş çevremin hepsi ile arkadaş oldu diyebilirim.

Ortak bir paydası vardı o çevremle, okuma ve öğrenme açlığı içerisinde olan bir avuç gençtik ve Hilmi Abi’de bu hastalığa 13-14 yaşlarında tutulmuştu ve bu hastalık onu ömrü boyunca bırakmadı.

13-14 yaşında Karabük Çırak Okuluna geldiğinde tutulmuştu bu hastalığa. Sabah ders gören öğrenciler öğleden sonraları fabrikada çalışırlarmış, işte bu çalıştığı yerdeki ustabaşısı sayesinde olmuş bu hastalığa tutulması.

Victor Hugo’nun Sefiller romanını okuyormuş ustabaşısı, belki de ezilenlerden ve doğrulardan yana olmanın hayatı boyunca devam eden siyasi çizgisi bu romanı ustabaşısından alarak okumasıyla başlamıştı.

Farklı bir okuldur Karabük Çırak Okulu, Köy Enstitüleri kadar gündeme gelmemiş olsa da Türkiye’nin sanayileşme sürecinde çok kalıcı izler bırakmıştır ancak sosyologların ilgisine pek mazhar olamamıştır, belki de mezunlarının çoğunlukla cumhuriyetin/devletin iyi çocukları olarak hayata devam etmelerinin payı olması sebebiyledir.

Okulun adın da çırak yazdığına bakmayın usta/uzman yetiştirtilme projesidir aslında bu okul ve de başarılı da olmuştur. Mezunları Karabük’te siyasette yapmışlardır ama umumiyetle sağ partilerde.

Hilmi Güner bu çizginin dışında olmuştur hep.

Demokrat olmak hep siyasi çizgisinin baskın tarafı olmuştur.

Çok erken vefat eden bir arkadaşım hep sorardı” Benim oyumla iktidara gelen bir adamı nasıl asarlar diye intihara kalkışmış Hilmi Güner doğru mu” diye. 60 İhtilali ile alakalıydı bu soru.

Bunu kendisine hiç sormadım/soramadım bunun sadece bir şehir efsanesi olduğunu düşündüğüm için sormadım sanırım. Yaşamayı iştahla seven birine böyle bir şeyi yakıştıramadığım için soramadım.

Muhtemelen siyasetçilerin asılmasına koyduğu tepkinin etrafı tarafından abartılmasıydı.

Maden-İş Sendikası 1964 yılında Karabük Demir-Çelik fabrikalarında başarı bir çalışmayla toplu sözleşme hakkı elde eder. Bu çalışmanın içerisindedir, kendisini pek öne çıkarmayı sevmese de bu Karabük sendika tarihini bilenler bu gerçeği bilirler.

Devlet tankıyla tüfeği ile gelmese de savcısı ile emniyet güçleri ile müfettişleri ile gelerek Maden-İş’in toplu sözleşme yetkisini alır ve tabiri caizse Maden-İş’i Karabük’ten siler.

Bu süreçteki çalışmalarının başarısın neticesinde Maden-İş Başkanı Kemal Türkler tarafından Maden-İş’e davet edilir ve başkan vekili olur. Henüz DİSK kurulmamıştır.

Bu davetin diğer bir sebebi de muhakkak ki okuma hastalığı sayesinde ulaştığı entelektüel kapasite ve hep ezilenlerden yana olmasıydı.

Mahcup bir şekilde de olsa 15-16 Haziran 1970’deki işçi hareketinin planlayıcılarından biri olduğunu söylerdi doğruları anlatmak isterken.

Sahip olduğu ve geliştirdiği entelektüel kapasite daha sonraları Kemal Türkler’le de ters düşmesine sebep olacaktır. Bu süreçte hayatta sahip olacağı tek mal varlığını edinecektir DİSK yöneticisi arkadaşlarıyla. Yönetici arkadaşları ile sendikal çizgisi farklılaşsa da komşuluk ilişkilerini bir hayat dersi verircesine sağlıklı yürütmeyi de başarabilecektir.

Kemal Türkler ile ters düşmesinden sonra genç yaşta emekli olur, 14 yaşından beri sigortalı olması emekli olabilmesini sağlamıştır. Geçinmek için bir gelire ihtiyacı olması emekli olmasına sebep olmuştur.

Sonra zamanın İstanbul Belediye Başkanı Aytekin Kotil’den danışmanlık teklifi alır ve 12 Eylül darbesine kadar Kotil’in sosyal işler danışmanlığını yürütür.

Arkadaş olduğumda bu görevindeydi, arkadaşlarımın çoğuyla arkadaş olmuştu. Kendisini ziyarete gittiğimde arkadaşlarımla da karşılaştığım çok olmuştur.

12 Eylül’den sonra bir emekli maaşı ile İstanbul’da geçinmenin ne kadar zor olduğunu yaşayanlar bilir ancak bu zorlu günleri de eşinin terzilik mesleğini bir çalışan olarak icra etmesiyle geçiştirmeyi başarırlar.

Bu yokluk yıllarından sonra tekrar açılan DİSK’ e dönme ihtimali varken bunu aklının ucuna bile getirmez. Sendikacılığı kafasında bitirmiştir ve eğer sendikacılığa dönerse para için sendikacılık yapıyor yaftasına hiçbir şekilde tahammül edemeyeceğini bildiği için almıştır bu kararı.

Siyasetten ise kopmaz SODEP/SHP il yönetiminde görev alır. Yönetim kuruluna bir gün Yaşar Kemal’i de davet eder. Ancak Bir kişi yarım yamalak gazeteden takip etmiştir İnce Memed romanını. “Ne olur ki İnce Memed’i bile  okumayanların partisinden ” diye de zaman zaman sitem ederdi.

**

Türkiye’nin sendikacılık tarihinde mühim bir yer almış biri olarak siyasi çizgisini ise sanırım sık sık sorduğu şu sorudan çıkarabiliriz.

“Sosyal demokrat olduğun için mi CHP’lisin yoksa CHP’li olduğu için mi sosyal demokratsın?”

CHP ile olan ünsiyeti sanırım yatılı olarak okuduğu Çırak Okulunda kurulmuş ve bir daha bozulmamıştı. CHP’yi en sert bir şekilde irdeleyen ve eleştiren yapısı çoğu kişiyi yanıltsa da CHP ile olan ünsiyetini hiç kaybetmemişti.

CHP’nin sosyal demokrat bir parti olmasını canı gönülden isterdi ulusalcı çizgi ile hiç uyuşamazdı. Öyle ki Beşiktaş CHP teşkilatına sosyal demokrasi düşüncesinin ileri gelenlerinden Kautsky’nin portresinin asılmasına sebep olmaktan büyük keyif alırdı.

Marksizmden gelip CHP’li olanlarla da Kautsky’i yeteri kadar bilmedikleri için dalga geçmekten de geri durmazdı.

 Marksizmden gelip sosyal demokrat olan ya da olmaya çalışan bir partiye üye olduktan sonra Marksist jargonla Kautsky’i dönek olarak tanımlayanlarla sadece dalga geçilir tespitinin bir neticesiydi bu dalga geçmesi.

60’lı yıllarda TİP’e üye olup olmadığını bilmiyorum ama Çetin Altan’ın bağımsız milletvekili adaylığını desteklediğini ve koşuşturduğunu biliyorum.

**

“İnsanlarla tanışma hastalığım var benim. “ derdi.

İnsanlarla hemen kaynaşır sohbeti koyulaştırırdı.

İnsanlar hakkında verdiği yargılarda ise pek yanılmazdı.

Bugünlerde kalleşliğin her çeşidini gördüğüm görmeye devam edeceğimi bildiğim bir kişi hakkında beni defalarca uyarmış ancak ben bu uyarasını ciddiye almamıştım. Haklı çıktığı için biraz da kızgınım.

**

Son iki yıldır gönlü kırıldığı için Akçakoca gelmiyordu ben İstanbul’a gittiğim de bir türlü denk gelemedik ve görüşemedik.

Telefonla arada görüşüyorduk, hala okumak yeni bir şeyler öğrenmek peşindeydi. Okuduğumuz kitaplar hakkında konuşuyorduk, kitaplar tavsiye ediyorduk birbirimize.

**

Ve Hilmi Güner uzun bir süre yoğun bakımda kaldıktan sonra 4 Şubat günü vefat etti.

Türkiye’de ki işçi hareketlerinin bir sayfası daha kapandı.

Bir dostumu kaybetmenin hüznü içerisindeyim.

Sevenlerinin başı sağ olsun.

Ergun AŞÇI