Tüm hakları saklıdır.
Suriye’de yıllarca yaşayan ve devrimin kritik anlarına tanıklık eden gazeteci-yazar Adem Özköse, yeni kitabı “Şam’a Dönüş”te hem bir şehrin hem de bir halkın hafızasına yöneliyor. Kitap, propaganda ile hakikat arasındaki bulanık hatta insan hikâyelerine kulak vermeyi öneriyor. Özköse ile Şam’ın değişen ruhunu, savaşın bıraktığı ağır mirası ve bütün yıkıntılara rağmen ayakta kalmaya çalışan bir ülkenin umut arayışını konuştuk.
Mülakat: Cihat Arpacık
“Artık bir ülkem var.”
Suriye devriminin ardından İstanbul’daki kutlamalarda, gözyaşları içinde bunu söyleyen genç bir kızın cümlesi bu. Belki de son on dört yılın en yalın, en sarsıcı ifadesi. Bir ülkenin yalnızca haritalardan ibaret olmadığını, bazen insanların hayatında ilk kez gerçek bir anlam kazandığını anlatan bir cümle.
Adem Özköse’nin yeni kitabı Şam’a Dönüş tam da bu duygunun peşinden gidiyor. Uzun yıllar Suriye’de yaşamış, savaşın ve devrimin tanıklığını yakından yapmış bir gazetecinin gözünden, hem bir şehrin hem de bir halkın hikâyesi anlatılıyor. Savaşın ve devrimin ardından yeniden yürünmeye başlanan sokaklar, yıllarca anlatılan ama duyulmak istenmeyen hikâyeleri de beraberinde getiriyor. Özköse, Şam’ı yalnızca bir şehir olarak değil, bir halkın yeniden umut etmesi olarak anlatıyor.
Kitabın ilk baskısının kısa sürede tükenmesi de biraz bundan. Çünkü Şam’a Dönüş, propaganda ile hakikat arasındaki o ince çizgide, insan hikâyelerine kulak verme çağrısı.
Biz de Adem Özköse ile hem kitabını hem de Suriye’nin son yıllarını, Şam’ın değişen sokaklarını ve bütün yıkıntılara rağmen ayakta kalmaya çalışan bir ülkenin ruh hâlini konuştuk.
“SURİYELİLER HER SABAH ‘ACABA RÜYADA MIYIZ’ DİYE DÜŞÜNÜYOR”
Başka ülkelerle ilgili de çokça kitabınız var. Suriye’deki tecrübelerinizi de daha önce yazmıştınız. Yeni kitabınızı Suriye devriminden sonra yazdınız ve ismi “Şam’a Dönüş”. Sizi bu kitabı yazmaya iten en önemli motivasyon ne oldu?
Devrmden önce gazeteci bir arkadaş, ‘hayattaki en büyük hayaliniz ne’ diye sormuştu. Ben de ‘Kudüs’ün ve Şam’ın sokaklarında yürümek’ demiştim. Mavi Marmara nedeniyle Kudüs’e girişim yasaklı. Şam’a gidebileceğimi ise hayal bile edemiyordum. Devrimle Şam alındıktan sonraki ilk günlerde Suriye’de insanlarla konuştuğumda ‘Her sabah kalktığımızda acaba rüyada mıyız’ diye düşünüyoruz dediler. Daha önce Suriye’de 4 yıl yaşadım, orada gazetecilik yaptım. Bana biri o dönem bunu sorsaydı ‘Dünyadaki bütün rejimler yıkılır ama bu rejim yıkılmaz’ derdim. Özellikle Muhaberat üzerinden oluşturulan o psikolojiyi yaşamayan bunu anlayamıyor. Açık söyleyeyim, Esad rejiminin yıkılmasının İslam alemi için 60-70 senenin en önemli olduğunu düşünüyorum.
Tabi, rejim yıkılınca ben de mutlu oldum. Bunun heyecanını, coşkusunu, sevincini Suriyelilerle birlikte yaşadım. Ben Suriye halkına çok saygı duyuyorum. Çok büyük fedakârlıklarla, çok büyük bedellerle bu rejimi devirdiler. Bu bağlamda rejimin yıkılmasının bende oluşturduğu coşkuyla birlikte bu 14 yılın hafızanın unutulmaması gerektiği düşüncesi bu kitabı yazmama neden oldu. En temelde nedeni bu. Çünkü şunu fark ettim; biz kendi kendi coğrafyalarımızın, kendi mücadelelerimizin hikayesini yazmazsak birileri kurgu hikayeler yazıyorlar ve tarihe bu kalıyor. Kendi hikayelerimizi, kendi mücadelelerimizi, kendi hafızamızı inşa etmeyi çok önemsiyorum.
Bir de tabii Şam çok sevdiğim bir şehir benim. Zaten kitabı okuyanlardan en çok aldığım tepki ‘Ben Şam’a gitmek istiyorum’ oluyor. Kitapta Şam’ı anlattığım, biraz da uzun tuttuğum bir bölüm var. Orada Şam’dan ayrılmak zorunda kalmanın ve en sonunda Şam’a yeniden kavuşmanın arasındaki olaylar var. Yani aslında bir şehrin hikayesi üzerinden bir ülkenin hikayesini anlatmaya çalıştım. Biz olaylara politik zaviyeden bakan insanlar değiliz. Daha çok vicdanımızın, insanlığımızın, inancımızın izinde bakmaya çalışıyoruz. Açıkçası gerçek bir Suriye fotoğrafı çekmeye çalıştım.
“Propaganda ile hakikat arasındaki çizgi silikleşiyor” diyorsunuz. Bunu biraz açalım istiyorum. Bu durumu sahada en net şekilde nasıl görüyoruz?
Savaşlarda önce gerçekler kaybolur. Savaş başlayınca herkes kendi kurgularını üretir ve bu kurgu üzerinden bunun propagandasını yapmaya başlar.
“GERÇEK, SAF VE BERRAKTIR”
Bir noktadan sonra gerçeğin de çok önemi olmaz
Evet, hem de hiç kalmaz. Çünkü savaş, insanın kendisinin haklı olduğunu düşünmeden sürdürebileceği bir şey değildir. Esad rejimi, henüz gösteriler yeni başladığında ‘Halk düzenin ıslah edilmesini istiyor’ diye bağırdı. Bu talebi yükselten insanlara ‘Selefi’ dediler ki o dönemle uzaktan yakından alakası olmayan bir iddiaydı bu ve bunun üzerinden, Der’a’da insanlar çocuklarının işkencede öldürülmesini protesto ederken bir kurgu inşa etmeye girişti. Suriye’deki 14 yıllık süreç dezenformasyonun, hakikatin ters-düz edilmesinin örnekleriyle dolu. Bir de insanların yoğun siyasi angajmanları var. Ne yazık ki önemli bir kitle, birtakım siyasi angajmanlar veya komplo teorileriyle meseleye baktı. Oysa “gerçek” karışık değildir. Saf ve berraktır. Savaş bölgelerinde, öncelikle ben insan hikayelerine bakarım. Bir yerde kimin haklı, kimin haksız olduğunu anlamak için siyasetin veya medyanın önümüze koyduğu malzemelerden ziyade insan hikayelerine yoğunlaşırım ve insan hikayeleri üzerinden zihnimde bir şey oluşur. Türkiye’de de Suriyelilerin bir kesim tarafından ırkçılıkla karşı karşıya kalmalarının temelinde de onların hiçbirinin bu türden hikayeler dinlememeleri olduğunu düşünüyorum. Suriye’den kaçan eşi katledilmiş bir kadının, yıllarca cezaevinde kalıp 20-25 sene orada işkenceler görüp daha sonra Türkiye’ye gelmek zorunda kalan bir insanın ya da bir taraftan rejimin diğer taraftan IŞİD’in zulmüyle karşı karşıya kalıp Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan bir yaşlının hikayelerini dinlememişlerdir. Bu hikayelere odaklanılması gerektiğini düşünüyorum. Hikayelerin bizi daha doğru ve gerçekçi bir yere götüreceğine inanıyorum. Savaşan tarafların, savaşlarını meşrulaştıracağı söylemleri vardır. Durmamız gereken yer ise vicdanın ve insanlığın safı. Bunun yolunun da halkların tertemiz hikayelerinden geçtiğini düşünüyorum. Büyük politik analizleri bir kenara bırakıp insan hikayelerine yaslanmak, gerçeğe ulaştırıyor. Elbette burada politik analizlerin hiç önemsenmemesi gerektiğini düşünmüyorum. Ama gerçek derdiniz varsa kesinlikle en temelde yaslanmamız gereken insan hikayeleri.

“SURİYE, YIKINTILAR ARASINDAN AYAĞA KALKMAYA ÇALIŞIYOR”
Savaştan önce Şam’da yaşadınız. Sonra uzun bir savaş dönemi geçti. Şam’a gitmek bizim gibi gazeteciler açısından tehlikeliydi, mümkün de değildi. Devrim öncesi Şam’la devrim sonrası Şam’ı kıyasladığınızda neler gördünüz?
Yıllar sonra Şam’a çocuksu bir neşeyle gittim. En çok “Esad’sız, Baas’sız bir Şam nasıl” sorusunun yanıtını merak ediyordum. Mesela şöyle bir manzara düşün: Devrimden sonraki ilk günlerdi, Humus’ta bir lokantaya girdik oturuyoruz, birisi kalkıp ‘Arkadaşlar, gerçekten Esad yıkıldı, farkında mısınız!’ Diye neşeyle bağırdı ve herkesin yüzünde gülücükler açtı. O günlerde yeryüzünün en mutlu halkı kesinlikle Suriyelilerdi. Bu hikayeleri bilmediğiniz zaman bu sevinci anlayamıyorsunuz. Hikayelerine aşinaysanız bu sevinç zihninizde daha gerçek bir fotoğrafa dönüşüyor.
En son Suriye’ye gittiğimde elbette baştan aşağı yıkılmış bir ülke gördüm. Birçok şehrin, birçok mahallenin, Humus’un, Eski Halep bölgesinin Gazze’den hiçbir farkı yok. Halep, 2016’da Esad rejiminin eline geçmişti. 2024’ün sonuna kadar şehre tek bir çivi bile çakmamışlardı. O mesela benim çok dikkatimi çekti. Ancak dikkatimi çeken başka bir husus daha var: Devrimden sonra Suriye’ye 6 defa gittim ve halkta yoğun bir umut olduğunu gördüm. Evet, ülke yıkılmış, 15 yıllık bir iç savaştan çıkmış ama insanlar ‘Biz en dibi gördük, daha kötü hiçbir şey olamaz’ diye düşünüyor. Tabii ki ekonomi düzelmedi, elbette insanlar yüzde 100 mutlu değil, elektrik hâlâ günde 5-6 saat verilebiliyor ama insanlarda umut sanki yeniden dirildi.
Devrim sabahı, İstanbul’daki kutlamalara katılmıştım. 17-18 yaşlarında genç bir kız ağlayarak bir şey anlatmaya çalışıyordu. Dikkatli dinleyince ‘Benim ilk defa bir ülkem oldu’ dediğini anladım. İnsanlar, ülkelerinin bir mafya grubunun elinde olduğunu düşünüyor ve vatanlarını onlardan geri aldıklarına inanıyor. Bu, çok güçlü bir duygu.
Bir başka dikkatimi çeken konu ise kamu görevlileriyle ilgili. İstisnalar mutlaka vardır ama rüşvet meselesinin büyük oranda ortadan kalktığını gördüm ki Suriye tam anlamıyla bir rüşvet rejimiydi. Devrimden önce orada yaşadığım süreçte, pasaport meselelerinden dolayı resmî dairelere işimiz düşerdi. Mesai saatinin bitimin yakın gittiğinizde, kutularda toplanan rüşvetlerin memurların kendi aralarında nasıl paylaştıklarını izlerdiniz. Hatta bazı alimlerin, Suriye’ye has rüşvet verebilirsiniz fetvası verdikleri de kulaktan kulağa konuşuluyordu.
Şimdi, yıkıntılar arasından kalkmaya çalışan çalışan bir ülke var orada. Ahmed eş Şara da bu yönde adımlar atıyor. Öncelikle halkın gündelik yaşamını iyileştirmeye çalışıyor. Çünkü bunu başarırsa kalıcı olacağının farkında. Suriye’nin yeni yönetiminin bu gerçeklere uygun olmayan politikalar sergilemesi bekleyenler doğru bir söylem tutturmuyorlar. Yıkıntılar içindeki bir ülkeden Filistin’i kurtarmasını, İslam dünyasının 300 yıllık problemlerini çözmesini beklemek doğru değil.
Okur, bu kitabı “tanıklık” kitabı olarak mı okumalı yoksa kitaba bir gazetecinin yazdıkları olarak mı bakmalı?
Mesleki reflekslerimizden dolayı işin içine biraz gazetecilik katışmış olabilir ama daha çok İslam medeniyetinin önemli şehirleriyle münasebetimizi hissedip, “Suriye’ye nasıl bakmalıyız?”, “Suriye’de ne oldu?”, “Bu ülkenin gerçek hikâyesi nedir?” sorularına da cevap almasını isterim.
Suriye meselesi, en başından bu yana ideolojik kalıplarla konuşuldu. İslamcıların ayrı fraksiyonları var, bazı fraksiyonlar bazı bagajlarından dolay meseleye ayrı baktı, Esad’ın kimliğinden dolayı sosyalistlerin bazı fraksiyonları farklı tutum aldı. Ama dünyanın en haklı savaşı desek bile bunca akan kandan sonra kimliklerin önemi kalır mı? Orta Doğu’da ideolojiler ve kimlikler, hâlâ yüz binlerce insanın canından çok daha mı kıymetli bir noktalar?
En hazin fotoğraf bu. “İdeolojiler bitti, öldü” diyenler de var ama o iş öyle değil. Kimlikler hâlâ çok önemli. Dünya küreselleşse de insanlar kriz anlarında hemen kimliklerine böyle sarılabiliyorlar. Orada Sünni grupları da yeri geldi sert şekilde eleştirdik. Irak’ta Ezidilere yapılanlara şahit olunca günlerce kendime gelemedim. O insani ruhu yeniden bürünmemiz lazım. Çünkü ideolojilerin vicdanı kirleten, karartan bir tarafı var. Hangisine sahip olursanız olun, kalbinizi ve zihninizi bir yere bağladığınızda o sizin için bir gözlük oluyor ve hep oradan bakıyorsunuz yani. Ben, hikayeyi dinlemeyi bu yüzden önemsiyorum.
Bu söylediklerim Türkiye için de geçerli. Birbirimizi dinlediğimiz zaman, daha iyi anlaşacağız ve birçok kavganın aslında anlamsız olduğunu fark edeceğiz. Ama siyasiler ve medya dünyanın hiçbir yerinde insanların birbirlerini dinlemesini istemez ve bunun için aralarına duvarlar çeker. Çünkü bu durumda “başarılı” olurlar. Bu anlamda Suriye meselesi bize ideolojik bakmanın, mezhepçi bakmanın ne kadar büyük bir sapma, ne kadar berbat bir durum olduğunu gösterdi. “Özgürlük” diyen, “adalet” diyen adamlar Türkiye’den gidip Esad gibi zalim bir diktatörü desteklediler.

Bu kitap 205 sayfa. Son cümleyi okuyan birinin zihninde nasıl bir tat kalsın istersiniz?
Benim okurla şöyle bir ilişkim var. Benimle kol kola, o şehirlerde yürüdüğünü hissetmesini isterim. Bir kitap yazdığımda mutlaka bazı okuttuğum insanlar vardır ve şu soruyu sorarım: Bu kitabı kaç defa eline alıp bitirdin. Eğer bana ‘Üç veya dört seferde bitirdim’ cevabını vermezse o kitap benim için olmamış bir kitaptır, tekrar yazarım. Doğu Türkistan’la ilgili kitabı da böyle yazdım. Suriye gibi sert bir meselede bile okurun o içtenliği hissetmesini isterim. Bunun da sıkmadan, yormadan okurun zihninde Suriye meselesini oturtacak bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Editör: N. Cingirt
Yazılım: Kod8 | Haber8 Sistemi Versiyon 1.12.17































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.