Taha Özhan: İran’ın Bitmeyen 20. Yüzyılı
Taha Özhan: İran’ın Bitmeyen 20. Yüzyılı
16.03.202608:25
Güncelleme: 16.03.2026 - 08:31
Haber Merkezi
27

Bugün emperyalist ve kibirli bir saldırının altında bulunan İran, çökmüş ama enkazının silüeti ayakta duran, tıkanmış ama bir şekilde işleyen, meşruiyetini kaybetmiş ama iktidarını sürdüren, dostu olmayan ama jeopolitik dengelerden destek bulan bir devlete dönüşmüş durumdadır. Dolayısıyla, Amerika ve İsrail’in savaş açtıkları şey tıkanmış hatta çökmüş İran’ın silüetidir. Silüetin dış müdahale ile değişmesi mümkün değildir.

İran’ın bugün karşı karşıya olduğu savaş, tek başına askeri dengelerle, emperyalizmle, kısır döngüsünden çıkamayan bir ülke tarihiyle ya da diplomatik restleşmelerle açıklanamaz. Bu gerilim, aynı anda bir devletin modernleşme sancılarının, bir devrimin tortularının, bir imparatorluk hafızasının, toplumsal muhayyilesinin ve bitmeyen dış müdahale korkusunun kesişim noktasında şekilleniyor. İran söz konusu olduğunda savaş, yalnızca sınırların ya da devletin değil, tarihsel anlatının, kimlik inşasının ve siyasal aklın da sınandığı bir eşik haline geliyor. Bu nedenle İran’a yönelik her saldırı, Tahran’da yalnızca stratejik bir tehdit olarak değil, tarihsel bir tekrar ya da kısır döngü olarak okunabilir. Her dış müdahale, geçmişteki bölünme planlarının, darbelerin ve işgallerin devamı gibi algılanıyor. Her iç kriz ise modernleşmenin yarım kalmış hikâyesinin yeni bir perdesine dönüşüyor. İran’ı anlamak için bugünkü savaş atmosferini değil, bu atmosferi sürekli yeniden üreten zihinsel ve tarihsel çerçeveyi görmek gerekiyor. Tam da bu noktada mesele, sadece İran’ın ne yaptığı ya da ne yapacağı değil, İran’ın kendisini nasıl gördüğü ve dünyayı nasıl okuduğudur. Zira İran zihinsel olarak sürekli geçmişte, fiziken de bugünde yaşamaya çalışan bir patinajın içerisinde krizleriyle mücadele ediyor.

İran’a dair ne söylersek söyleyelim, tarihin labirentine takılmamak mümkün değil. Zira aynı tarih bir yandan İran’ın kısır döngüsünün menşeiyken, diğer yandan İran’ı İran yapan ‘lütufların’ da kaynağı. Bir yanda kadim bir medeniyet ve gelenek, diğer yanda bu derin tarihin içerisinden son yüzyıllarda bir türlü ortaya çıkamayan modern devlet. Bir yanda coğrafyasının sunduğu eşsiz imkânlar sayesinde elde ettiği tabiî güvenlik, diğer yanda son yüzyılın tabiî kaynaklar laneti. Aynı zamanda tarihten din, jeopolitikten mezhep, siyasal çatışmadan itikat devşiren müstesna bir pragmatizm, öte yandan her seferinde kendi hapishanesini inşa eden dogmatizm. Seyyar bir hafızayla bir türlü tarihsel eşzamanlamasını yapamayıp, 2500 yılın içerisinde salınan toplumsal muhayyile. Geleceğe veya bugüne odaklanma çabaları her seferinde mağlûb-ı zaman hissiyatıyla sönümlenmesi. Acıdan bilinç, matemden hayat çıkaran bir varoluş. Tarihin ölmediği, ölenlerin defnedilemediği, defnedilenlerin tarih olamadığı bir sarmaldan icat edilen siyasal teoloji ile kendi kendisini esarete mahkûm etmiş bir akıl. Tarihi, günahsız bir geçmiş inancı olan nostaljiye dönüştürerek bugüne dair sorunlardan ve gelecekteki tehditlerden korunmaya çalışan ve adeta rahat bir sığınak olarak cenin pozisyonundan bir türlü kurtulamayan bir siyasal ruh hali. Hesaplaşmalarını geçmişte yapıp zaferlerini bugün kazanmaya çalışan zamansal gerilime sıkışmış bir muhayyile.  

Bütün bunlar, en genel anlamıyla, aktörlerden bağımsız olarak, İran’ın en azından 20. yüzyılın başından beri tecrübe ettiği siyasal ve toplumsal krizlerin tamamına yakınını şekillendiren unsurlar oldu. Başka bir ifadeyle, İran’ın modernleşmesi sürekli inkıtaa uğrayan, bir türlü kritik eşiği aşamayan bir kısır döngüden çıkamadı. İran siyasal ve toplumsal tarihinin yüzlerce yıllık hikâyesinin içerisinde kaybolmadan 20. yüzyıla odaklandığımızda bile bu durumu gözlemlemek kaçınılmaz oluyor. Ancak burada insaflı davranmak gerekiyor. Zira, en azından 20. yüzyılda, İran’ın yaşadığı kısır döngünün kendisinden kaynaklanan yönleri olduğu kadar emperyalist saldırganlıkların da ağır maliyeti bulunuyor. Bugün İran, geçen yüzyılda defalarca yaşadığı bir başka emperyalist momentle karşı karşıya: Moskova ve batılı başkentler arasında gidip gelen iktidar krizi ile iki asırdır yorulmuş, hatta tükenmiş bir ülke.

Tarihin Labirentinde Patinaj

Tarihin ironisi şudur ki; 1946’da İran’ın toprak bütünlüğünü Sovyet baskısına karşı savunan ve BM’yi bu amaçla devreye sokan ABD, bugün İran’ı çökertmek için kanlı bir işgal girişimi başlatmış durumda. Bu elbette Washington’un İran’a ilk müdahalesi değil. 1953’te Başbakan Musaddık’ın CIA darbesiyle devrilmesinden bu yana, Amerika’nın İran müdahalelerinin on yıllar içerisinde birikerek kanlı bir işgal planına dönüşmesine şahitlik ediyoruz. Geçen yüzyılın başında Rusya ve İngiltere tarafından Sykes-Picot benzeri bir anlaşma ile Kuzeyden ve Güneydoğusundan bölünmeye kalkışılan İran, 1907’den beri dış müdahalelere maruz kaldı. Lakin Rusya’yı meşgul eden Rus-Japon Savaşı ile Avrupa’da Almanya’nın yükseldiği bu dönemde, İran’ın da yaşadığı saldırganlığa içeride ‘Meşruiyet Devrimi’ ile cevap vermesi neticesinde Anglo-Rus planı işlevsiz kaldı. 1905-11 Meşrutiyet Devrimi döneminde İran Meclisi Ruslar tarafından bombalandı. Bölünme ortaya çıkmasa da, İran ilerleyen yılların tamamını dış müdahale ile iç tahkimat krizi arasında geçirdi. İstibdad-ı Sağir (Küçük Tiranlık) olarak kayda geçen bu kısa dönemde İran’da Meşrutiyet yanlısı Meclis bombalanırken, birçok lider isim de infaz edildi. Burada dikkat çeken husus, İran’ın daha sonraki yıllarda da ancak ülke içerisinde meşruiyet gücüne sahip olduğu anlarda dış müdahaleyi püskürtebildiği gerçeğidir.

Benzer şekilde 1951’de İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın Anglo-İran Petrol Şirketi tarafından kontrol edilen enerji kaynaklarının yönetimini millileştirmesi hamlesi üzerine, CIA ve MI6’in ortak darbesiyle 1953’te devrilmesiyle bir başka kırılma yaşandı. İran’ın bir kez daha liderliğini dış müdahale ile kaybetmesiyle birlikte, ‘Pehlevi mutlakiyetçi iktidarının’ Batı desteğiyle tahkim edildiği dönem başladı. Bu darbe daha sonra devrime giden yolun da taşlarını döşeyecekti. İslam Devrimi ile ortaya çıkan yeni liderlik de yine dış müdahaleye maruz kaldı. Önce devrimden bir buçuk yıl sonra, Irak İran’a saldırarak 20. yüzyılın en uzun ve kanlı savaşını başlattı. Savaşın ortasında, 1981’de, İslami Cumhuriyet Partisi Genel Merkezine yapılan bombalı saldırıda, sistemin en önemli isimlerinden Ayetullah Beheşti’nin yanı sıra bakanlar ve milletvekillerinin de olduğu 74 kişi hayatını kaybetti. Bir ay sonrasında Başbakanlık binasında yapılan bombalamada başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere birçok kişi hayatını kaybetti. O tarihlerden beri sıcak savaşın dışında, yarım yüzyıldır oldukça acımasız bir ambargo savaşı altında ezilen İran, iç normalleşmesini sağlayamadığı gibi dış müdahalelerin altında bugünlere geldi.

İran’ın 20. yüzyıl tarihinde defalarca yaşadığı ve liderlik kaybıyla sonuçlanan müdahalelerin sonuncusu Amerika-İsrail saldırılarıyla gerçekleşti. İran açısından geçmişte defalarca yaşanan bu gelişmenin bir yandan yeni bir tarafı bulunmazken, diğer yandan 1979’dan beri, özellikle de Humeyni sonrası dönemde yaşanan değişimden dolayı farklı dinamikleri bulunuyor. Zira imkânsız bir misyon olan ‘rejim değişikliği’ hedefiyle başlayan saldırı dalgası, bir hafta dolmadan ‘harita değişimi’ hayaline dönüştü. Nereye doğru evrilirse evrilsin, aşikâr olan gerçek, ABD ve İsrail saldırganlığının ana hedefinin İran’ın her açıdan ağır bir darbe almasını sağlayarak, ‘Körfez Savaşı’ sonrasındaki Irak gibi ‘çökmüş bir devlete’ dönüştürülmek olduğu görülüyor. Irak’tan farklı olarak, ABD’nin inşa etmeye çalıştığı ‘enerji imparatorluğunun’ önemli bir unsuru olarak İran petrollerinin 1951 öncesinde olduğu gibi tam anlamıyla bir sömürü mekanizması içerisine sokulması da hedefleniyor.

İran’ın 20. yüzyılı birçok açıdan yarım asır gecikmeyle 20 Haziran 1951’de Hürremşehir’de Anglo-İran Petrol Şirketi’nin genel merkezine İran bayrağının çekilerek İngiliz hâkimiyetine son verilmesiyle başladı. Ne Meşrutiyet Devrimi ve Kaçar Hanedanlığının çöküşü ne Pehlevi iktidarı ve radikal seküler modernleşme çabası ne de Rus-İngiliz işgali İran için süreklilik içeren krizlerdi. Her birisinin kendisine özgü bağlamı ve sebepleri vardı. İran, enerji kaynaklarının millileştirilmesiyle artık tek bir hat üzerinde siyasal gerilimlerini yaşayacaktı. Bu gerilimlerin merkezinde enerji kaynakları bulunuyordu. İran, dünya petrol ve doğal gaz kaynaklarının yarısına yakınının bulunduğu bölgede, Batı’nın petro-devletlerle kurduğu ilişki düzenine tâbi olduğu dönemlerin dışında istikrarsızlığa mahkûm edildi. 1979 sonrasında İran’ın açık bir şekilde bu emperyalizme milliyetçiliği aşan bir şekilde aktif bir ideolojik eksende cevap vermesi, çoğu kez de ideolojik çıkmazlarından dolayı kendisini de büyük bir krize sokan yanlış cevaplar üretmesi yanıltıcı olmamalıdır. İran’ın, tarihinden ve ölçeğinden dolayı istese de etrafındaki petro-devletler gibi Batı ile sürekli ve ağır bir sömürge ilişkisi içerisine girmesi mümkün değildir. Bugün de İran; ABD ve İsrail’in arzuladığı radikal bir rejim değişikliği yaşasa bile, bu değişikliğe rağmen kendi özgün dinamikleriyle belli bir süre sonra farklı bir damarla yeniden bağımsızlık arayışına girmesi kaçınılmaz olacaktır.

Direniş Ekseninden Paradevlet’e

İran’ın devrim sonrasında normalleşememesinde iki kırılma çok ciddi rol oynadı. Bunlardan birincisi; Irak’ın İran’a saldırıp, Batı destekli savaşı başlatarak devrimi boğmasıydı. Özellikle Humeyni sonrası dönemde, başka bir ifadeyle Irak Savaşı sonrasında, İran siyasetinin rasyonelleşememesinde ve normalleşememesinde yaşanan savaşın kalıcı ve yapısal etkileri oldu. Beka sorunu, bir savaş halinden çıkarak, İran’da sürekli normali şekillendiren siyasal fonksiyona dönüştü. Bugün neredeyse bütün liderliğinin kimliğini ve aklını Irak Savaşı’nın inşa ettiğini söylemek yanlış olmaz. Başka bir ifadeyle, Kaçarlardan bu yana devlet olma krizini yaşayan, Pehlevi döneminde ilk kez bütün İran’a asgari düzeyde ulaşmaya başlayan devletin en basit düzeyde merkezileşme ve kurumları ortaya çıkarmaya çalışan süreci Irak Savaşı’yla yeni bir tabiata kavuştu. İran içine hapsolduğu ‘direniş dünyasında’ rasyonel bir devlet olmaktan uzaklaşarak, dünyanın en büyük ‘direniş örgütüne’ dönüştü. Bu durum belli ölçüde anlaşılabilir olsa da, Irak Savaşı ve Soğuk Savaş sonrasında rasyonelleşme yerine İran’ın çok daha fazla yönsüzlüğe kapılmasıyla sonuçlandı. Özellikle, aslında Şah döneminde başlayan nükleer programını aktive etmesiyle birlikte, rasyonelleşmesinin kapılarını da kapatmasına neden oldu. Bu dönemle birlikte İran, ‘kusursuz bir izolasyon’ dönemine girdi. Ancak burada dikkatten kaçırılmaması gereken husus, İran’ın sadece Batı ve İsrail eliyle izolasyona tâbi tutulmadığıdır. Zira Tahran, ikisi kendi icadı olan, aynı anda üç izolasyonu beraber yaşadı. Uluslararası izolasyonun yanında bölgesel ve ulusal izolasyon da ortaya çıkınca, İran içinden çıkamayacağı bir kısır döngüye tâbi oldu.

Bu kısır döngünün ikinci ayağında yine Irak vardı. İran, ABD’nin 2003 Irak işgalini hem ulusal hem de bölgesel bir tehdit olarak görmek yerine, işgali, yıllardır tıkalı sistemine alan kazandıracak bir fırsat olarak değerlendirdi. Mezhepçi bir siyasetin eşliğinde, yaşadığı jeopolitik aşermeyi bir strateji olarak kodlayarak, on yılların açlığı ile Irak’a müdahil oldu. 1980’lerde İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında, oldukça özgün şartlar altında ortaya çıkan vekil güç kullanımını doğrudan Irak’a devlet düzeyinde taşıyarak oldukça sorunlu bir yeni sayfa açtı. Bu sayfa İran’ın bölgesel izolasyonunun da artık kalın duvarlarla örüldüğü dönemi başlatmış oldu. Bir Arap ülkesinde mezhep dinamiği üzerinden iktidara yürümenin aynı anda bölgesel mezhepçi ve etnik refleksleri harekete geçirmesi kaçınılmazdı zira. Bu refleksler güçlendikçe İran’ın bölgesel izolasyonu da arttı. ‘Şii hilalini’ finanse etmek için kaynaklar harcandıkça milyonlarca İranlının ekmeği küçüldü, İran’ın bölgesel yabancılaşması arttı, hepsinden önemlisi devrimle kazandığı bölgesel sempatiyi hatta İslami hareketlerle duygusal ve düşünsel bağını büyük ölçüde kopardı. Öte yandan, dünyanın ambargo altındaki en büyük devleti olarak geçen on yıllar içerisinde İran’da toplumsal talepler de arttı. Talepler arttıkça da, örgüt reflekslerinin daha belirgin hale gelmesi ve tam bir güvenlik devletine dönüşümün bir sonucu olarak ‘kusursuz izolasyon’ ortaya çıktı. Diğer yandan bölgesel yayılma (Irak, Lübnan, Suriye, Yemen) arttıkça, organları iflasa sürüklenen bir vücut geliştiricinin durumunu yapay güç gösterisiyle gizlemeye çalışması gibi, İran da nihayetinde tedavisi mümkün olmayan marazları perdeleyen harici bir zindelik sergilemekteydi.

İkinci Irak Savaşı’ndan da büyük bir fırsat çıkarmaya çalışan İran, aslında bir kez daha lanete dönüşecek bir mezhepçi kof zafer elde etmişti. Tüm bu vahim ve örgüt aklından dolayı kaçınılmaz hatalara rağmen İran’ın önüne bir kez daha bir fırsat doğdu: Arap İsyanları. Bölgesel değişim karşısında panikleyen İran bir kez daha vahim bir hataya savrularak, jeopolitik arka bahçesi olarak gördüğü ‘direniş ekseninin’ direndiğini iddiasıyla, Arap Baharı’nı doğuran bölgesel taleplere karşı pozisyon alarak, İsrail-Körfez eksenine benzeyen refleksler verdi. Oysa İran, özellikle Arap Baharı’nın tabutunda son çivi haline dönüşen Suriye’de, doğru bir pozisyon alabilseydi bugün hem bambaşka bir İran hem de bölge olabilirdi. Suriye’de Baas diktatörlüğünü ayakta tutma çabası yerine değişimi destekleseydi, ne Filistin ne Lübnan ne de İran’ın kendisi bugünkü halinde olurdu. İsrail’in, sınırları etrafında demokratik meşruiyeti olan herhangi bir devlete müsamaha göstermemesine hizmet eden İran politikası, Suriye’de milyona yakın insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Irak’ta ilkel mezhepçi ve etnik bir siyasal paylaşımın yerleşmesi yerine anayasal vatandaşlığa dayalı, sorunlu ve yavaş da olsa, normalleşmenin önü açılabilirdi. Lübnan’da İsrail’le askeri olarak savaş kapasitesi olmayan bir silahlı gücün, işgalin sona ermesinden sonra ülke siyasetini tıkanmasına alan açmak yerine, İsrail’in arzulamadığı normalleşen bir Lübnan’ın önü açılabilirdi. Ancak bütün bunların yerine “direniş ekseni” ütopyası peşinde jeopolitik güç devşirebileceğine inanan İran, vekil örgütlere ve paramiliter gruplara yatırım yaptıkça, Tahran’ı da bir örgüt aklına teslim etti. Sonuçta İran, aynı anda birkaç ordusu ve polis güçleri, yetki karmaşası içerisindeki siyasal kurumları, dövizin birkaç farklı fiyatının olduğu ekonomisi ve bu yüzyılın başındaki Kaçar dönemini andıran herkesin kendi kapattığı alanda/sektörde derebeyliğini sürdürdüğü bir ‘paradevlet’e dönüştü. Dolayısıyla, paralel odaklar arası tam güvensizlik düzeni üzerine kurulu karmaşık bir ağır vesayet sistemi içerisinde “kusursuz izolasyon” inşa edilmiş oldu. 

Kusursuz İzolasyon: Üç Kuşatmanın Anatomisi

Burada önemli diğer bir husus, kesintisiz vekâlet savaşı içerisinde olmanın İran askeri kadrolarının sürekli bir şekilde takviye edilmesini sağlamasıydı. Bu takviye mekanizması, ortaya çıkardığı ekonomi-politik zemin ve kariyer hattı sebebiyle, bir taraftan kurumsal akışı zehirlerken, diğer taraftan da vekil güçlere yatırımın rasyonelleşmesini doğurarak, bir noktada vekâlet savaşlarının nihayete ermesinin de önünü kesti. 

Diğer yandan aynı dönemde dünyada başka toplumsal devrimler sonrası o ülkelerde ortaya çıkan ‘iktidar partisinin yokluğu’ sorunu da, siyasal alanda güç temerküzünü bir karmaşanın içerisine sokuyordu. Bu da iktidarların çok daha dağınık, koalisyonlara ve vesayet dengesine dayalı olduğu, hizipleşerek varlığını sürdürme sorunlarına yol açmıştı. Zamanla cumhurbaşkanı ve kabinesine hükûmet denmeye başlanmış; buna karşılık liderin gayri resmî ve takdirî otoritesi altında bulunan, ağ benzeri paralel kurumlar bütünü ise devlet veya nizam diye anılmaya başlanmıştı. İran’ın yaşadığı onlarca yıllık izolasyon onu yalnızca küresel gelişmelerin dışına değil, kendi eylemlerinin bir geleceği şekillendirebileceği inancından da kopararak adeta tarihin dışına itmiştir. Tarihin dışına düşen bir toplumda siyaset daralır, nostalji genişler ve savaş bile tarihe yeniden girişin şiddetli bir biçimi olarak görünmeye başlar.

İran bu dönemde, herhangi bir örgütün bir devleti, bölgeyi, toplumsal fay hatlarını ya da ekonomiyi oldukça rahat ve düşük bir maliyetle rahatsız etme kapasitesine büyük anlamlar yükleyerek, yaptığı yatırımlar sonucu gerçekten ciddi bir jeopolitik güce dönüştüğüne kendisini inandırdı. Vekil güçlere yatırım yaptıkça, asli gücünü zayıflattı; aracı aktörlerle ilişkilerinin tabiatını şekillendirdikçe, gerçek muhataplarıyla güven krizini derinleştirdi; istihbarat dünyasına müptela oldukça, siyaset yapma biçimine dönüştürdüğü gerilla taktikleri nedeniyle konvansiyonel diplomatik kapasitesini kaybetti. Bu kanayan yarasını kapatmak ve normalleşmek istediğinde ise cari yeraltı devlet hâlinin acı ekonomi-politiği ile ülke içerisinde meşruiyet krizine girdi; komşuları ve dünya ile de sağlıklı ilişki kuramayarak, her seferinde biraz daha örgütleşti.

Devrimden sonraki on yılını kendisine açılan savaş dünyasında geçiren İran, sonraki on yılını bu savaşın ağır maliyetlerini telafi etme çabası içerisinde geçirdi. 1990’lar aslında bir yönüyle karşı-devrim sürecinin ya da geriliminin yaşandığı yıllardı. Bu dönem petrol fiyatlarının da tarihi düşük seviyeleri görmesiyle birlikte kaynakların da sınırlı olduğu yıllardı. Hamaney-Rafsancani iki başlı yönetimi arasında sıkışan İran, ekonomik liberalizasyon, temel hak ve özgürlükler tartışmaları içerisinde demokrat bir isim olarak görünen Hatemi’nin müesses nizama karşı (yüzde 80 katılım ve yüzde 70 oy alarak) seçimi ezici bir şekilde kazanmasına şahitlik etti. İran’ın önüne bir kez daha makus tarihini kırma imkânı doğmuştu. Dünyada da liberalizm rüzgârının estiği bu dönemde Hatemi, İran’ın uluslararası ve ulusal izolasyonunu kırmak için çaba sarf etti. İngiltere ile ilişkileri ilk kez 1979 sonrası yeniden tesis etti. Clinton’la ekonomik ambargonun kısmi hafiflemesini sağlarken, ABD, 1953 Darbesi için bir tür özür kabul edilebilecek bir açıklama bile yaptı o dönemde. 11 Eylül sonrasında, ABD ile utangaç balayı girişimleri, ironik bir şekilde yıllardır “büyük şeytan” diye isimlendirdikleri ABD’nin yeni başkanı Bush’un İran’ı “şeytan eksenine” dahil etmesiyle ortadan kalktı. Sonrasında, İran’a özgü ilginç bir tarihsel ritim yeniden ortaya çıkıyordu. ABD’de şahinlerin yükselişi, İran’da da muhafazakârların yeniden güçleneceğini gösteriyordu. Öyle de oldu. Muhafazakârlar 2003’te belediyeleri, 2004’te Meclis’i, 2005’te de Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandılar.

İran’da karşı devrim süreci sona erdi ama açılan yeni sayfanın ne olduğunu artık muhafazakârlar da bilmiyorlardı. İran bir anda iki düşmanı olarak gördüğü Taliban ve Saddam’ın ABD tarafından iktidardan indirilmesiyle, kendisini yönetemeyeceği bir geniş jeopolitik imkân içerisinde buldu. Diğer yandan, bu yıllar, 1980’lerin ortasından milenyuma kadar 20 doların altında seyreden petrol fiyatlarının tarihi zirvelerini gördüğü senelere denk geldi. İran’daki iktidar değişimini izleyen yıllarda petrol 150 doları görerek, “yeni devrimcileri” ve Irak’ın işgaliyle açılan jeopolitik alandaki faaliyetleri sorumsuz bir şekilde finanse etme imkânı sundu. Aynı anda yanıltıcı bir bütçe imkânı ortaya çıkarken, ekonomik dinamikler aslında geri dönülemez bir çürümenin içerisine giriyorlardı.

Aynı dönemde, düzenli bir şekilde sokakları hareketlendiren, son olarak da 1979’dan sonra ilk kez (Pazar) esnafı(nı) da sokağa indiren ekonomik darboğazlar da inşa edildi. Literatüre kamu-dışı kamu sektörü inşası olarak geçen sermaye transferi hareketi Ahmedinejad’ın seçilmesiyle hayata geçirildi. Sistem içerisinde farklı dinamiklerle var olan birçok odak (devrimci vakıflar, dini ve sosyal destek kurumları, varlık ve emeklilik fonları, paralel askeri yapılar vb.) mezkûr sermaye transferinden nasiplerini alırken, ekonomide yapısal hale gelen süper-kurumsal yolsuzluk ve verimsizlik düzenini de tesis ettiler. Bu durum arzulansa bile fiilen yönetilemez bir ekonominin ortaya çıkmasına yol açtı. Batı’nın ağır ambargo rejiminin de eşlik etmesiyle endüstriyel ve üretim altyapısı ciddi şekilde daralan ekonomi, ağırlıklı olarak enerji ve maden kaynaklarına yönelirken, yaptırımları aşmak için ağır maliyetli gri iktisadi faaliyetler de arttı. Bu durum kemer sıkmayı sürekli bir yönetim aracına dönüştürdü ve her anlamda kıtlık, ayrıcalıklı erişime sahip olanlar için akıl almaz bir kâr mekanizması üretti. Hanelerin üçte birinin yoksulluk sınırı altında yaşamak zorunda kaldığı ülkede, İranlıların “direniş ekonomisi” dediği, halkın ise sonu gözükmeyen bir yoksunluk yaşadığı düzen ortaya çıktı. Sonuçta İran, son yarım yüzyılın fiilen 30 yılını aktif savaş, işgal, iç çatışma ve ağır ambargo altında geçiren Irak’ın kişi başına gelirinden bile daha az bir gelire mahkûm oldu. 

‘Yeni’ Rehber, Aynı İsim: Askeri Vesâyetin Zaferi

Bu şartlar altında, İran’da Ahmedinejad’ın seçilmesi dahil olmak üzere, bütün sorunlarına ve demokrasi açığına rağmen sistemin büyük bir meşruiyet krizi bulunmuyordu. Küresel şartların, enerji fiyatlarının ve bölgesel dinamiklerin hem büyük ölçüde sakin olduğu hem de Tahran’ın avantajına olduğu yılları neredeyse israf eden İran, ortaya çıkan ağır toplumsal ve ekonomik maliyetlerden dolayı büyük bir meşruiyet kriziyle baş başa kaldı. Seçimlere katılım, 2020 Meclis Seçimleriyle başlayarak bugüne kadarki bütün seçimlerde yüzde 50’nin altına inerek, fiilen halkın ülkenin siyasal sisteminden kopuşunu ortaya çıkardı. Tıpkı dövizin birkaç farklı fiyatının olması gibi, ülke içerisinde de ayrı dünyaları yaşayan kesimler oluştu. Geniş kitlelerin yaşadığı İran’la, yaptırımların ve kötü yönetiminin sebep olduğu alanda oluşan arbitraj içerisinde imtiyazlarını kullanan ve direniş ekseni dünyasında yaşayan İran birbirinden tamamen koptu. Devriminin sosyal adalet vaat ettiği “mahrumlar” ve “mustazaflar” yerlerini sistemde imtiyaz kullanabilen “muvafıklara” bıraktılar. 

Bütün bu ağır kutuplaşmaya hatta parçalanmaya rağmen, İran’da yönetimi ayakta tutacak güvenlik enstrümanları kadar mevcut rejimin iktidarını sürdürmesine yetecek belli bir kitlesel desteğin olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor. Kaldı ki, ABD-İsrail saldırganlığının halkın şikayetçi olduğu yönetimi zorla değiştirme hedefinden hızla İran’ın sınırlarını değiştirmeye yönelmesiyle ülke içerisindeki meşruiyet tartışmaları bambaşka bir zemine kayarak, dış tehdide karşı iç bütünlüğü koruma refleksini ortaya çıkardı.

Bütün krizlerine rağmen, İran yönetiminin Şah gibi yalnızlaştığını iddia etmek gerçekçi olmayacaktır. Aynı şekilde Şah’ın iktidarı krize girdiğinde kullanamadığı yaygınlıkta şiddeti de, İran yönetiminin tıpkı Suriye’de olduğu gibi kullanmaktan çekinmeyeceği de ortadadır. Bugün emperyalist ve kibirli bir saldırının altında bulunan İran, çökmüş ama enkazının silüeti ayakta duran, tıkanmış ama bir şekilde işleyen, meşruiyetini kaybetmiş ama iktidarını sürdüren, dostu olmayan ama jeopolitik dengelerden destek bulan bir devlete dönüşmüş durumdadır. Dolayısıyla, Amerika ve İsrail’in savaş açtıkları şey tıkanmış hatta çökmüş İran’ın silüetidir. Silüetin dış müdahale ile değişmesi mümkün değildir. İran, tarihinde olduğu gibi yine kendi iç dinamikleriyle nihai istikametine karar verecektir.

Amerika’nın İran’a karşı başlattığı savaş, her açıdan son 80 yıldır dünyanın bütün sorunlarına ve ihlallerine rağmen uluslararası teamülleri örneği görülmemiş bir şekilde ortadan kaldıran yeni bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor. En azından 1945 sonrası dönemde benzer bir örneği bulunmuyor. Bir taraftan hegemon-vasal devlet ilişkisini terse çeviren, diğer yandan siyasi hedefleri olmayan ve sadece azgın bir güce sahip olunduğu için başlatılan bir savaşla karşı karşıyayız. Ne bölgesel ne de küresel jeopolitik ve ekonomik sonuçları önemsenmeyen, hemen her gün ayrı bir ciddiyetsizlik içerisinde ve benzeri görülmemiş bir tutarsızlıkla sürdürülen bir savaş bu. Savaşın bir hegemon gücün elinde bu denli şarlatanca ele alındığına dünya şahitlik etmemişti. Amerikan yönetimi ve elitleri, adeta İsrail’in zihinlerine yerleştirdiği stratejik parazitlerle Vonnegut’ın distopik hikâyesindeki George Bergeron’a dönüşmüş durumdalar. İran Savaşı’na sürüklenirken hakikati görseler de kavrayamaz haldeler. Zira her sağduyu kırıntısı Vonnegut’ın hikâyesindeki gibi kulaklarında patlayan Siyonist gürültüyle anında sönümlenmektedir. Ancak bu durum, ABD’nin Siyonist esaretle İran’a savaş açmasını açıklamaya yetmez. Çünkü ABD’nin İran’a müdahaleleri artık üç çeyrek asırlık bir tarihin içinden ve devamlı surette vuku bulmuştur. İran ne geçen yüzyılın başlarında, radikal Kemalist döneme benzer bir şekilde fanatik ve sorumsuz bir toplumsal seküler dönüşüm mühendisliğine giriştiğinde ne de Batı ile ilişkilerini rasyonelleştirdiğinde dış müdahalelerden beri olmadı. 

İran ile olan çatışmayı bir bütün olarak ele aldığımızda, ABD’nin saldırganlığı kesintisiz bir strateji olarak görülebilir. 1951’den devrim sonrası yıllara kadar süren dönemde, darbe, ekonomik baskı, vekil güçler, bölgesel aktörlerin kullanımı ve siyasi manipülasyon gibi araçlarla yürütülen hibrit veya asimetrik savaş uygulanmış, doğrudan çatışmadan kaçınılmıştır. 2025 Haziranı’ndan itibaren ABD ve İsrail’in gerçekleştirdiği açık saldırılar ise geleneksel devletler arası savaş biçimini almış, ancak bu yeni bir dönem değil, aynı stratejik saldırganlığın doğrudan ve görünür bir devamıdır. İki dönemi birbirine bağlayan temel unsur, İran’ı sürekli kontrol ve baskı altında tutma amacıdır. Dolayısıyla ABD’nin İran’a saldırması yeni bir gelişmeden ziyade, 75 yıldır sürdürdüğü savaşın devamıdır. Bugün İran açısından da kriz; benzer bir şekilde son ABD saldırganlığının anlık tahribatından ziyade, sonrasında Tahran’ın siyasal, ekonomik, toplumsal ve jeopolitik enkazını nasıl kaldıracağıdır.

Ayrıca dış müdahaleler veya askerî darbelerden ziyade, kökleri toplumsal devrimlere dayanan otoriter yapılar çok daha dirençli bir bekâ kabiliyetine sahiptir. Benzer örneklerde görüldüğü üzere, bu tür rejimler zamanla monolitik bir yönetici elit ve sarsılmaz bir sadakatle işleyen baskı aygıtları inşa ederler. İran da, bu tarihsel örüntünün en tipik tezahürlerinden biridir. Ancak bu yapı, direniş zemini inşa etse de, İran ölçeğinde bir ülkede bir noktada normalleşmeyi sağlayacak, refah üretmeye başlayacak ve dost kazanacak bir momente ulaşmalıdır. Aksi takdirde kısa süreliğine İran’ın bünyesi yaşayacağı dış baskıya dayanacak olsa da, asıl krizi ülke içerisindeki normalleşme sancılarıyla yaşayacaktır.

İran’a ABD-İsrail saldırısının üzerinden iki hafta geçti. Savaşın başlamasıyla birlikte ortaya dökülen birçok tahmin boşa çıktı. Diğer yandan İran’ı, oturduğu tarihsel, toplumsal ve jeopolitik bağlamı üzerinden ciddiyetle okuyanların tahminleri de doğrulandı. İran’ın yönetim anlamında, bugün geldiği noktada, yıllar içerisinde yaptığı feci hatalar neticesinde savunulamaz hale dönüştüğü doğrudur. Ancak bu durum İran’a karşı başlatılan vahşi saldırıyı hiçbir şekilde rasyonelleştiremez. İran’ın neredeyse iki asra uzanan krizler sarmalı içerisinde ‘İslam Devrimi sonrası dönemi’ büyük bir parantezi de ifade etmiyor. İran’ın oldukça radikal bir sekülerleşme dönemine maruz kaldığında da, ilk demokratikleşme adımları atılmaya çalışılırken de benzer dış müdahalelere maruz kaldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Kâh 20. yüzyılda Rus-İngiliz işgal ve sömürge inşa planları kâh ABD’nin devreye girmesiyle uygulanan 75 yıllık boyun eğdirme stratejilerinin İran’ın ideolojik eğilimleriyle çok fazla bir alakası olmadı. Tıpkı diğer örnekleriyle olduğu gibi asıl belirleyici eksen, müdahale eden güç ya da eksenle Tahran’ın nasıl bir ilişki içerisinde olduğudur. ABD’nin bugünlerde kibirli bir şekilde diline pelesenk ettiği “tam teslimiyet” talebi tam da budur. Kriz de burada çıkmaktadır. İran ölçeği, tarihi, toplumsal muhayyilesiyle ve siyasal teolojisiyle istese de “tam teslimiyeti” taşıyabilecek bir ülke değildir. İran’ın ABD’ye karşı askeri bir zafer elde etmesi mümkün değildir. Ancak ABD’nin de İran’dan bir Körfez yönetimi, hatta II. Dünya Savaşı sonrası Almanya ya da Japonya çıkarması da mümkün değildir.

Bütün bunlar bütün dünyanın tecrübe ettiği yeni bir dinamikten dolayı sürecin nereye doğru şekilleneceğini okumayı zorlaştırıyor, belirsizlikleri had safhaya çıkarıyor. Bu dinamik ABD tarihinde ilk kez tecrübe edilen Washington yönetiminden kaynaklanıyor. Bütün teamülleri, uluslararası hukuku değilse de asgari yasallığı, küresel ilişkileri ve jeopolitik dengeleri zerre umursamayan, şarlatanlıktan ve şımarıklıktan başka biçimde tarif edilemeyecek bu sorumsuzluk; global ve bölgesel düzlemi altüst ediyor. Ne İran’ın ne de dünyanın geri kalanının ABD’nin imparatorluktan kaba bir şirketvari ulus devlete dönüşme sürecine müdahale şansı bulunuyor. Üstelik artık küresel sorun ve hatta tehdit listesinde başa oturan “Amerikan Sorunu”, bizim bölgemizde “İsrail Sorunu” çarpanıyla birlikte hissediliyor. Dünya en azından Washington ile “Amerikan Sorununu” çoğu kez ikili bir düzlemde ele alıp hal yoluna koyma imkânına sahip. Ancak bizim bölgemiz, Amerika’nın imparatorluktan ulus devlete dönüşüm krizini fırsata çeviren ve kelimenin tam anlamıyla ABD’nin geniş Ortadoğu politikasını esir alan “İsrail Sorunu” ile de aynı anda baş etmek zorunda. Yarın ABD, savaşını durdursa bile, İsrail’in artık İran’ı Gazze ve Lübnan gibi bir savaş sahası olarak kullanacağını söylemeye bile gerek yok. 

Amerika-İsrail saldırısıyla Hamaney’in öldürülmesi özünde stratejik değil taktiksel başarıdır. Zira hem İran liderliğinin karmaşık bir ağ üzerine oturuyor olmasından hem de Washington’un bu adımını içine oturttuğu bir stratejisinin olmamasından dolayı savaş dengesi baştan aşağı değişmemiştir. Hedefsiz bir savaşın ABD açısından çıkmazları olduğu doğrudur. Washington şu an Hobbesçu bir ikilem içinde sıkışmıştır: ya gerilimi düşürüp zayıflık riskini göze alacak ya da savaşı hedefsiz bir şekilde genişletip Johnson’ın Vietnam sırasında karşılaştığı türden bir tuzağa düşecektir. Ancak zannedilenin aksine hedefsiz bir savaş, İran için koordinatları belirlenmiş bir savaştan çok daha yıkıcı olabilir. Özellikle jeopolitik bir hedefi olmayan bir savaş tam bir istila ve tahrip etme stratejisine yönelerek, İran’ı uzun yıllar boyunca ağır bir ekonomik ve toplumsal maliyetle baş başa bırakabilir. Bir yönüyle Irak’ın Körfez Savaşı sonrasında tam anlamıyla çökmüş devlete dönüşme sürecinin İran için de başat ihtimal olduğunu söyleyebiliriz. Gelinen noktada, devam edecek sıcak savaşı ne İran’ın çaresizliği ne de ABD’nin tartışmasız askeri üstünlüğü bitirmeyecek. Savaşı bitirecek tek dinamiğin küresel enerji piyasası olduğu görülüyor. Husiler aracılığıyla Kızıldeniz’i de tehdit altına alan İran, Arap Yarımadası’nın her iki yakasından küresel tedarik zincirlerini sıkıştırabilecek eşsiz bir coğrafi konumdan yararlanıyor. Bu asimetrik savaş stratejisi, bombalar değil enerji fiyatlarına oluşturduğu baskı ile Washington’u anlaşmaya zorlamaya çalışıyor.

Vizyon Fazlası, Kapasite Açığı: Savaşın Çıkmazları

İran için askeri bir çıkış yolu bulunmuyor. Yıllardır devam eden “kusursuz izolasyon” altındaki İran’ın kısa ve orta vadede görünen tek çıkış yolu bu tecridi kırması olabilir. Tahran’ın, ‘uluslararası izolasyonu’, bu aşamada, Çin ve Rusya gibi ülkelerle en fazla sınırlı askeri tedarikle rahatlatmaktan başka bir girişimi olamaz. Bu ise yaşadığı ağır yaptırım dünyasının tabiatını ve sorunlarını ciddi şekilde değiştirmeyecektir. İkinci olarak, oluşmasında kendisinin de ciddi katkısı olan “bölgesel izolasyonu” kırması gerekiyor. Ancak bütün komşu ülkelerine karşı kaçınılmaz olarak başlattığı saldırılardan ve 2003 sonrası sıcak hafızadan sonra bölgesel izolasyonun gevşemesi de kolay olmayacaktır. Burada, İran’ın kullanmayı başarabilirse iki alanı bulunmaktadır. Birincisi, yaşanan savaşa rağmen, bölge ülkelerinde BAE dışında kalanlar, zayıflamış ve daha fazla kriz üretme potansiyeli olan bir İran istememektedirler. Diğer yandan bölgede belli bir ölçeği olan ülkeler “çökmüş bir İran” senaryosundan sonra İsrail’in bir sorun olmaktan hızla çıkarak tehdide dönüşeceğini bilmektedirler. İran bu iki dinamik üzerinden orta vadede bölgesel izolasyonunu kısmen ortadan kaldırabilir. Ancak bunun da olabilmesi için İran’ın bölge ülkeleriyle artık kesin bir şekilde vekil güçler üzerinden değil, devletten devlete muhatap olması gerekmektedir. Tahran’ın, bizzat ülkesi büyük bir tehdit altındayken, vekil ve taşeron aktörler üzerinden bölgesel jeopolitikteki konumunu ve derinliğini işaretleme obsesyonundan çıkması gerekmektedir. Burada Yemen’i araçsal işlevselliğinden dolayı daha sonra gündemine alabilir. Ancak en başta Irak olmak üzere, Lübnan’da da yeni bir normalleşmenin önünü açması gerekmektedir.

Son olarak, İran’ın ‘ulusal izolasyonunu kırması’ gerekmektedir. Aslında Tahran’ın elindeki tek açılım imkânı da budur. Zira bu izolasyon baştan aşağı İran’ın kendi başına ördüğü bir sorundur. Tahran 20. yüzyılın başından beri normalleşme sancılarını bitirememiş bir ülkedir. Bu savaş İran’a aslında altın tepside bir fırsat sunmaktadır. Üstelik diğer iki izolasyonun aksine, ulusal krizini, eğer arzularsa kısa vadede sakinleştirme ve orta vadede normalleştirme imkânına da sahiptir. İran’da yönetimde yıllardır yaşanan krizin artık yönetilebilir bir tarafı kalmamıştır. Aslında Humeyni’nin ölümüyle nihayete eren Velâyet-i Fakih sistemi, borç alınmış bir zaman ve irade içerisinde yıllardır ayakta tutulmaya çalışılan bir düzendi. Özünde Velâyet-i Fakih düzeni ya da bir siyasal sistemde Veli-yi Fakih tarzı bir makamın olması krizin kaynağı değildir. Zira demokrasi açığı olması ya da bir sistemin bilinen liberal demokrasi ya da benzeri bir tabiatta olmaması kabul edilemez bir yönetim olduğu anlamına gelmemektedir. İran’da sorun; Veli-yi Fakih’in bir yandan sistemin başında durması ama iradesinin neredeyse onlarca farklı vesâyet kurumu, paralel yapılanma ve imtiyaz odağı tarafından kullanılmasıyla ortaya çıkan kaostan kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, adeta deist bir mekanizma gibi, en yüksek, en güçlü hatta ruhani bir makam bulunmasına rağmen günlük işleyişe ve hayati kararlara fiilen vaziyet etmemekte ancak aracılarıyla ağır bir vesâyet dünyasını çalıştırmaktadır. Başka bir ifade ile Veli-yi Fakih’in tam bir irade ile yönettiği sistemden ziyade, ağır vesayet rejiminin kullandığı bir liderlik makamından bahsedilebilir. Bu noktada İran’da, Irak Savaşı’nın sona ermesinin ardından cepheden dönen askerlerin sebep olduğu yeni bir iktidar matrisinin oluştuğunu fark etmeden, 1988 sonrası yönetimde yaşanan dönüşümün yanlış anlaşılması mümkündür. Bugünkü krizi inşa eden o dönemki gelişme, Humeyni ile başlayan Velâyet-i Fakih sistemini ciddi bir dönüşüme tâbi tutmuştur. Başka bir ifadeyle sistem, Batı’da oldukça klişe bir şekilde ifade edilen bir ‘Molla Rejimi’nden ziyade, oldukça sert güç temerküzü ve rekabeti dünyasında işleyen tipik bir seküler iktidar alanıdır.

İran bir Veli-yi Fakih tarafından yönetiliyor görünse de, gerçek güç 1988 sonrasında ağırlıklı olarak Devrim Muhafızlarına kaymıştır. Irak Savaşı sonrası Rafsancani’nin Devrim Muhafızlarını siyasetten uzak tutmak amacıyla orduyu savaş sonrası ülkenin yeniden inşa sürecine entegre etmesi ve büyük bir ekonomik transfer yapması bu durumun ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Askeri vesayet yönetimlerinde oldukça bilindik bir mekanizma olan ordunun ekonomik güce hükmetmesi, Ahmedinejad döneminde özelleştirmeler (daha doğrusu yarı-resmî odaklara ekonomik güç transferleri) ve siyasi atamalar yoluyla daha da genişlemiştir. Sonuç olarak, ruhani lider ya da din adamları sistemin tepesinde görünseler de, asker asıl güç merkezi hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, bugün İran’ın karşı karşıya olduğu tehditleri yönetmesinde en temel sorunların başında bulunmaktadır. Ancak bu sorun aynı zamanda İran’ın çözümünün de olmadığı darboğazdır.

İran, İslam Devrimi sonrasında ikinci kez Veli-yi Fakih değişimi yaşamaktadır. Bugünlerde fazla hatırlanmasa da Mayıs-Haziran 1989’da, ilk Rehber değişimi sırasında, Hamaney sonrasındaki geçişle mukayese edilmeyecek kadar yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Yasal zemin fiilen ilga edilip, İran’da makam için bir ‘Ayetullah bulamayıp’, aktörler arası rekabetin sonrasında üzerinde ‘geçici çözüm’ olarak anlaşılmak zorunda bırakılan, zayıf ve anayasal yeterliliği olmayan bir isimde uzlaşarak, Hamaney’le sorunu çözmüşlerdi. Burada asıl dikkat çekici husus; o dönemde, Anayasa değişikliği ve yetkilerin yasal olarak yeniden yapılandırılması, Başbakanlığın ilgası gibi birçok başlıkta gösterilen siyasal pragmatizmin varlığıdır. Bugün İran benzer bir dönüm noktasındadır.

Humeyni’nin açık bir şekilde karşı çıktığı saltanat yönetiminin fiilen hayata geçirilmesi, savaş başladığından beri İran’ın kendi kendisine yaptığı en büyük tahribat oldu. Kaldı ki Mücteba Hamaney’in seçilmesi aslında beklenmedik bir gelişme değildi. Ancak tercihin bu şekilde yapılması, bugün İran ağır bir saldırı altında olmasaydı da büyük bir yanlış olacaktı. Daha iki yıl öncesinde, İran’da zihinsel bir sıçrama olmazsa Mücteba Hamaney’in seçileceğini bu sayfada yazmıştık. Bu tahmini yapabilmenin imkânı, İran’da tıkanmış olan sistemin açılım yapma ihtimalinin zayıflığıydı. Ancak İran’ın işgal veya parçalanma tehdidi altındayken hâlâ aynı neticenin çıkmasının ardındaki temel dinamik sadece yaşanan tıkanma değil, askeri vesayetin ağırlığı ve Velâyet-i Fakih sisteminin fiilen işlevsiz oluşundan kaynaklanmaktadır. Diğer yandan, 37 yıl önce, babası da benzer bir akıl yürütmeyle, etkisiz isim olacağı varsayımıyla Rafsancani’nin pragmatist tasarımıyla seçilen Hamaney, bugün de kendisinden kaynaklanan sebeplerden ziyade sistem için dengenin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla İran’ın yeni rehberini seçmesinden ziyade, askeri ve ekonomik bir güç ağını kontrol eden askeri vesâyet kendisine uygun bir ismi tercih etmiş oldu.

Bu gelişme İran’ın önümüzdeki dönemde ulusal izolasyonunu kırmasını zorlaştıracaktır. Ulusal tecridini kıramayan İran, savaşın sona erdiği senaryoda iç meşruiyet ve toplumsal rıza üretmekte ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Birçok kaynağını kaybetmesinden dolayı hem geniş kitlelere sınırlı da olsa rahatlama sağlayacak imkânlardan hem de imtiyazlı elitleri tatmin edecek ekonomik akardan yoksun olacaktır. Tahran’ın önünde fazlaca tercih imkânı yoktur. İran rekabetçi seçimlerin önünü açarak, İran’ı İranlıların yönetmesine imkân vermediği sürece krizini bitiremeyecektir. Geçmişte bu krizle birçok farklı şekilde yaşamaya alışkın olunduğundan, yeri geldiğinde ağır bir devlet şiddetiyle sorunları baskılayarak örtme imkânları da daralacaktır. Kuvvetle muhtemel, imkânların çok sınırlandığı bir dönemde, Esed benzeri bir şekilde baskıların çok daha kanlı hale dönüşmesi kuvvetli bir senaryo olacaktır.

İran’ın tıpkı Mayıs-Haziran 1989’da olduğu gibi anayasal pragmatizm göstermesi kendisi açısından en rasyonel çıkış olabilir. Ancak bugün İran’ın henüz bir Rafsancani’si ortada görünmemektedir. Aylardır İran’ı fiilen yöneten Laricani’nin böylesi bir pragmatizm sergileyip sergileyemeyeceği de bilinmemektedir. İran’da rekabetçi seçimlerin önünün açılması aslında askeri vesayetin bitmese bile hafiflemesi anlamına gelecektir. Yeni seçilen ismin silikliği, Şah’ın saltanatını deviren hareketin saltanat modeline dönüşündeki iç krizini aşma ihtimalinin olmaması da, İran için tek yolun iç konsolidasyona katkı sağlayacak adım olan rekabetçi seçimlerin önünün açılması olacaktır. Zira İran açısından artık savaşın nasıl biteceğinin fazla bir anlamı bulunmuyor. Karşısında vahşi, mücadele ve müzakere edemeyeceği bir güç bulunuyor. İran yıllardır ağır askeri ve ekonomik ‘kapasite açığına’ karşın siyasal teolojisinin ve tarihsel mitolojilerinin içerisinde ciddi ‘vizyon fazlası’ veren bir devlet oldu. Bu durum İran’ı asla taşıyamayacağı maceraların içerisine soktu durdu.

Bugün yüzleştiği ABD ise abartılı kapasite fazlasına ve çok yoğun bir vizyon açığına sahip. Bu durum, Washington’un savaşı siyasetin bir uzantısı olarak yapmasını engelliyor. Savaş siyasetin bir aracı olmayınca da siyasal hedef ve jeopolitik amaç zemini ortadan kalkıyor. Zira vizyon açığı, Amerika’nın her seferinde kapasite fazlasının sağladığı imkânlarla amacına ulaşamadığı savaşlara sürüklenmesine yol açıyor. İran’ın da bir istisna olması için bir sebep yok. Tahran’ın geçen yüzyılın başından beri kapatamadığı kapasite açığını savaş döneminde düzeltmesi düşünülemez. Ancak yarım yüzyıla yakındır verdiği vizyon fazlasını rasyonelleştirebilir. Kaldı ki devrimden hemen sonraki yıllarda, özellikle Rafsancani’nin ikinci döneminden 2005’e kadar olan dönemde benzer bir çaba da sarf edildi.

İran’ın Tek Çıkış Yolu: İran’ı İranlıların Yönetmesi

İran geçen yüzyıldan beri, örneği olmayan bir şekilde, boğulmaya çalışılan bir ülke. Nefesini kesmeye çalışan eller biraz gevşediğinde de, kendi kendisini yönetemeyeceği bir kısır döngünün içerisine sokan düzeneği inşa ederek, asrı aşkın süredir krizlerini tecrübe edip duruyor. İran’ı anlamak, onu yargılamaktan çok daha zordur. Bir asrı aşkın süredir aynı kısır döngünün içinde dönen bu &a
Editör: N. Cingirt

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Sirenler kimin için çalıyor?
Her Taraf
16.03.2026
Sirenler kimin için çalıyor?