Emine Uçak Erdoğan: Bugünün 28 Şubat’ı
Emine Uçak Erdoğan: Bugünün 28 Şubat’ı
1.03.202600:42
Haber Merkezi
19

Başörtüsü yasağını geride bırakmış bir toplumda hâlâ yasak ihtimali üzerinden siyaset üretmek, ülkenin gerçek meselelerini ıskalamaktır. Asıl konuşmamız gereken; eşit yurttaşlık, adaletin herkes için işlemesi, hukukun herkese güven vermesi ve refahın daha adil paylaşılmasıdır.

İçeriği her yıl yenilense de aynı gündem tartışmasının içindeyiz. 28 Şubat öncesi klasiği bile diyebiliriz. İktidar bir seçim döneminde bir de 28 Şubat günlerinde başörtüsü tartışmalarını hatırlatmaya, arşivlerden görüntülerle gündemi domine etmeye çalışıyor. Bu kez Bizimkiler dizisinden bir kesit çok işlevsel geldi. Trajik olan şu: 28 Şubat dönemindeki baskıcı tutumlara karşı toplumun ürettiği tepkiyi siyasi alana tahvil etme başarısıyla oluşan iktidarın bunca yılın sonunda geleceğini baskı ve tahakküme endekslemesi. Gezi olaylarından beri toplumsal rızayı iktidar gücüyle şekillendireceğini düşünen siyasi bir aklı var iktidarın. Oysa tam tersi, o zamandan beri devlet içinde güç sahibi olsa da toplumsal desteği eriyor. Başörtüsü üzerinden toplumun siyasal ayrışmasını üretmek, Türkiye siyasetinin 28 Şubat öncesinden beri klasik reflekslerinden biriydi.  O dönemde seküler–dindar ayrımı, toplumun rızasını üretmenin ve kamusal alanı dizayn etmenin ana araçlarından biriydi. Bugün aynı hat tersi yönde işletilmek isteniyor. Ancak iktidar istediği kadar eski fay hattını farklı açıdan diri tutmaya çalışsın, toplumsal bellek ve deneyim bambaşka bir değişimin, dönüşümün içinde.

Toplum artık iki kutuplu, dar kalıplara sığmıyor. Kimlik, inanç üzerinden yapılan, alışkanlıkların, aidiyetlerin konforu içinde yaşanan “biz-öteki” kategorileştirmesi, bazı dönemlerde bazı kesimlerde karşılık bulmuş olabilir; ancak bugün genç kuşakların önemli bir kesimi, en seküler veya en dindar aile çocukları bile siyasetin bu polarize diline fikren ve gündelik hayat olarak mesafe koymuş durumda. Türkiye’nin bana göre en temel demokratikleşme meselelerinden olan Kürt meselesi ve başörtü meselesinde yıllardır “bir ileri bin geri” adımlar atılsa, siyasetin konuya bakışı bazen çok alan açıcı olmasa da gündelik hayat ve birlikte yaşama pratikleri açısından eskisi gibi kategorik karşıtlık üzerinden bakanlar çok azalmış durumda. Devletin pratiklerinin de bu konularda daha eşitlikçi olmasını ve öyle kalmasını isteyenlerin sayısı istemeyenlerden daha fazla. Bu gerçek, iktidarın hâlâ okumakta zorlandığı dinamiklerden birini oluşturuyor.

Kadınların Mücadelesi ve Toplumsal Bellek 

Hem toplumun geniş kesimlerinin hem de büyük ölçüde siyasetçilerin başörtü yasağını geride bıraktığını Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Güneş Akgün’e yönelik ayrımcı paylaşım vesilesiyle gördük esasında. Akgün’e kıyafeti, başörtüsü sebebiyle yapılan hakaretin sahibine ilk başta kendi partisi olan İyi Parti’den en üst şekilde tepki geldi. CHP bu konuda dönüşen politikasını net demokratik bir hat ortaya koyarak gösterdi. İktidar partisi buradan bir mağduriyet üretmeye çalışsa da ne siyaset alanında ne de toplumun içinden bu ayrımcı dili sahiplenen, destekleyen pek çıkmadı. Tam tersi tüm partilerden siyasetçiler tepki gösterdi. Başörtü yasağıyla ilgili oluşan bu konsensus sadece toplumun dönüşümüyle ya da iktidarın gücüyle ilgili değil. Yasağın kalkması, başörtülü kadınlar başta olmak üzere Türkiye’nin demokratikleşmesini dönemler üstü savunan herkesin mücadelesinin ürünüdür. Ve bu mücadele tarihsel hafızada yerini koruyor, korumalıdır da. 

Ancak başörtüsü, bugün yaşanan hukuksuzlukların, haksızlıkların, yanlış politikaların üstünü kapatmak ya da görünmez kılmak için kullanılmamalıdır. Bu en çok da başörtülü kadınların yükünü büyütüyor, onların hayatını zorlaştırıyor. Liyakat meselesinin konu kadınlar ve çoğu zaman da başörtülü kadınlar olunca açılmasına şiddetle karşı çıkıyorum. Ama ilgili ve deneyim sahibi olunmayan konularda yapılan atamalar, görevlendirmeler, kişiye özel açılan ilanlar bu durumun sürekli tartışma konusu olmasına sebebiyet veriyor. 

Sürekli kimlik veya simgeler üzerinden sürdürülen kutuplaştırma dilinin gölgesinde, en somut ve acil toplumsal meseleler görünmez kılınıyor: Kadınların çalışma yaşamında karşılaştığı eşitsizlik, güvencesiz istihdam, düşük ücretler ve sömürü düzeni örneğin. İlle başörtüsünü konuşacaksak ülkenin dört bir yanında tekstil atölyelerinde ağır şartlarda çalışan başörtülü genç kızları, kadınları, üniversiteyi başörtülü okuyup marketlerde asgari ücretle uzun saatler boyunca ayakta çalışanları konuşmamız gerekiyor. Dilovası’ndaki yangında denetimsiz, kaçak fabrikada feci bir şekilde hayatını kaybeden üçü daha çocuk yaştaki 6 başörtülü işçiyi konuşalım. Diğer onlarca ihmal sonucu, göz göre göre gelen facialarda kaybettiğimiz kadınları. Arşivdeki dizilerden kesitlerle bugünler için mühendislik yapanlar, yıllardır sürdürdükleri iktidarda yaşanan hukuki, ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri böyle örteceğini düşünüyor ancak yapısallaşan sorunların oluşturduğu acı tablolar rutinimiz oldu. 

Dönemler Üstü Zihniyet Ortaklaşması

28 Şubat vesilesiyle geçmişteki yanlış uygulamalar, mağduriyetlerle ilgili birçok etkinlik yapılıyor yine. Hazırladığı iddianamede isimleri yer almadığı halde aylardır tutuklu insanların bulunduğu çiçeği burnunda Adalet Bakanımız, 28 Şubat mağdurlarıyla memleketinde buluştu. Kadınlarla ilgili hak savunuculuğu yaparken “seçicilik” yapan, İBB davasında aylardır sadece işlerini yaptığı için tutuklu kadınlara “düşman hukuku” uygulanmasını gündem bile etmeyen bugünün iktidarının “arka bahçesi” kuruluşlar, dünün mağduriyetleriyle ilgili travmalarını uzun uzun anlatıyorlar. Vaktiyle 28 Şubat mağduriyetlerine katkı sunan dünün “arka bahçesi” kurumlardan farkları kalmadığını bir an bile düşünmeyerek. Konuşmalarından bazı cümlelerin tam da bugünü anlattığını görmüyorlar ya da geçmişe ve karşıya bakmaktan aynaya bakacak zamanları kalmıyor; “Hukuk metinleri tek başına yeterli değildir. Kurumlar tek başına yeterli değildir. Asıl belirleyici olan, zihniyettir.” Gerçekten de asıl mesele zihniyet. Kurumları, kuralları aşındıran hukukun üstünlüğünü yok sayma gücü iktidar olmanın savrulmasıyla ilgili. Dün de böyleydi bugün de böyle. 

Türkiye’nin ihtiyacı, toplumun arasına yeni barikatlar kuran; insanları birbirini tehdit olarak gören kamplara hapseden kutuplaştırma siyaseti değildir. Asıl ihtiyaç, ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri azaltan, hukuku kişilere göre eğip bükmeyen, güvencesizliği olağanlaştırmayan bir yönetim anlayışıdır. Bunun yolu da uzun süredir sorgulanmadan taşınan kabulleri cesaretle tartışmaktan; hakikati eğip bükmeden konuşmaktan ve toplumsal barışı siyasal hesapların değil kamusal sorumluluğun merkezine yerleştirmekten geçer. Başörtüsü yasağını geride bırakmış bir toplumda hâlâ yasak ihtimali üzerinden siyaset üretmek, ülkenin gerçek meselelerini ıskalamaktır. Asıl konuşmamız gereken; eşit yurttaşlık, adaletin herkes için işlemesi, hukukun herkese güven vermesi ve refahın daha adil paylaşılmasıdır. Türkiye kimlik fay hatları üzerinden diri tutulacak bir ülke değil; eşitlik, özgürlük ve hakikati esas alan bir demokrasi iddiasını ciddiyetle inşa etmek zorunda olan bir ülkedir.

Bugünün 28 Şubat’ı - EMİNE UÇAK ERDOĞAN


Editör: N. Cingirt
Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Cereyana kapılanlar
Her Taraf
1.03.2026
Cereyana kapılanlar
Kuvvetli yağış ve fırtına geliyor
Çevre - Ekoloji
28.02.2026
Kuvvetli yağış ve fırtına geliyor