Murat Sevinç
Üçüncü yazı…
Son yazı Cumhuriyet tarihindeki tasfiyeler üzerineydi, 12 Eylül’e gelmiştik. Oradan devam.
12 Eylül 1980 yalnızca askeri darbenin tarihi değil, aynı zamanda büyük bir ekonomik-sosyal-siyasal dönüşümün başlangıcı. Bugünden bakıldığında, kuşkusuz sapmalar ve sonu gelmez irili ufaklı karşı-çıkışlar olmakla birlikte, 12 Eylül’ün pek çok alanda başarıya ulaştığını görmek mümkün.
12 Eylül’ün dönüştürdüğü kurumlardan biri üniversite oldu. 12 Eylül’ü takip eden yıllarda yeni bir akademi kuruldu. Bir günde olmadı elbette. Özerk üniversitenin kalıntıları yıllar boyu kurumların sağında solunda kendini gösterdi, kısık da olsa ses çıkardı, çabaladı ve sonunda üniversite ‘kurumu’ büyük ölçüde 12 Eylülcülerin hayal ettiği ‘devlet dairesi’ oldu.
Söz konusu dönüşümde yalnızca darbecilerin ‘darbesi’ değil, dönemin ‘olmazsa olmazı’ piyasacı tercihlerin belirleyici payı büyüktür. Korkut Boratav Hoca, Türkiye iktisat tarihini dönemlere ayırarak anlattığı kitabında 12 Eylül’ü ‘sermayenin karşı saldırısı’ ifadesiyle tanımlar ve saldırılan ‘şer odaklarından’ biri de üniversitedir.
Bugün yararlanacağım kitaplardan biri Taner Timur Hoca’nın ‘Toplumsal Değişme ve Üniversiteler’ (İmge, 2000) başlıklı çalışması. Taner hoca kitabının sonunda 12 Eylül’ün üniversitesine değinir, kısaca dönüşümü anlatır: “12 Eylül’de iktidarı gasp eden ve ülkeye sıkıyönetim sistemini egemen kılan cunta rejimi bir yandan üniversitelerde tarihimizde bulunmayan bir tasfiye başlattı; öte yandan da, çıkardığı bir kanun çerçevesinde yeni bir yükseköğretim sistemi kurdu. 2547 sayılı kanun… üniversite özerkliğine son veriyordu.” (sayfa 340)
Önceki yazıdan hatırlanacağı üzere, özerkliği daraltan bir yasal deneme 1973 yasasıyla denenmiş, ancak AYM’nin iptal kararları ardından anlamını yitirmişti. İşte, darbeden hemen sonra ve anayasanın kabulünden bir yıl önce ‘hızla’ çıkarılan 2547 sayılı YÖK Kanunu, 12 Mart sonrasındaki denemenin tamamlanarak başarıya ulaşmış halidir. Taner Hoca’nın, üniversite özerkliği ve akademik özgürlük arasında kurduğu bağ bir sonraki yazının konusu olacak.
YÖK’ün başına, tanınmış bir isim olan İhsan Doğramacı getirilir. Doğramacı faslını uzatmayacağım, 12 Eylül darbecileriyle büyük bir uyum içinde çalışır ve 1992’ye dek görevinin başında kalır. Üniversitenin dönüşümünde büyük pay sahibidir. Korkut Boratav’ın, ölümü sonrasında Doğramacı hakkında kaleme aldığı yazıyı buraya bırakıyorum.
12 Eylül’ün ardından, Gençay Gürsoy Hoca’nın daha önce andığım otobiyografisindeki (Bir Hayat Üç Dönem, İletişim) ifadesiyle;“YÖK’ün kurulmasından sonra, üniversitenin sol görüşlü öğretim üyelerinden arındırılması hamlesi beklenmiyor değildi ama bunun nasıl gerçekleştirileceği merak konusuydu. En kolay yolu seçtiler ve tasfiyeyi sıkıyönetim, yani ordu eliyle uyguladılar.” (377) Gençay Hoca böylece hem yasal itirazların engellenebildiği hem de tasfiye için bir gerekçe göstermeye ihtiyaç kalmadığı görüşünde. Ayrıca bu yöntemle YÖK’ün eli de temiz kalmış oluyordu. Sıkıyönetim idaresinin önüne gelen listelerin üniversitelerdeki işbirlikçi öğretim üyeleri tarafından hazırlandığını söylemeye gerek var mı? Türkiye’de pek çok kötülük gibi işbirlikçiliğin de köklü bir tarihi var.
İlk tasfiye 1982’in son günlerinde İstanbul Üniveritesi’nden başlar… Siyasal Bilimler Fakültesi kadrosundan; Aydın Aybay, Murat Sarıca, Hukuk Fakültesi’nden; Bülent Tanör, Yücel Sayman, Rona Serozan, ‘sarı kâğıtların’ ilk ulaştığı hocalar. Tarık Zafer Tunaya sarı kâğıtlar sürecinde emekli olmuştur. (Bu paragrafın ilk halindeki hatamı düzeltmemi sağlayan Şükrü Hanioğlu ve Turgut Tarhanlı hocalara teşekkür ederim). Başka üniversitelerden atılanlar da var. Mülkiye’ye sıra 1983’te geliyor. Korkut Boratav, Tuncer Bulutay, Alpaslan Işıklı, Rona Aybay, Cevat Geray, Mete Tunçay, Yılmaz Akyüz, Baskın Oran… Kürsümüzden atılan hocalar, Cem Eroğul ve Bahri Savcı. 1961 Anayasası’nın yapıcılarından Bahri Hoca, emekliliğine üç ay kala veda konuşmasını hazırlarken atılmıştır. Bu duruma tahammül edemeyen bir diğer kürsü hocamız Fazıl Sağlam istifa eder.
1402 tasfiyesine üniversiteler toplu bir tepki göstermese de azımsanmayacak sayıda akademisyenin istifa ettiği, tasfiyeye bireysel düzeyde tavır alanların varlığı hatırlatılmalı. İlhan Tekeli tasfiyeyi şu sözcüklerle özetliyor:
“Sıkıyönetim kayıtlarına göre 1402 ile uzaklaştırılanların sayısı 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçent, 73 öğretim üyesi ve toplam 146 akademisyendir. Oysa kamuoyunda tasfiyeler konusundaki algı çok daha yüksektir. Bunun nedeni, bu operasyon sonrasında, çok sayıda üniversite öğretim üyesinin tepki göstererek istifa etmiş olmasıdır. İlginçtir, Türkiye üniversitelerinde ilk kez bu kadar büyük bir kitlesel istifa gerçekleşmiştir. Bu istifalarda başı çeken üniversiteler ODTÜ, Ankara, İstanbul ve Ege üniversiteleri olmuştur. Üniversitelerden uzaklaşanların toplam sayısının 600-700 mertebesinde olduğu tahmin edilmektedir ve bu, üniversitelerin akademik kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmıştır.” sarkac.org/2026/02/universitelerdeki-tasfiye-oykusu-turkiye-ve-universiteleri-icin-ne-demis-oluyor/
1982 Anayasası 130. ve 131.maddelerinde üniversiteye yer vermiş ve bir yıl önce kabul edilen YÖK Kanunu’na paralel biçimde özerkliğin son bulduğu, ‘devletin gözetim ve denetiminin’ esas alındığı, geçmiş döneme tepkinin ürünü olan bir üniversite sistemi yaratmıştır. Akademik-bilimsel özerlik (özgülük, olmalıydı!) ilkesi anılsa da, özerk olmayan bir üniversitede bilimsel özgürlüğün büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalacağını tahmin etmek güç değildi. Tekeli’ye göre; “1961’de özerklik bir kurucu ilke, 1982’de ise sınırlı bir ayrıcalık olarak kaldı. 1982 Anayasası, üniversiteyi epistemolojik bir özerklik alanı olmaktan çıkarıp, devletin ideolojik ve idari bütünlüğünün bir parçası haline getirdi. Özerk üniversite bu yolla vesayet altındaki üniversiteye çevrilmiş oluyordu.”
Bu arada, 1402’likler yedi yıl sonraki Danıştay kararıyla dönmeye hak kazandı ve bir kısmı kurumlarına dönmeyi tercih etti.
Yıllar sonra, 28 Şubat sürecinde, bu boyutlarda olmasa da hak kaybı yaşayan, YÖK eliyle disiplin soruşturmasına uğrayan, fişlenen, istifaya zorlanan akademisyenler oldu ve söz konusu süreç YÖK, üniversite idareleri ve yargı ortaklığıyla yürütüldü.
Cumhuriyet devrinin en büyük üniversite tasfiyesi ise 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ardından geçilen OHAL hukuku ile gerçekleştirildi. Çoğu anayasaya aykırı olan, ancak AYM içtihat değiştirdiği için anayasaya aykırılık iddiası incelenemeyen OHAL KHK’leri ile tasfiye edilenlerin sayısı 5 binin üzerinde. Bu sayının 406’sı ‘imzacı’ (Barış Akademisyeni) akademisyen. Tasfiye yarışında altın madalyanın sahibi, 100’ün üzerinde öğretim elemanının atılmasını sağlayan Erkan İbiş idaresindeki Ankara Üniversitesi yönetimi oldu. Listeleri hazırlayanların ömür boyu bunun guruyla yaşayacaklarından hiçbir kuşkum yok. Barış imzacısı akademisyenlerin, defalarca yazılıp çizildiği için tekrar etmeyeceğim ‘yargı mücadelesi’ 10 yılın sonunda hâlâ devam ediyor. Mülkiye Anayasa Kürsüsü’nün ‘özel tasfiye tarihine’ gelirsek; ben ve Dinçer Demirkent 7 Şubat 2017 kararnamesiyle atıldık, yedi yılın ardından yargı kararıyla iade edildik, dosyamız Danıştay’da. Şu aşamada çeyrek KHK’li sayılırız. Henüz iade edilmeyen, reddedilen vs. sayısız meslektaşımız var. Sonu gelmez bir yargı çilesi.
2016 sonrası ihraçların ‘şiddeti’ Cumhuriyet tarihindeki diğer tasfiyelerle karşılaştırılamaz. Ne sayı ne içerik olarak. Önceki tasfiyelerin hiçbiri tasfiye edileni ‘sivil ölüme’ mahkûm etmemiş, ‘ekmeksiz’ bırakmayı hedeflememiştir. Yargılananların yargılanması çok daha kısa sürmüştür. Özel vakalar dışında yıllar süren yurt dışı yasakları konulmamıştır. Üniversite hiçbir dönemde bu denli suskun kalmamıştır.
Yeniden İlhan Tekeli’ye dönerek, yaşadığımız dönemin ayırt edici birkaç özelliğinin altını çizmek istiyorum. YÖK sistemi devlet ile üniversite arasında bir yastık işlevi görüyor, devlet, önceki yıllarda olduğu gibi akademiye doğrudan yüz yüze gelmiyordu. Bir başka söyleyişle, YÖK’ün hâkimiyeti ve pratiği, doğrudan tasfiyeyi gereksizleştiriyordu. Tekeli’nin belirttiği gibi, siyasal kontrol YÖK eliyle yapılıyordu ve bu mekanizma 2016’ya dek, 35 yıl iş gördü. İlk ve destek imzacılarıyla birlikte toplamda 2000’in üzerinde akademisyenin imzaladığı bildiri ise “YÖK’ün kurumsal filtrelerini aşan bir etki yarattı. Çünkü doğrudan siyasal iktidarı hedef alan bir etik ve politik söylem içeriyordu ve YÖK’ün rutin denetim mekanizmalarıyla bastırılabilecek bir şey değildi. Dolayısıyla bildirinin kendisi, YÖK’ün dolaylılaştırma kapasitesini işlevsiz hale getirdi.” Tekeli’nin bu tespitini çok önemsiyorum. 2016 sonrasında ilk kez, imzacı akademisyenler bakımından YÖK devre dışı kaldı, bırakıldı. İmza metninin açıklanmasıyla tasfiyenin başlaması arasında yedi ay var ki, bu somut gerçek OHAL KHK’lerinin tasfiye için nasıl bir fırsata dönüştürüldüğünün en açık kanıtı.
2016’daki dikkat çekici sessizlik yalnızca korkuyla açıklanabilir mi? Kesinlikle hayır. İnsanı sağır eden sessizlik-tepkisizlik, 12 Eylül’ün üniversite konusunda da ne denli başarılı olduğunun göstergesi. Yazı, İlhan Tekeli’nin yürekten katıldığım yorumuyla sona ersin: “2016’da ise üniversitenin büyük bölümü suskundur. Bu sessizlik, bireysel korkularla açıklanamaz. Asıl mesele, üniversitenin kendi özerkliğini savunabilecek etik ve kurumsal omurgasını büyük ölçüde yitirmiş olmasıdır. 2016 tasfiyesi bu nedenle yalnızca bir siyasal müdahale değil, aynı zamanda uzun süreli bir kurumsal çöküşün görünür hale gelmesi diye yorumlanabilir. 2016 tasfiyesi, önceki tasfiyelerden farklı olarak, üniversitenin içerden boşaltıldığı bir zeminde gerçekleşmiştir. Üniversite kendisini savunamamıştır.”
Evet, çünkü savunmak için takat ve özgüven gerekiyordu. Bundan sonraki yazılar, o takatin ve özgüvenin yıllar içinde nasıl tükendiği üzerine olacak.
Uzunca bir not:
Önceki yazıda, Danıştay ilgili dairesinin bir ‘heyetinin’ aniden içtihat değiştirerek AYM’nin Füsun Üstel kararını yok saymaya karar verdiğini yazmıştım. Yargıtay’ın Can Atalay kararına dahi rahmet okutan bu kabul edilemez yorumun doğal sonucu şu olacaktı: İmzacılık, iltisak tespiti için tek başına yeterlidir. Anlamı: Henüz iade edilmeyenler iade edilmeyecek, bizler gibi yıllar sonra iade edilenler ise yeniden atılacak. Geçen hafta Danıştay’ın ilgili dairesi (5’inci Daire) ‘geniş heyetle’ toplandı ve anayasaya aykırı o kararı veren heyetin kararına ‘karşı’ bir karar aldı. Dedi ki, AYM kararları bağlayıcıdır, dolayısıyla bizi de bağlar, uymamak olmaz. Bunun üzerine çokça yazar çizer ve siyasetçi, hep birlikte sevindik. Neden sevindik? Danıştay’ın bir dairesi, AYM kararlarına uymanın gerekliliğini hatırlatan bir karar verdiği için. Bir yüksek yargı organı anayasaya uygun hareket ettiğinde cümleten seviniyoruz. Ne halde olduğumuzu gösteren bir örnek olay! Bana kalırsa (ki bu yönde düşünen meslektaşlarım da var) Danıştay, ‘AYM’ye bireysel başvuru yolunun’ AİHM nezdinde etkili bir hukuk yolu olarak kabul edilmeme ihtimalinin önüne geçmek istedi.
İlk karara ilişkin yazıyı T24’te Gökçer Tahincioğlu yazmış ve duyulmasını sağlamıştı. İkinci kararı da yine sevgili Gökçer haberleştirdi, sağolsun. 14 Mart 2026 tarihli haberinde Tahincioğlu şöyle demiş: “Çoğunluk oyuyla alınan kararda, Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasının zorunluğu olduğu vurgusu yapılarak, sadece bildiriyi imzalayanların mesleğe dönüşleri konusunda artık farklı bir yorum yapılmasına ihtiyaç olmadığı vurgulandı.” Bu elbette olumlu bir gelişme. Ancak sanıldığı ölçüde olumlu bir gelişme de değil! Şu yüzden: Bu karar aynı zamanda, ‘eğer mahkeme imzacılık dışında bir şeyler bulursa iade etmeyebilir’ anlamına da geliyor. Konuya ilişkin idari yargı kararlarında imzacı akademisyenlerin, bir dernek üyeliği, bir re-tweet’i, bir haber paylaşımı dahi ‘iltisak’ için yeterli görülüyor. Akıl alır gibi değil, ancak durum bu. Dolayısıyla kaynağı siyasi olan bu sorunun yine siyasi bir kararla çözülebileceğini yeniden hatırlatmakta yarar var. Kararın en olumlu yanı ise, Danıştay 5’inci Dairesi’nin, ‘AYM kararlarına uyulmamasının da devlete sadakat yükümlülüğüne aykırı olduğunu’ belirtmiş olması.
Bu uzun notu, Tahincioğlu’nun yazısından bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Danıştay 5’inci Dairesi kendi heyetine demiş ki: “Örneğin, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamakla görevli bir kamu görevlisinin, Anayasa’nın bağlayıcı hükmüne rağmen Anayasa Mahkemesi kararının gereğini yerine getirmemesi Anayasa’ya sadakat yükümlülüğünün ihlali olarak değerlendirilebilirse de, o kamu görevlisinin bu eylemi nedeniyle Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunan yapı, oluşum veya gruplarla iltisaklı veya irtibatlı olduğu anlamına gelmez.”
Yazarlar
-
Mehmet OcaktanTrump’ın aptallıkları ABD’yi İsrail’in maskarası yaptı... 23.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA2026 Özgürlük ve Demokrasi Newroz’u; Umuttan Gerçeğe, Sembollikten Pratiğe Özgürlük Newroz 'udur... 23.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURÖzgür, şenlikli, Türkiyeli ve Kürdi bir Newroz 23.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRHer şeyin verilerle ölçüldüğü bir dünyada gerçeklikle bağımız nasıl kopuyor? 23.03.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞAKP hangi temel hatayı yaptı? 23.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİBir çağ kapanırken İslam 23.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞAMAN PETROL, CANIM PETROL… 23.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciYoksulluk… 23.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezSavaş Sırasında Altın Niçin Değer Kaybediyor? 23.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENBazı konulara çok özel bakış 22.03.2026 Tüm Yazıları
-
Murat Sevinç12 Eylül sonrası üniversite tasfiyesi ve bir 'devlet dairesi' olarak üniversite 22.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKSüreç: Suriye'ye yönelik bir operasyon mu, yoksa Türkiye'ye dönük bir barış mı? 22.03.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolAmerikan imparatorluğu çatırdıyor 22.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayABD kaybederse 22.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUTrump’a cevap Belçika’nın Anvers kentinden… 22.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİBu CHP niye AK Parti’yle bayramlaşmıyor? 21.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALİran savaşı hangi aşamada? 21.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENOrtadoğu’da savaşın üç siyasi hesabı 21.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kiras‘Türk Sünniliği’ ve İran karşıtlığı 21.03.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanPeki bu savaşta Türkiye nerede duruyor? Hayır, İran’ın yanında değil 21.03.2026 Tüm Yazıları
-
Nuray MERT“Yeni resmi tarih” tartışmasına devam 20.03.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuSilivri’de duruşmada… 20.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERDünyanın tek umudu: Impeachment 20.03.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRBakan Gürlek’in babası da üzülmesin İmamoğlu’nun babası da… 20.03.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKMezhep tartışmasının değil ABD ve İsrail’in dayattığı savaşa karşı İran halkının yanında durmanın gü 20.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUYeni dünya düzeni ile 19 Şubat’ın görüntüleri 19.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünDaha da dikkatli olmamız gerek… 18.03.2026 Tüm Yazıları




























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
14.03.2026
6.03.2026
1.03.2026
26.02.2026
20.02.2026
14.02.2026
4.02.2026
10.01.2026
5.01.2026
29.12.2025