Bekir AĞIRDIR
Tüm sistemlerin-ekonomik, hukuki, siyasi, teknolojik ve jeopolitik- aynı anda krizde olduğu bir dönemden geçiyoruz. Dünyanın birçok yerinde artık iş birlikleri ve kurallar değil, güç gösterileri ve sert rekabet belirleyici. Bu küresel sarsıntının Türkiye’ye özgü tarafı ise şu; biz bu fırtınaya, kendi toplumsal dönüşüm süreçlerimizi tamamlayamadan yakalandık.
Hukukun üstünlüğü, toplumsal cinsiyet eşitliği, laiklik, eğitim, farklılıklarla birlikte yaşama kültürü… Bunların hiçbiri üzerinde sahici bir toplumsal uzlaşmayı kurabilmiş değiliz. Örneğin Kürt meselesi, bunların hepsini birden içinde barındıran, Türkiye’nin değişim kapasitesini ve marifetini de en çıplak haliyle gösteren bir alan.
Bu denli ağır düzen krizlerine karşı toplumsal tepkilerin üç olası yolu var. Birincisi krizi bir yaratıcı yıkım fırsatı olarak görmek ve yeni bir düzen inşa etmek. İkinci yol, krizin olası olumsuz sonuçlarını öne koyarak düşünmek ve krizi, dinamiklerini ve giderek tüm bir hayatı daha otoriter bir düzenle kontrol etmeye kalkışmak. Üçüncü yol ise sinmek, krize, olası etkilerine ve sonuçlarına karşı kayıtsızlaşmak.
Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi elbette doğru olan bu krizler yumağını bir yaratıcı yıkım fırsatı olarak görmek, yeniyi inşa etmek. Ve elbette bu yolun ön şartı toplumu sürece ortak etmek. Yani değişime toplumsal rıza üretmek. Kürt meselesine veya şimdi yürütülmeye çalışılan sürece de tam bu perspektiften bakmaya çalışıyorum.
Geçen haftaki yazımda referans verdiğim Veri Pusulası’nın Kürt meselesi araştırmasının bulguları da bir kez daha zihni çelişkilerimizi önümüze koydu. Kürt meselesi, toplumun farklı kesimleri tarafından farklı gerekçe ve dürtülerle tanımlanıyor, algılanıyor. Kürt meselesi bir kesim için kimlik ve onur, bir kesim için hukuk ve adalet, bir kesim için güvenlik ve istikrar, bir kesim içinse ekonomik gelecek ve huzur meselesi.

Herkes aynı şeyi istemiyor olabilir ama ortak gelecek mümkün
Aslında bu talepler ve kaygılar birbiriyle çelişmiyor. Ama siyaset, hepsine tek bir politik hedefe yönelik olarak ve tek bir dille seslenmeye çalıştığında, kimse kendini sürecin aktörü, muhatabı olarak hissedemiyor. Aksine açılım girişimleri bu yüzden toplumun bir bölümünde umut, diğer bölümünde endişe yaratıyor. Endişe yönetilmediğinde de umut hızla buharlaşıyor. Sanki yaşanmakta olan sürece dair toplumsal kabul de yine tam bu noktada takılı kaldı.
Ama kadim meselelerimizin çözümündeki eşiklerden birisi de bir başka sorunlu siyasi alışkanlığımızdan kaynaklanıyor. Bazı değişimlere toplumun razı olmadığına dair bulgular, kanaatler çözüm sürecinin önündeki en önemli eşikler haline geliyor. Örneğin Veri Pusulası araştırmasında da bazı bulgular toplumun önemli bir kesiminin olması gerekenlerin çok ötesinde bir pozisyonda olduğunu gösteriyor. Böylesi durumlarda soru şu: İnsanlığın kazanımlarını, memleketin ortak geçmişi ve deneyimlerini, ortak geleceğin yararını dikkate alarak bu zihni eşikleri nasıl aşacağımıza mı odaklanalım yoksa “toplum karşı” diyerek o çözümden uzak mı duralım? Yani araştırmalardaki bazı bulguları değişmez, değiştirilemez pozisyonlar olarak mı anlamalıyız yoksa sürecin önündeki aşılması gereken kanaatler olarak mı kabul etmeliyiz?
Araştırmalar bize bazı tutum ve kanaatlerin oldukça sertleştiğini gösteriyor olabilir. Ama bu bulguları “değişmez toplumsal pozisyonlar” olarak okumak büyük bir hatadır. Asıl soru şu aslında. Bu zihinsel eşikleri aşmak için ne yapıyoruz?
Son yıllarda siyasette sıkça duyduğumuz bir yakınma var: “Toplum değişime direniyor.” Oysa biraz durup baktığımızda, sorunun toplumdan çok değişimin nasıl tasarlandığı ve nasıl anlatıldığıyla ilgili olduğunu görüyoruz. Toplum dediğimiz şey, yekpare bir kütle değil elbette. Toplum farklı beklentileri, korkuları, umutları ve öncelikleri olan milyonlarca insanın toplamı. Siyasetin asıl meselesi de bu farklılıkları yok saymak değil, ortak geleceği mümkün kılacak bir ufku birlikte kurabilmek.

“Tepeden inme” algısı
Gündelik hayat geçim baskısı, güvensizlik, belirsizlik ve yorgunlukla örülmüşken, soyut reform anlatıları insanların zihnine temas etmiyor. Siyaset uzun süredir değişimi, “ne kadar çok anlattığıyla” ölçüyor. Örneğin muhalefete en yoğun eleştiri, hangi meseleyi nasıl çözeceklerini anlatmadıkları yönünde. Belki de asıl mesele ne anlatıldığından çok kitlelerce ne kadar anlamlı dinlendiği sorusuna cevapta gizli. Belki de sorun bu anlatılarda değil. Sorun bu hedeflerin o insanların gündelik hayatlarına nasıl yansıyacağını hissedebilmelerini sağlayabilmekte. İkinci unsur da bu anlatılarda ne kadar samimi ne kadar inandırıcı olabildiğinizde.
İnsanlar şunu soruyor: “Bu değişim benim hangi derdime, ne zaman ve nasıl dokunacak?” İkinci soru, “Sen bu değişime liderliği başarabilecek misin?” Bu soruya net cevap veremeyen her reform paketi, ister istemez “tepeden inme” algısı üretiyor. Kamuoyunda değişim çoğu zaman bir yasa, bir plan ya da bir takvim olarak sunuluyor. Oysa değişim, insanların hayatında hissedilen bir deneyimdir. Hissedilmeyen değişim, gerçek değil.
Bugün birçok politika, teknik olarak doğru olabilir ama toplumsal olarak karşılık bulmuyor. Çünkü insanların gündelik deneyimiyle bağ kurmuyor. Değişim, bireyin hayatına nereden değeceğini göstermeden ilerleyemiyor.
“Toplum hazır değil” kolaycılığı
Siyasette en sık başvurulan savunmalardan biri de şu, “toplum buna hazır değil.” Bu cümle çoğu zaman, siyasetin kendi hazırlıksızlığını örtmek için kullanılıyor. Çünkü toplum hazır olmaz, toplum ikna edilir. Siyasal programlar, politika hazırlıkları yukarıdan aşağı bir bildirim olmamalı. Bilen kişilerin bir odaya kapanıp yazdıkları manifestolar, programlar da olmamalı. Asıl mesele programatik hazırlıkların aşağıdan yukarı örgütle, gündelik hayatla, bireylerle temas içinde, karşılıklı beslenme süreçleriyle yapılması.
Toplumun bir kısmı geçim derdinde, bir kısmı adalet arıyor, bir kısmı güvenlik, bir kısmı ise çocuklarının geleceğini. Bunlar çelişen talepler değil. Ama siyasetin hepsine aynı dille seslenmesi, hepsini aynı yerden ikna etmeye çalışması sonuç vermiyor.
Belki de değişim, tek bir hikâyenin içinde değil de ortak hedefe, ortak geleceğe yürüyen farklı ihtiyaçlar, beklentiler, duygular toplamıdır. Bugün toplumun en büyük eksiği umut değil, güven. Özelikle de hukuka ve siyasi aktörlere, siyasi süreçlere güven inşası önemli. Ve güven, güzel cümlelerle değil, görülebilir ilerlemeyle oluşuyor. Verilen sözlerin, dillendirilen vaatlerin takibi, yapılan işlerin şeffaflığı, yanlışların kabulü ve düzeltilmesi. Bunlar olmadan hiçbir vizyon toplumsal karşılık bulamaz.
Belki de bugün sormamız gereken soru şu: Toplum mu değişime direniyor,
yoksa siyaset toplumun dikkatini, kaygısını ve deneyimini gerçekten hesaba katmadan değişim mi tasarlıyor? Eğer değişimi bir “yönetim tekniği” olarak değil, toplumsal bir ortaklık olarak ele alabilirsek, o zaman bugünkü tıkanmanın aşılması mümkün. Aksi halde, herkes konuşmaya devam eder ama kimse kimseyi duymaz.

Kürt meselesinde açılım neden hep aynı yerde tıkanıyor?
Toplumsal değişimi yönetemediğimizde ne olduğunu görmek için uzağa bakmaya gerek yok. Kürt meselesi, bu başarısızlığın en öğretici örneği. Türkiye’de Kürt meselesine dair her yeni girişim çoğu zaman bir niyet beyanı olarak sunuluyor. Oysa toplum artık niyeti değil, deneyimi önemsiyor. Öte yandan Kürt meselesi artık sadece bir güvenlik, demokrasi ya da kimlik meselesi değil. Bu mesele, Türkiye toplumunun birbirine, devlete ve geleceğe nasıl baktığını gösteren en çıplak ayna.
Kürt yurttaş eşit yurttaşlığın gerçekten hissedilip hissedilmeyeceğini soruyor. Diğer kesimler ise güvenliğin, toplumsal bütünlüğün ve adalet duygusunun nasıl korunacağını merak ediyor. Bu sorulara net, somut ve aşamalı cevaplar verilmediğinde, iyi niyetli girişimler bile hızla güvensizlik üretiyor.
Geçmiş deneyimler gösteriyor ki, açılım süreçleri dar bir siyasal ve bürokratik çerçevede tasarlanıyor. Toplum sürecin nesnesi oluyor; öznesi değil. Bu da iki duyguyu aynı anda besliyor. Kürt toplumunda “yine bizim adımıza konuşuluyor”, diğer kesimlerde “bizden bir şeyler saklanıyor”. Oysa toplumsal meselelerde gizlilik arttıkça, söylenti ve korku da artıyor. Siyasetin sessiz kaldığı yeri, dedikodu dolduruyor.
Güven bir anda değil, adım adım oluşur
Kürt meselesinde her adım öncesi sorulan klasik soru şu. “Toplum buna hazır mı?” Bu yanlış bir soru. Toplum hazır olmaz, hazırlanır. Hazırlık da sloganla değil, şeffaflıkla, aşamalılıkla ve ölçülebilir adımlarla olur.
Toplum, neyin konuşulduğunu, hangi sınırlar içinde ilerlendiğini, hangi adımın hangi sonucu doğuracağını bilmek ister. Bilmediği yerde, en kötü senaryoyu varsayar.
Kürt meselesi gibi derin ve travmatik bir konuda, güven bir açıklamayla kurulamaz.
Güven, küçük ama tutarlı adımlarla oluşur. Söylenenle yapılanın örtüşmesiyle, yanlış yapıldığında samimi özeleştiriyle, herkesin kaygısının meşru kabul edilmesiyle. Bugüne kadar yaşanan tıkanmaların önemli bir kısmı, bu adımların ya eksik kalmasından ya da yarıda bırakılmasından kaynaklandı.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: Toplum mu değişime direniyor, yoksa siyaset toplumun dikkatini, kaygısını ve gündelik deneyimini gerçekten hesaba katmadan mı değişim tasarlıyor?
Eğer değişimi bir “yönetim tekniği” olarak değil, toplumsal bir ortaklık olarak ele alabilirsek, bugünkü tıkanmayı aşmak mümkün. Aksi halde herkes konuşmaya devam eder, ama kimse kimseyi duymaz.
Adalet duygusunu ortaklaştırmadan, güveni yeniden kurmadan, şeffaflık üretmeden ve insanların hayatında gerçekten hissedilen değişim yaratmadan hiçbir açılım kalıcı olamıyor.
Kürt meselesi, Türkiye’nin en zor sınavı. Ama aynı zamanda en büyük imkânı. Aslında Kürt meselesi, Türkiye’nin tek meselesi de değil. Ama tüm meselelerinin nasıl çözülebileceğini ya da çözülemeyeceğini gösteren en öğretici örnek de aynı zamanda.
Bir toplum, en zor meselesini konuşmayı başarabiliyorsa, birlikte yaşamayı da yeniden öğrenebilir. Bugün toplum yorgun, temkinli ve kuşkulu. Ama tamamen vazgeçmiş değil. Sorun toplumun direnci değil. Sorun değişime ve geleceğe duyulan güveni yükseltmek, bu güveni de siyaset marifetiyle yeniden inşa edip edemeyeceğimiz meselesidir.
Oksijen'den alınmıştır.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTOda Başkanlığı Fotoğraf Çektirme Yarışı Değildir 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANBilal Erdoğan fırtınası!.. 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNHalep’i kuşatan güç denklemi: Kürtler için güvence nerede? 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürtlerle Suriye’de savaş, Türkiye’de barış: Ne kadar mümkün? 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanÇözüm adımlarını SDG parantezi dışına çıkarmak mümkün mü? 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇEREmekli için son çare sandık 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa Karaalioğlu‘Zor dönemden geçen dünya’da Türkiye… 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞMENN DAKKA DUKKA… 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRToplum değişmek istiyor mu, Kürt meselesinde açılım neden hep aynı yerde tıkanıyor? 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞÜlkenin toprak bütünlüğü, üniter devlet, federasyon, adem-i merkeziyetçilik 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciZenginlik, fakirlik ve pahalılık 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUVenezuela’yı aldı güya, ama para babaları güvence istiyor 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYARojava’dan Ortadoğu’ya Ortak Gelecek Çağrısı; 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünBu kadar düşüncesiz olabilirler mi? 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUİki ‘dost’: Trump ve Erdoğan 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarLinç kültürü değil linç sektörü 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURHalep’te “hendek direnişi” kararını kim verdi? 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Murat Sevinç'Barış Bildirisi'nin 10'uncu yılında hali pür melalimiz 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUZihniyet akrabası siyasetçiler 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİEmeklinin Türkiye Yüzyılı şimdi başlıyor desenize 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuDers alınıyor mu? 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolSuriye’deki tehlike 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENAmbargo ile diktatörlük arasında sıkışan İran 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNESiyasetin cinselliği 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanKaranlık Orman’ nedir? Trump’ın hepimizi soktuğu yerdir 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRTRUMP'A TEMİZ BİR "ÖDÜL" LÂZIM 9.01.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
5.01.2026
29.12.2025
22.12.2025
15.12.2025
1.12.2025
24.11.2025
17.11.2025
11.11.2025
3.11.2025
27.10.2025