Bekir AĞIRDIR

Bekir AĞIRDIR
Bekir AĞIRDIR
Tüm Yazıları
Dünya büyük çağ değişiminde: Yükselen milliyetçilik, korkunun refleksi
9.03.2026
33
Dünya büyük bir çağ değişimi yaşıyor; ancak bu değişimin gerektirdiği düşünsel, toplumsal ve siyasal dönüşümü henüz kavrayabilmiş değil. Bugün yaşadığımız otoriterlik, şovenlik ve vandallığa sıkışmanın nedeni, yeni çağın zihin haritasını henüz içselleştirememiş olmamız. Bilgi toplumunun gerektirdiği kurumlar, kurallar, siyaset, ekonomi ve kültür hâlâ inşa edilmiş değil. Bu yüzden yükselen milliyetçilik, içe kapanma ve popülizm çağın hakikatini kavramanın değil, çağdan duyulan korkunun refleksle

Davos ve Münih’in bu yılki toplantıları, küresel karar vericiler ve entelektüeller arasında en azından döneme teşhis konusunda bir uzlaşı olduğunu gösterdi. Eski düzen artık işlemiyor; yeni düzen ise ufukta bile görünmüyor. Daha da önemlisi, yirmi yıldır dünya siyasetini belirleyen popülist–otoriter dalganın geçici bir sapma değil, yeni küresel norm olduğu kabul edildi.

İran saldırısı ise Batı’daki popülist ve şoven iktidarların gözünü ne kadar kararttığını gösterdi. Bir lider, Birleşmiş Milletler oturumuna kendisi yerine eşini göndererek kurumun ciddiyetini hiçe saydı. Bir diğeri Gazze’de süren yıkımı ve acıyı bölgeye yayacak ölçüde tırmandırmaya hazır olduğunu gösterdi. Diğerleri ise yüksek perdeden bir tepki bile veremedikleri gibi, yeni göç dalgaları korkusuyla sessizliğe sığındı. Ne yazık ki Batı, ekonomik-siyasi tıkanmışlığın ve ahlaki krizinin etkisiyle dünyayı ateşe atabilecek tehlikeli bir “yeni haçlı ruhu”nun etkisi altında görünüyor.

Bu atmosferde yalnızca Müslüman coğrafyada değil, dünyanın yoksulluğu ve adaletsizliği omuzlarında taşıyan geniş kesimlerinde demokrasi, barış ve onurlu hayat beklentisi hızla umutsuzluğa; umutsuzluk ise öfkeye dönüşüyor.

İran’a saldırının nereye varacağını kestirmek uzmanların işi. Ancak saldırıdan bir gün önce ilan edilen Afganistan–Pakistan çatışmasını da hesaba katınca, radikal bazı örgütlerin nükleer kapasiteye yakın bir yıkım gücüne erişmesi artık hayal değil. Dünya Batı–Çin eksenli bir sıcak savaş ihtimalini tartışırken, çok daha kültürel bir eksende yeni çatışma biçimleri ortaya çıkabilir. Üstelik bunun nedeni ideolojilerden çok, yeniden üretilen fetih ve haçlı zihniyetinin siyasi ve sosyolojik sonuçları olabilir.

Ama bütün bu gelişmelerin ardında daha derin bir gerçek yatıyor. Dünya büyük bir çağ değişimi yaşadığını görüyor; fakat bu değişimin gerektirdiği düşünsel, toplumsal ve siyasal dönüşümü henüz kavrayabilmiş değil.

Sonuç açık: Siyaset hâlâ 20'nci yüzyılın kalıplarıyla konuşuyor, hayat ise 21'inci yüzyılın ritmiyle akıyor. Bu uyumsuzluk yüzünden dünya yönsüz, siyaset çaresiz, toplumlar ve bireyler kaygılı.

Sanayi toplumunun üretim matematiği çöktü

Bu çağ değişiminin merkezinde daha temel bir kırılma var: Sanayi toplumunun üretim modeli artık çalışmıyor. Çünkü bu model iki özelliğe dayanıyordu. İlki üretimi standartlaştırmak ve ölçek ekonomisiyle verimlilik yaratmaktı. Ürünleri en küçük parçaya indirip standartlaştırmak, ölçeği büyütmek ve maliyeti düşürmek üzerine kurulu bu mantık Sibirya’daki çay bardağını Arjantin’dekinin, Dubai’deki hamburgeri Londra’dakinin aynısına dönüştürdü. Zamanla yalnızca üretim değil, toplumsal hayat da tek tipleşti: Tek tip yurttaş, tek norm, tek modernlik.

Bugün bu model iki nedenle çöktü. Birincisi teknolojik sıçrama. Dijitalleşme, yapay zeka, 3D üretim ve platform ekonomileri artık herkese aynı ürünü değil, herkesin ihtiyacına ve kimliğine göre kişiselleştirilmiş deneyimler sunmayı mümkün kılıyor. Çeşitlilik hem mümkün hem de ekonomik ve kültürel bir norm haline geliyor.

İkinci neden ise standartlaşmaya dayalı küreselleşmenin kültürel dokuları aşındırması. Tek tip tüketici ve tek tip yurttaş yaratıldıkça dünyanın renkleri, sesleri ve dilleri törpülendi. Ölçeğin büyümesi sermayeyi tekelleştirdi; tekelleşen sermaye ise kültürden siyasete kadar pek çok alanda yerel dokuları bastırdı.

Kısacası standartlaşma ve ölçeğe dayanan sanayi toplumu modeli, kendi yarattığı büyüme ve oburluk içinde çatlamaya mahkum görünüyor.

Sanayi toplumunun üretim modelinin çökmesinin ikinci nedeni ise “emek + sermaye + hammadde” formülündeki üç unsurun sınırsız olduğu inancıydı. Oysa bugün biliyoruz ki hiçbiri sınırsız değil.

Hammadde sınırsız değil. Gezegenin doğal varlıklarını hoyratça tüketen bu üretim modeli hem kaynakları azalttı hem de canlı türlerinin genetik çeşitliliğini dramatik biçimde eritti. Bilimsel araştırmalar son 30 yılda incelenen 600’den fazla türde genetik çeşitliliğin belirgin şekilde düştüğünü gösteriyor. Petrol rezervleri de sınırlı; 2024 tüketim hızına göre dünya yaklaşık 47 yıllık rezerve sahip. Madencilik ise hızla genişliyor. World Resources Institute verilerine göre 21'inci yüzyıl başından bu yana madencilik faaliyetleri yüzde 52 arttı ve her yıl 1.4 milyon hektar orman kaybına yol açıyor.

Emek de sınırsız değil. Yaşlanan nüfuslar, düşen doğurganlık, beceri uyumsuzluğu ve demografik sıkışma üretimin emek ayağını daraltıyor. Sermaye ise hem kıt hem giderek daha tekelleşmiş durumda. Finansmana erişim zorlaşıyor; borç döngüleri ve finansal kırılganlık yapısal hâle geliyor. Bu model ne gelir adaletini sağlayabiliyor ne de toplumsal alanlardaki tekelleşmeyi engelleyebiliyor.

Daha önemlisi, gezegen artık bu modele itiraz ediyor. Karbon salımı, ozon tabakasının incelmesi, hava kirliliği, iklim değişikliği, kuraklık, su kıtlığı ve gıda krizi… Gezegenin fiziki sınırları bu üretim modelini artık taşıyamıyor.

Ekonomik üretim modeli çöktüğünde onun üzerine kurulmuş bütün sistemler, kurumlar ve hatta ideolojiler çözülüyor.

Bilgi toplumunun hikayesi henüz yazılmadı

Bilgi toplumunun üretim matematiği sanayi toplumundan tamamen farklı. Yeni üretim denkleminde bilgi temel kaynak, zaman en kıt unsur, yaratıcılık ve inovasyon en değerli sermaye, sürdürülebilirlik ise zorunlu altyapı.

Meteorolojik tahmin modelleri bunun çarpıcı bir örneği. Kırk yıl önce birkaç istasyondan teleksle gelen sınırlı verilerle yapılan tahminler güven vermiyordu. Bugün ise dünyanın dört bir yanından akan anlık verilere dayalı küresel işbirliği sayesinde beş gün sonrası saat saat öngörülebiliyor. Doğru üretim artık bilgiye ve küresel ağlara yaslanıyor.

Bu nedenle işbirliğine dayalı bir hayatı içe kapanarak değil, inadına evrensel doğruları savunarak kurabiliriz.

Bugün dünya yoğun göç hareketleri ve hızla artan metropolleşme ile karşı karşıya. Hangi duvar örülürse örülsün Afganistan’daki, Sudan’daki ya da Kırşehir Kaman’daki bir genci doğduğu yoksulluğa mahkûm etmek mümkün değil. İnsan doğasındaki daha iyi bir hayat arzusunu durduramazsınız.

Birleşmiş Milletler projeksiyonlarına göre 2050’de dünya nüfusu 9.7 milyara çıkacak ve bunun yüzde 68’i kentlerde yaşayacak. 65 yaş üstü nüfus 1.5 milyara ulaşacak. Bugün bile yaklaşık 1 milyar insan yetersiz besleniyor.

Göçle birlikte farklı aidiyetlerin aynı mekâna sıkışmasından doğan sorunları biliyoruz: Kimlik çatışmaları, ötekileştirme ve yeni aidiyet arayışları. Bu kadar çeşitliliği yönetmenin bugüne kadar bilinen tek yolu demokrasi ve insan hakları çerçevesi oldu. Henüz onları aşan yeni bir değer seti insanlığın elinde yok.

Bugün zaman zaman gezegene yönelik hoyratlık, zaman zaman insana yönelik zalimlik karşısında içe kapanma cazip görünebilir. Oysa güncelin korkusundan uzaklaştığımızda elimizde hâlâ demokrasi ve evrensel değerler dışında bir çıkış yolu olmadığını görürüz.

Mesele bu değerlerden kaçmak değil; “Hangi evrensellik, hangi demokrasi” sorularına çağın ruhuna uygun yeni yanıtlar üretebilmek.

Demokrasi ve küreselleşme: Çağın zorunlu altyapısı

Yeni evrensellik artık benzeştirerek değil, çoğulculaştırarak ve yerelleştirerek işliyor. “Küresel düşün, yerelde oyna” mottosunun yerini “Yerel düşün, küreselde oyna” anlayışı alıyor.

Bu tezimin üç temel gerekçesi var. İlki ekonomik. Bilgi ekonomisi ancak açık toplumda gelişir. Çünkü bilgi sınır tanımaz, veri serbest dolaşım ister, inovasyon ise çoklu iş birliğini gerektirir. Bugün ‘yeni ekonomi’ başlığı altında sayılan yazılım, tasarım, yapay zeka, yeşil teknoloji ve platform ekonomisi ancak özgürlük, açıklık ve küresel bağlarla büyüyebilir. İçe kapanma koruma değil ekonomik daralma üretir.

İkinci gerekçem siyasal. Demokrasiler karmaşıklık ve belirsizlik esaslı krizleri yönetme kapasitesine sahip. Müzakere, ikna ve uzlaşmaya dayalı karar süreçleri sayesinde farklılıkları da toplumsal zekayı da sisteme entegre eder, meşruiyet üretir.

Üçüncü gerekçem toplumsal ve iki boyutu var. Birinci boyut, farklı inanç ve etnik aidiyetlerden insanların aynı apartmanlarda, sokaklarda, işyerlerinde yaşadığı bir dünyada onurlu hayatı güvence altına almanın demokrasi dışında bilinen bir yolu yok. İkinci boyut ise genç kuşakların değer haritası. Bugünün gençleri kentli ve çoğulcu hayata doğuyorlar. Farklılık onlar için öğrenilen değil, doğuştan sahip olunan bir gerçeklik. Dijital dünyaya doğmaları nedeniyle zihni ve fiziki hareket sınırları da sanayi toplumunun ötesinde. Tahayyül dünyaları küresel, kimlikleri çok katmanlı, dilleri ve kültürel referansları çeşitli. İçe kapanmak, bu kuşağı ülkesinden değil, çağından koparmak anlamına gelir.

Bugün çeşitlilik, farklılık, kimlik özgürlüğü, tasarım kültürü, inovasyon, yaratıcılık ve yerel özgünlüklerin değere dönüşmesi bilgi toplumunun yapısal dinamikleri hâline geldi. Yeni küreselleşme de bunun üzerine kurulacaktır.

Gelen çağın kapısı çokluklardan açılacak

Bugün yaşadığımız otoriterlik, şovenlik ve vandallığa sıkışmanın nedeni, yeni çağın zihin haritasını henüz içselleştirememiş olmamız. Bilgi toplumunun gerektirdiği kurumlar, kurallar, siyaset, ekonomi ve kültür hâlâ inşa edilmiş değil. Bu yüzden yükselen milliyetçilik, içe kapanma ve popülizm çağın hakikatini kavramanın değil, çağdan duyulan korkunun refleksleridir.

Oysa yeni çağın mantığı açıklığa ve inovasyona, demokrasiye ve toplumsal uyuma, küresel işbirliklerine ve ekonomik dinamizme, yerelliğe ve çoğulculaşmaya işaret ediyor. Bugün ‘yeşil dönüşüm’ gezegenin ritmine uyumu, ‘dijital dönüşüm’ ise teknolojik sıçramaya uyumu ifade ediyor. Toplumsal farklılıklara ve insan doğasındaki değişime uyumun yolu ise demokrasi.

Bu yüzden yeni çağın eşiğinde asıl soru hangi savaştan yana, hangi ittifakın içinde olunacağı değil, hangi çağdan yana cesaret gösterebileceğimiz bana kalırsa…

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar