Hürriyet gazetesinin 20 yıl genel yayın yönetmenliğini yürüten Ertuğrul Özkök, “Manşet Arkası” yazı dizisine konuştu. Özkök, bugünkü medyanın iktidara seçim kazandırma gücünün kalmadığını öne sürerken Türkiye’nin en özgür medya döneminin 1990’lar olduğunu savundu.
“Manşet arkası” yazı dizisinde Emir Berke Yaşar, dünya ve Türkiye’de gazetecilik yapmanın kolaylıklarını, zorluklarını alanında uzman kişilerle konuşuyor.
Yazı dizisinin ikincisinde Hürriyet gazetesinin 20 yıl genel yayın yönetmenliğini yapan, hâlen Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu Üyesi ve Yürütme Komitesi Başkan Yardımcısı olan Ertuğrul Özkök ile “merkez medya” kavramını ve geçmişten bugüne Türkiye’nin medya iklimini konuştuk.
Özkök’e göre bugünün ana akım medyasının sermayesi iktidara bağlı:
Geçmişteki “ana akım” denilen medya ile bugünkü Türkiye’de “ana akım medya” denilen kurumlar aynı. O dönemde de ana akım medya denince ilk akla gelen iki gazete Hürriyet ve Sabah’tı. Bugün de aynı. Geçmişte ana akım televizyon dendiğinde ilk akla gelen Kanal D ve ATV’ydi. Bugün de aynı. Değişen sadece sahipleri ve sahiplerinin “sermaye yapısı” ile içerikleri. Geçmişte sermaye iktidardan bağımsız bir sermayeydi. Bugün tamamen iktidara bağımlı bir sermaye. Geçmişte hem iktidarla hem muhalefetle kavga edebilen bir medyaydı. Bugün sadece muhalefetle kavga edebilen bir medya. Ama mülkiyet ve isimler dışında değişen çok önemli ve radikal bir şey var. “Ana akım” denilebilecek bir medya kalmadı. Artık “kitle iletişim” medyası yok. Dijital medyalar var. Artık dağıtım kamyonları, antenden yayın yok. Küresel paylaşım var. Bu sistemin ana akımı yok. “Ana akımın dışına” kaçmış, serbest partikül bir medya var. Yani karşılaştırma yapmak yanlış. Bugün artık ana akım değil, olsa olsa “baba akım” medya var.
“20 yıl boyunca hep güçlü patronla çalıştım”
- Doğan Medya dönemindeki editoryal çizginiz nasıldı?
Benim çalıştığım Doğan Grubu, hep “güçlü patron” tarafından yönetilmiş bir medyaydı. “Güçlü patron”, “güçlü genel yayın yönetmeni ve editoryal ekip” olarak özetleyebilirim yönetim yapısını. Kendi payıma yönetim anlayışım şu değildi: “Patron parayı verir, gerisine karışmaz, gerisini biz yaparız.” Bence 20. yüzyılın son 50 yılına ait bir düşünceydi bu. Ben ise 20 yıl boyunca hep şu düşünceyle çalıştım: “Gazetenin sahibi gece saat 3’te uyanıp ‘Yahu bu gazetenin sahibi ben miyim, yoksa bu Ertuğrul mu?’ gibi bir düşünceye kapılmamalıydı.” Bana göre akıllı bir genel yayın yönetmeni patronuna her saniye “Burası benim müessesem” duygusunu ve güvenini vermeli. Bu bazılarına çok ters gelebilir. Bu söylediğim illa da “Patronun her dediğini yapacaksın” anlamına gelmez. O güven ilişkisi kurulunca karşılıklı olarak makul bir ikna sistemi de devreye girer. Kendi payıma 16 yıl boyunca Aydın Bey’den epey fırça yedim. Samimi söyleyeyim, yüzde 80’inde haklıydı. Ben de haklı olduğunu kabul ettim. Benim haklı olduğum durumlarda da 24 saat içinde gönlümü aldı.

“Biz gazeteciler patronumuzun yanında yeterince durmadık”
Türkiye’nin son 20 yılında iktidarın keşfettiği şey de buydu. Gazetecinin üzerine değil, sermaye sahibinin üzerine gitmek daha etkiliydi. Ne yazık ki biz gazeteciler bu gerçeği çok geç fark ettik ve zamanında patronlarımızın yanında yeterince duramadık.
“Aydın Bey medyadayken Erdoğan hiçbir seçimi kaybetmedi”
- Sizce Aydın Doğan’ın medyadan çekilmesinin sonuçları neler oldu?
Aydın Bey çok makul bir insandı. Anadolulu bir Kelkit çocuğuydu ama hep beni çok şaşırtacak kadar modern bir vizyonu vardı. Onunla 16 yıl boyunca çok iyi çalıştım. İkimiz de birbirimize hakkımızı helal ettik ve çok seviniyorum ki artık çok da güzel bir dostluk ilişkisine dönüştü. Bana göre, çok zarar uğramasına rağmen, her zamanki vizyonu ve ileri görüşlülüğü ile medyadan tam zamanında ayrıldı. Onun medyadan ayrılması bence çok büyük bir kayıptır. Çünkü Aydın Bey, bu ülkede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı en iyi anlayacak insanlardan biridir. Nitekim medyayı bıraktı. Bakıyorum da bugün özel sohbetlerimizde Erdoğan’a bakışı son derece makul ve yapıcı. İçinde bir kin ve öfke kaldı mı bilmiyorum ama bize hiç öyle bir şey hissettirmiyor.
“En büyük kaybeden Türkiye yayıncılığı oldu”
AKP’lilere hep şunu söylüyorum: Aydın Bey medyadan ayrılıncaya kadar Erdoğan hiçbir seçimi kaybetmedi. O ayrıldıktan sonra yapılan ilk seçimde İstanbul’da kaybetti. Onun gazeteleri ve televizyonları iktidar yanlısı bir grubun eline geçtikten sonra Erdoğan İstanbul’da 6 seçim ve referandum kaybetti. Ama en büyük kaybeden Türkiye yayıncılığı oldu.
“Bugünkü Hürriyet’in tirajını söylemek içimden gelmiyor”
- Sizce bugün ana akım olarak tarif edilen medya ne durumda ve bu medya halkı ikna edebiliyor mu?
Bugün artık ana medya diye bir şey göremiyorum. Hürriyet’i anlatayım. Aydın Bey’in döneminde yaptırdığımız anketlerde şunu görmüştük: Hürriyet okurunun üçte bire yakını AKP’ye oy veriyordu. Geçmişte ANAP, DYP, MHP gibi partilere oy veren çok insan vardı. Bugünkü Hürriyet’in tirajını söylemek içimden gelmiyor. O gazetede çalışan hâlâ çok sevdiğim birçok arkadaş var. Bence ellerinden geldiğince ve izin verildiği ölçüde iyi gazete yapıyorlar. Ama sonuç ortada. Çünkü bir medya sadece içerikten ibaret değildir. Bir algıdır o marka. Etkili mi değil mi bilmiyorum.
“Ana akımın tamamı iktidarın elinde ama bu medya ile 31 Mart’ta hezimete uğradı”
Ana akım medya halkı ikna edebiliyor mu? 31 Mart seçimi sonuçlarına bir bakın. Ana akım dediğiniz medyanın neredeyse tamamı iktidarın kontrolünde. CHP’nin elinde birkaç küçük haber televizyonundan başka hiçbir şey yok. Ama CHP yerel seçimde ezdi geçti. Gözünüzde canlanması için bir örnek vereyim. Bugün Cumhurbaşkanı’nın uçağına binen bütün haber televizyonu yöneticilerinin yayınlarını izleyenlerin toplam sayısını alın, bir Fatih Altaylı’nın boş koltuğunu izleyenlerinkinden az. O uçağa binen bütün gazete genel yayın yönetmenlerinin gazetelerinin tirajlarının toplamını alın, bir Sözcü gazetesi kadar değil. Gerisine siz karar verin.
“Ana akım gazetecileri artık birer Kafka kahramanı”
Bence artık ana akım medya diye bir kavram olmadığı için olmayan bir şeyin olmayan yetkileri üzerine konuşmanın manası yok. Ana akım medya artık bir Kafka romanı kahramanı kadar gerçektir.
“Hürriyet’in iktidar devirme gücü bir hurafeydi”
- Sizce, yayın organlarının “iktidar devirmek” gibi bir gücü var mı?
Hayatım boyunca bir gün dahi medyanın iktidar devirme veya iktidara getirme gibi bir gücü olduğuna inanmadım. Samimi olarak inanmadım. Benim oturduğum koltukta 20 yıl oturan ve yaşadıklarına bu iç ve mahrem odadan bakan kimse de buna inanmaz. Biliyorum buna inanan gazeteciler vardı. “Kaleminden kan damlayan”, “Vurdu mu oturtan” ve bir yazısıyla, bir haberi ile iktidarı devirebileceğine veya birini iktidara getirebileceğine inanan salak köşe yazarı ve genel yayın yönetmeni de vardı. Hâlâ var mı bilmiyorum ve ilgilenmiyorum. Hürriyet için yıllarca böyle bir algı vardı. Güya Süleyman Demirel’i Hürriyet’in “Barajlar Kralı” manşeti iktidara getirmiş. Güya Tansu Çiller’i yine Hürriyet’in ve bizzat benim attığım “Leydinin Topuk Sesleri” manşeti iktidara getirmiş. Bunların hepsi algı, hepsi hurafe.

“2001’de AKP dalgası tsunami gibi kalkmıştı”
Bana “Erdoğan’ı bile siz iktidara getirdiniz” diyenler oldu. Erdoğan ve AKP dalgası bir tsunami gibi kalkmıştı ve kimsenin getirmesine ihtiyacı yoktu. İnanın Hürriyet dâhil kimse de engelleyemezdi. Çiller keza. O manşetten bir gün önce partinin bütün delegelerine sormuştuk. 700’den fazlası “Tansu’ya oy vereceğiz” dedi ve o manşeti öyle attık. Yani biz, elimizdeki sörf tahtası ile zaten yükselmiş bir dalganın üzerine atladık.
“Gazeteci olarak kendimi en güçlü hissettiğim yıllar 2000-2008 yıllarıydı”
- Medyaların ticari olmasının ve olmamasının eksileri sizce nedir?
Bence bu da geçmişte kalmış bir soru. Bugün artık ana akım veya muhalif dediğiniz bütün medyaların arkasında ticari bir kişilik var. Neredeyse biraz büyüyen her iş insanı bir televizyon açma peşinde. Bu gün artık bu sorunun zerre kadar manası yok. Asıl soru şu. Bu yeni medya patronları medyalarından ne bekliyor?
Geçmişte Aydın Bey bir iş insanı ve bir gazeteci olarak bana şunu öğretti. “Dünyanın en tehlikeli şeyi, kâr etmeyen bir medyadır.” Yaşayarak öğrendim. Kâr eden bir medya özgür olabilecek tek medyadır. Çünkü kâr etmezseniz zararınızı karşılayacak bir kaynak gerekir. Hürriyet’teki en başarılı yıllarım nedir diye sorarsanız, yılda 300 milyon dolara yakın reklam aldığımız, Hürriyet’in borsa değerinin 1,8 milyar dolarlara eriştiği 2000-2008 yılları derim. Gazetenin yüzde 40’a yakını halka açıktı ve bunun yüzde 80’i yabancı yatırımcının elindeydi. ABD’ye off-road’a gittiğimde karşıma “Ohio Emekli Öğretmenler Yatırım Fonu’nun” insanları çıkıyordu. Hürriyet’e yatırım yapmışlar ve iyi para kazanıyorlardı. Patron olarak Aydın Bey’in, genel yayın yönetmeni olarak benim en özgür, kendimize güvenimizin en fazla olduğu ve hem iktidar hem muhalefet karşısında en bağımsız olduğumuz günler onlardı.
“İletişim Başkanlığı medyasının AKP’ye seçim kazandıracak gücü kalmadı”
- Bugünün medya düzenini nasıl görüyorsunuz?
Bugün “İktidar yanlılığını” veya “Muhalefet yanlılığını” “Ana akım” kavramı değil haber televizyonları belirliyor. Onların da reytingleri diplerde. Bütün Türkiye’de insanların yüzde 10’unu bile kapsamayan bir medya bu. Buna karşılık muhalefet alanını asıl kapsayan sosyal medya, internet siteleri ve YouTube, TikTok yayınları.
“Hayalet ana akım medyası iktidarın, yeni medya muhalefetin elinde”
Türkiye’de şöyle bir durum var. “Hayalet ana akım medyasının” neredeyse yüzde 95’i iktidarın kontrolünde. Ama AKP’ye seçim kazandıracak bir etkisi yok. Bu taraf, ölmekte olan klasik bir medya. Buna karşılık yeni medya dediğimiz dijital alanın yüzde 80’e yakını etki bakımından muhalif “Tek kişilerin” elinde. AKP iktidarının görmek istemediği ve hâlâ demode bir otoriter rejim İletişim Başkanlığı modelinde ısrar etmesine neden olan gerçek işte tam bu.

“Türkiye’de medyanın en özgür yılları 1990’lardı”
- 90’ların medya ortamı nasıldı?
Bana göre 90’lar Türkiye’nin en özgür yıllarıydı. İddia ediyorum, 60’lardan ve 80’lerden bile daha özgürdü. Bu gerçek yavaş yavaş anlaşılıyor. Sadece Türkiye için değil bütün dünya için de böyleydi. Dijital bir dünya doğuyordu. Berlin Duvarı yıkılmıştı. Türkiye AB tam üyeliği için muazzam anayasal değişiklikler yapıyordu. Bugün hepsini kaybettik ne yazık ki. Kendi payıma hayatımın özgürlüğü en çok aradığım yıllarını yaşıyorum. Rahmetli Çetin Altan’ın son sözü olarak söylediği o söz bana artık onun vasiyet sözü gibi geliyor: “Hayal ettiğimiz ülke bu değildi.”
“Kâğıt nostaljikleri vinil plak dinleyen klasikçiler gibi”
- Sizce kâğıt gazete öldü mü?
Önce şunu söyleyeyim. Yazı ölmedi. Kâğıt da ölmedi. Sadece kâğıda basılı gazete öldü. Bugünün çocuğu elindeki cep telefonunda, bizim nesillerimize göre çok daha fazla yazı okuyor. Ayrıca son yıllarda kitap yayıncılığında muazzam bir yükseliş var. Dijital audio kitaplar da yükseliyor. Bu normal. Bana göre asıl ölen “Gazeteci” denince aklına hâlâ bir kâğıdın üzerine basılı mevkute gelenlerin hâlâ yaşıyor olması. Tabii kastettiğim birer canlı olarak onlar değil, hepsine Allah uzun ömür versin. Ama o nostaljik özlemlerini kastediyorum.
Çevremde hâlâ gazete çıkartmayı düşünen, hayal edenler, çizgili pijamayı çekmiş emekli gazeteciler var. Onlara da Allah uzun ömür versin. Bana, Spotify çağında vinil plak dinleyen insanlar gibi geliyorlar. Tamam kâğıt olsun. Ama hiç olmazsa o kâğıdın üzerine basacaklarınızı miadını tamamlamış bir nostalji ile değil de yeni tabirle “Vintage” olarak hazırlayacak bir zihniyete gelin diyorum. Yani bir 3.0 zihniyet indirip, ayarlarınızı değiştirin. Klasik kâğıt gazete ölmüş bir aşk gibidir. Ve hayatta hiçbir şey ölmüş bir aşk kadar ölü değildir.
“Bugünkü iktidar sahipleri 70 yaşın üzerindeki kâğıt bağımlıları”
- Sizce, otoriter iktidarlar basını neden zapt etmek istiyor?
Bugün iktidar koltuğunda oturanların çoğu 70’li yaşların üstünde. Kâğıt dönemi insanları. Ellerinde Cumhuriyet tarihinin en büyük gücü var. Böyle bir güce sahip olunca, nostaljik duyguları da kireçleniyor. Bakıyorum hâlâ beş tane satan kâğıt gazete üzerine basılmış bir itiraz çok canlarını acıtıyor. Oysa gülüp geçebilirler. Öyle yapabilseler hem kendilerine güveni artacak hem de o itiraz sahiplerine sahip olmadıkları bir gücü atfetmeyecekler.
“Kamu Ortaklığı Fonu’nun en ateşli hayat öpücüğü bile iktidar medyasını kurtaramaz”
İşte o yüzden, kâğıdın tamamına, klasik medyanın tamamına sahip oldukları hâlde niye seçimi kaybediyorlar bir türlü anlamıyor ve bu da onları gereksiz bir öfkeye, muhalif medya mensuplarını Silivri’ye yollama saplantısına götürüyor. Oysa bilmeleri gerekir, Kamu Ortaklığı Fonu’nun en ateşli hayat öpücüğü bile iktidar medyasını kurtaramaz. Söyledim. Hiçbir şey ölü bir gazete kadar ölü değildir.
Editör: N. Cingirt






























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.