Bekir AĞIRDIR
Birbiriyle doğrudan bağlantılı ama farklı iki süreci birlikte yaşıyoruz: Terörsüz Türkiye ve Suriye… İki sürecin de aktörleri, dinamikleri, katmanları farklı elbette. Ama bir o kadar da iç içe yürüyen, sonuçları doğrudan birbirini etkileyecek ve değiştirecek iki süreç.
Toplum açısından Terörsüz Türkiye sürecinde güvensiz ve ikircikli beklenti yoğun ama olumsuz tepkiler düşük seyrediyordu. Kürtler ise Türklere kıyasla daha umutlu ama temkinli bir pozisyondaydı. Daha bir umutla bekledikleri ise Suriye’deki gelişmelerdi.
Derken, son üç haftada YPG büyük kayıplar vererek Kobani’ye ve çok dar bir bölgeye çekilmek zorunda kaldı. Yalnızca askeri değil siyasi olarak da zayıf bir pozisyona düştü.
Ve geçen hafta bir akşam, birdenbire sosyal medyada başka bir ritim ve ruh haline tanıklık etmeye başladık. Halep’ten, Kobani’den, sınır bölgelerinden görüntüler akıyordu ekrana. Yıkım, katliam görüntüleri, kayıplar, belirsizlik… Bir anda hangi bilgi doğru, hangi görüntü güncel, şaşırdık, afalladık. Ama asıl aynı haberleri okuyan, aynı görüntüleri izleyen milyonlarca insanın içinden geçen duyguların birbirinden bu kadar farklı olabileceğini o akşam bir kez daha yaşadık.
Zaman akışını kaydırdıkça, toplumun üç ayrı duygusal dilinin birbirine değmeden aktığını o akşam bir kez daha fark ettik.
Kürtlerin büyük bir kesimi yaşananları derin bir kayıp ve yalnızlık hissiyle yorumluyor ve feryat ediyordu. Türklerin bir kesiminde milliyetçi duygular kabarıyor, neredeyse ırkçı ve nefret dili baskın mesajlar akıyordu. Bir başka kesim ise siyasi öfkesinden beslenen, yaşananlara yalnızca Türkiye’deki iktidar karşıtlığı ve yandaşlığı pozisyonundan bakarak yazıyordu. Kimse kimseyle konuşmuyor, herkes kendi sesinden ve duygusundan daha da şehvete kapılıyor, kendinden farklı yorum yapanlara öfke kusuyordu.
Bir arada yaşıyor ama birlikte yaşamıyoruz
Bir gece önce sosyal medyada birbirine çok öfkeli, çok uzak görünen o insanlar ertesi sabah sokakta yan yana yürüdüler, aynı iş yerlerinde çalıştılar. Aynı simitçiden alışveriş yapıp, aynı durakta otobüs beklediler. Fiziksel mesafe yoktu, ama duygusal mesafe belirgindi. O hafta sonu tanıklık ettiğimiz ruh halinin, Türkiye’nin son yıllardaki toplumsal dönüşümünü en açık biçimde gösteren anlardan biri olduğunu düşünüyorum.
Kürtlerde derin bir kırgınlık, Türklerin bir bölümünde güçlenen bir milliyetçilik, siyaseten iktidara tepki duyan kesimlerde sertleşen bir öfke… Aynı ülkenin yurttaşları, aynı görüntülere bakarak, aynı haberleri okuyarak tamamen farklı duygu ve tepki biçimleri geliştirdi.
O gece ve sonrasına bakınca şu kanaatim daha da netleşti: Türkiye bir arada yaşıyor ama birlikte yaşamıyor.
Bu, gürültülü bir kopuş değil, yavaş ve sessiz bir uzaklaşma hali. Apartman tarlalarında yaşamlar ortak ve benzer ama duygular ortaklığını kaybetti. Gündelik yaşam giderek birbirine benzeşiyor belki ama zihin dünyaları birbirinden uzaklaşıyor.
Bana kalırsa, bir sosyal medya gecesi toplumun yeni mimarisini görünür kıldı bir kez daha. Yakın bedenler, uzak gönüller. Bu yazıdaki meramım açılım süreci, Kürt meselesi değil, “o gece” gözlediğimiz toplumsal ruh hali ve davranış biçimini analiz etmek.
Veri Enstitüsü’nün bu köşede de yer verdiğim “Türkiye’nin Değişen Yüzü” ve “Türkiye’nin Trendleri” araştırmalarının bulguları bu gözlemi sayılarla doğruluyor. Toplumda güven azalıyor, birlikte hissetme alanı daralıyor. Kutuplaşma artık bağırarak değil, konuşmayarak yaşanıyor. Birbirimize karşı dilsizleşiyoruz, sağırlaşıyoruz.
Kum saati toplumu ve orta sınıfın çöküşü
Türkiye uzun bir süredir ekonomik krizler, siyasal gerilimler, kültürel tartışmalar içinde yol arıyor. Ancak bugün daha derin bir dönüşüm yaşıyoruz. Ekonomik göstergelerin, siyasal sloganların ya da anlık gündemlerin ötesinde, toplumun dokusu değişiyor.
Bugünün Türkiye’sini anlamak için geleneksel ve sosyo-ekonomik gelişmişlik katmanlarına dayanan piramit metaforu yetmiyor. Elimizdeki veriler, anlatılar, davranış kalıpları ve ruh hali Türkiye’yi bambaşka bir şekle sokuyor: Asimetrik, devrilmiş bir kum saati. Bu yeni toplumsal formu anlamadan siyaseti de demokrasiyi de seçmen davranışını da kutuplaşmayı da eksik okuyor olabiliriz.
Türkiye’nin Trendleri araştırmasının en sarsıcı bulgusu, toplum da artık kendini bir piramit üzerinden görmüyor. Toplumun yüzde 77’si orta sınıfın yok olduğunu, yüzde 69’u kişisel ekonomik geleceğinden kaygı duyduğunu söylüyor.
Bu yalnızca ekonomik bir gösterge değil, toplumun psikolojik haritasının yeniden çizildiğini söyleyen bir veri. Kum saatinin devrilmiş olması metaforu tam da bunu anlatıyor, üstte ayrıcalıklı bir yüzde 20, altta geniş bir yüzde 80 ve ortada artık geçişkenlik olmayan bir boşluk.
Yani kum küreler arasında akmıyor. İnsanlar sınıf atlama umudunu kaybetmiş durumda. Eğitimde, istihdamda ve neredeyse hayatın tüm alanlarında fırsat eşitliği yok olmuş durumda. “Ahlaklı insan olarak, alın terimle çabalarsam başarırım” duygusu yerini “Yerimde sayıyorum, hatta geriliyorum” hissine bırakıyor. Bu da partizanlığa, kayırmacılığa, ahlak ve yasa dışılığın normalleşmesine, çeteciliğe zemin açıyor. Bunu yapabilmenin, bir çeteye dahil olabilmenin, güç sahibi siyasete yakın olabilmenin bile pratik imkanları sınırlı olduğu için de bir sinmişlik, çaresizlik, durgunluk ve bekleme hali yaygın. Toplum umutlarda değil kaygılarda ortaklaşmış durumda.
Kutuplaşma görünenden farklı ve daha sessiz bir yarılma
Bu durgunluk ve bekleme hali siyaset davranışını, kimliklerin sertliğini, gündelik yaşam pratiklerini, tüketim alışkanlıklarını, hatta umut, beklentiler, gelecek dediğimiz şeylerin duygusal içeriğini de değiştiriyor.
Türkiye’nin kadim toplumsal, kültürel ve siyasal fay hatlarının gerilimine, hararetine alışırken, eşitsizlik yeni ve daha büyük bir fay hattı olarak derinleşiyor. Bir bakıma kutuplaşmanın gerçek motoru ideoloji değil, ne olacağını bilmemek, güvensizlik ve bundan beslenen çaresizlik, hareketsizlik, sessizlik. Öte yandan kimliklerinden bağırmak, çaresizliğini ve öfkesini kimliği üzerinden göstermek daha alışkın olduğu, bildiği davranış biçimi.
Türkiye uzun yıllar seküler-muhafazakâr, Türk-Kürt, Sünni-Alevi, merkez–çevre gibi kimlik hatları üzerinden tartıştı. Bugün bu hatlar hâlâ var, ama anlamları değişiyor belki de. Kimlikler artık “Ben kimim?” sorusuna değil, “Nerede güvendeyim?” ve “Kime karşıyım?” sorularına yanıt veriyor.
Yani kimlik bir kültürel aidiyet değil, bir güvenlik stratejisi. Ekonomik kırılganlık arttıkça kimlik bir çeşit “korunma kalkanına” dönüşüyor. İnsanlar kendileri gibi olanlarla bir arada durarak hayatta kalmaya çalışıyor.
Türkiye’nin Trendleri araştırmasında toplumun yüzde 53’ü, “Benim gibi düşünenlerin arasında kendimi daha güvende hissederim” diyor. Bu duygu kimliklerden değil, güven kıtlığından besleniyor.
İşte bu yüzden siyasi kutuplaşma azalmıyor, form değiştirerek devam ediyor. Daha az bağırış, daha çok mesafe. Daha az çatışma, daha çok “sessiz uzaklaşma”. Daha az ideolojik tartışma, daha çok duygusal güvenlik arayışı. Daha az temas, daha çok kaçınma.
“Toplum başörtüsü meselesini halletti” ve benzeri sözleri sıkça duyarız. Belki de halledilen değil sessizliğe terkedilen meselelerimiz var. Çünkü bugünün kutuplaşması gürültülü bir çatışma değil, temassız, ilişkisiz, selamsız bir ayrışma.
Bir arada yaşayan ama birlikte yaşamayan toplum
Araştırmalarımızın verileri ve bulguları da TÜİK’in sayıları da çok net bir tablo çiziyor. Fiziksel yakınlık artıyor, metropollerde toplaşmaya, apartman tarlalarına sıkışmaya devam ediyoruz. Ama paradoksal biçimde duygusal yakınlık azalıyor.
Toplumun yüzde 48’i siyasi kutuplaşmanın gündelik ilişkileri bozduğunu söylüyor. Yüzde 66’sı ortak değerlerin azaldığını düşünüyor. İnsanlar aynı apartmanda, aynı sokakta, aynı sosyal mekanlarda bir arada ama “ayrı evrenlerde” yaşıyor.
Yaşanan bir bakıma, modern metropollü yaşamın ürettiği “yalnız kalabalıklar” sendromunun Türkiye’ye özgü, daha sert bir versiyonu. Yalnızlık arttıkça insanlar küçük cemaatlere yöneliyor. Dijital platformlarda kendi yankı odalarını kuruyor. Fiziksel kamusal alanla dijital ideolojik alan arasında iki ayrı dünya oluşuyor. Bir yandan mecburen bir arada bulunduğumuz alanlar, fiziksel kamusallık. Diğer yandan yalnızca bize benzeyenlerle konuştuğumuz güvenlikli odalar, dijital ama ideolojik kamusallık. Bu ikinci alan, hem hakikatle ilişkiyi bozarak kendini çoğaltıyor hem de kutuplaşmayı görünmez ama daha derin ve daha kalıcı hale getiriyor.
Araştırmalar, toplumun güven duygusu kaybı nedeniyle herkesin kendi konfor alanına çekildiğini gösteriyor. Bu, Türkiye’nin Trendleri Araştırması bulgularında “sosyal gettolaşma” dediğimiz yeni bir toplumsal form veya trend üretiyor. Fikirdaş çevrelerde güvende hissetme, farklı düşünceye mesafeli olma, ilişki kurmak yerine sakınma, temas etmek yerine gözünü kaçırma.
Ama aynı anda yaşam dijitalleşirken, dijital dünyaya güvensizlik de tavan yapmış durumda. Kişisel güvenlik kaygısı yüzde 76, veri gizliliği kaygısı yüzde 73. Dijital dünya gündelik yaşam pratikleri için büyük kolaylık sağlıyor ama güven vermiyor. Kurumlara güvenin zayıf olduğu yerde teknoloji de bir sığınak işlevi göremiyor. Böylece birey hem daha yalnız hem de gettosuna daha bağımlı hale geliyor.
Bu kültürel gettolar, kum saatinin zaten devrilmiş ekonomik yapısını duygusal düzeyde yeniden üretiyor. Kutuplaşma artık sokakta değil, insanların zihninde yaşanıyor.
Her şeye karşın ve ayrışıyor olsak da davranışlarımız benzeştiği alanlar da var elbette. Veri Pusulası araştırmalarımızın en dikkat çekici bulgulardan biri şu: Toplum ideolojik olarak ayrışırken, ekonomik koşullar ve gündelik metropollü yaşam bizi birbirimize benzetiyor. Yüzde 78’imiz artık alışverişlerimizde fiyat karşılaştırması yapıyoruz, yüzde 89’umuz kendi kendimize küçük ödüllendirmelerle moral bulmaya çalışıyoruz, yüzde 67’imiz “daha az ama daha kaliteli” tüketime yönelmeye çabalıyoruz, yüzde 55’imiz ruhsal esenlik arayışındayız. Yani değer dünyalarımız ayrışırken, davranışlarımız benzeşiyor, yeni hibrit davranış kümeleri oluşturuyoruz. Bu bulgular belki de “birlikte yaşamama ama benzeşerek yaşama” paradoksunun ekonomik açıklamasına işaret ediyor.
Türkiye’nin yeni ruh hali: Kırılgan-Denge Toplumu
Bugün toplumu tarif eden üç ana duygu var. Birincisi “kırılganlık”, ekonomik kaygı, güvensizlik ve yalnızlık hali. İkincisi, “çekilme ve savunma”, aileye kapanma, küçük cemaatlere sıkışma ve dijital gettolar. Üçüncüsü, “mikro umutlar”, küçük mutluluklar, anlam arayışı.
Bu üç duygu birleşince karşımıza yeni bir toplumsal ruh hali çıkıyor. Kırılgan, yorgun, umudunu mikro alanlarda bulan bir toplum. Bu nedenle belki de artık klasik “kutuplaşma toplumu” değiliz. Belki de bugüne dair daha doğru tanım, “kırılgan ve yapay denge toplumu”. Ve bu yeni mimarinin en açıklayıcı metaforu yine kum saati. Asimetrik, devrilmiş, geçişkenliği ve bu nedenle karşılıklı etkileşimi durmuş kum saatine benzeyen bir toplum.
Bu nedenle de toplum ideolojik olarak değil, psikolojik olarak birbirinden uzaklaşıyor gibi görünüyor. Kutuplaşma artık “Biz kimiz?” ya da “Biz neye inanıyoruz?” sorusundan değil, “Biz kime güveniyoruz?” ve daha çok da “Biz kime karşıyız?” sorusundan besleniyor.
Toplumun bütün bu karmaşık duygularını ve karmaşık hallerini tek bir soruda toplamak mümkün. “Türkiye nereye gidiyor?”
Eğer gidişata bakarak kendi kendimize verdiğimiz cevaptan memnun değilsek, üç konuda yeniden inşanın gerekli olduğunda uzlaşmalıyız. Birincisi, fırsat eşitliğinin yeniden inşası. İkincisi güven inşası, kurumlardan başlayıp toplumun her katmanına yayılan yeni bir şeffaflık ve adalet düzeninin inşası. Üçüncüsü, ortak değerler zemininin bir kimliğe yaslanarak değil, hepimizin ortak, onurlu yaşam hakkını esas alan bir düzenin inşası. Ancak o zaman, kum saatinde küreler eşit olduğunda ve kum yeniden akmaya başladığında, toplum da yeniden nefes almaya başlayacak, birbirinin acısına, yasına, ağıdına kulağını, yüreğini açacak.
Oksijen'den alınmıştır.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT71 YIL ÖNCE… 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENİki ateş arasında İran halkı 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRErdoğan rahatsız olunca ortaya çıkan rahatsızlık… 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANYeni Anayasa denilince tüylerim diken diken oluyor 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUTarihin dönüm noktasındayız: ABD geriliyor… 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİEpstein sapkınlıkları demokrasinin suçu mu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZCHP’nin sıra dışı Kürt Konferansı’nın düşündürdükleri 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine Avrupa kapılarında 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanKeşke “bana ne İran’dan” diyebilseydim 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKürtler nereden koptu? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRTürkiye’nin yeni ruh hali: Kırılgan ve yapay denge toplumu 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞBİZ YOKSULLAŞIYORUZ, ANKARA ZENGİNLEŞTİĞİMİZİ SÖYLÜYOR… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERSiyasi davalarla CHP ‘up’, Cumhur İttifakı ‘down’ 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURCHP çözüm sürecinde AK Parti’ye nasıl gol attı? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciDolar/TL ne olmalı? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluArtık çözümün hızlanmasına mani bir hal var mı? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUKürt Meselesi: Beklenti ve karşılaşmalar 1.02.2026 Tüm Yazıları




























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
26.01.2026
19.01.2026
12.01.2026
5.01.2026
29.12.2025
22.12.2025
15.12.2025
1.12.2025
24.11.2025
17.11.2025