Akın ÖZÇER

Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER
Tüm Yazıları
Umut hakkı tartışması
23.02.2026
19
Komisyon ortak raporunun ilgili bölümlerinde de dile getirildiği gibi, umut hakkı için ilgili mevzuatımızda gerekli değişiklik yapılmadan önce yıllardır uygulanmayan tüm AİHM kararlarının gereğinin ivedilikle yapılması, hem Anayasa’nın 90. maddesinin, hem de değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen 2. maddesinde yer alan demokratik hukuk devletinin gereği olduğunun altını özellikle çizmek gerekir.

İspanya’nın ayrılıkçı terör örgütü ETA ile mücadelesini 30 yıl çalışmış ve örgütün karşılıksız silah bırakma, silahlarını imha ve kendini feshetme sürecini izlemiş olduğum halde MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” adıyla başlatmış olduğu Türkiye’deki süreç hakkında fazla yazı kaleme almadım. Başlıca nedeni, 29 Kasım günlü ve “Çözüm için ilk adım ne zaman atılacak?” başlıklı konuyla ilgili son yazımda da belirttiğim gibi, devlet cephesinden bu yönde somut adımlar atılmamış olması. Geçen Nisan ayında Barış Vakfı tarafından düzenlenen konuyla ilgili toplantıda bana İspanya örneği üzerinden görüşüm sorulduğunda söze “ama İspanya demokratik hukuk devleti” diye başlamıştım. Atıf yaptığım yazımda da altını çizdiğim gibi, “gönül isterdi ki Türkiye, ETA’yı karşılıksız kesin silah bırakmaya, silahlarını imha ve kendini feshetmeye ikna etmiş olan İspanya gibi demokratik bir hukuk devleti olsaydı da çözümü sağlamak için konuyla ilgilenen herkesin bildiği adımları atmak zorunda kalacak olmasaydı. “

Aslında mevcut anayasamıza bakıldığında, ayrı bir tartışma konusu olan bazı eksikliklerine karşın demokratik hukuk devletinden çok uzak bir resim görüldüğü söylenemez ama başka yazılarımda dile getirdiğim gibi, bu dönemde birçok anayasa maddesinin uygulanmadığı, hatta ihlal edildiği, yargının en azından aldığı kararlarla tarafsızlık ve bağımsızlıktan uzaklaştığı gözlemleniyor. İstanbul Başsavcısı’nın geçen hafta Adalet Bakanı olarak atanması bu gözlemi destekliyor. Ayrıca yine taraflı bir yaklaşımla Türkiye’nin 35 yıldır zorunlu yargı yetkisini tanıdığı AİHM’in (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) bazı kararlarını uygulamaya inatla direnmesi sokaktaki insanın bütün bunları iktidarın siyasi rakiplerini tasfiye girişimi olarak görmesine yol açıyor. Kuşkusuz bu fotoğraf iyileştirilmeden sürecin ilerleyebilmesi pek mümkün değil.

Umut Hakkı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli sürece katkısı nedeniyle münfesih PKK’nın eski lideri Abdullah Öcalan için umut hakkının tanınmasını isteyen DEM Partili isimler dışındaki ilk siyasetçi oldu. Bu istek kişiye özel olarak Öcalan’ın serbest bırakılması sonucuna yol açacağı, yani Öcalan’a af getiriliyor düşüncesiyle bu hakkı savunan DEM Parti’nin tabanı dışında kalan toplum kesimlerinde şaşkınlık ve tepkiyle karşılandı.

Oysa umut hakkı, 35 yıldır zorunlu yargı yetkisini tanıdığımız AİHM’in bir içtihadından kaynaklanan ve özü itibariyle 70 yılı aşkın süredir taraf olduğumuz AİHS’in (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 3. maddesine dayanan bir hak. “İşkence yasağı” başlıklı bu madde “ hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz” diyor.  AİHM bu maddeyi, sözleşmenin 2. maddesinde kayıtlı yaşam hakkını dikkate alarak şöyle yorumluyor: müebbet hapis cezasına mahkûm kişilerin cezalarını belirli bir süre (25 yıl) çekmelerinden sonra durumlarında iyileşme olup olmadığının taraf ülke makamlarınca incelenmesi, bu incelemenin periyodik olarak yinelenmesi ve iyi hal durumunda koşullu tahliye dahil ceza indirimlerine gidilmesi gerekir. Aksi takdirde ölünceye kadar hapis cezası 3. maddeye aykırı olarak işkence niteliği taşıyacaktır. Dolayısıyla bu cezaya mahkûm edilen kişinin cezasını çekmeye daha başlarken ne zaman durumunun inceleneceğini ve olası tahliye koşullarının ne olacağını bilme hakkı bulunmalıdır. İşte AİHM bu görüşten hareketle, sözleşmeye taraf ülkelerden, milli infaz yasalarının müebbet hapis cezasına mahkûm kişiler için durumlarının belirli bir süre sonra incelenmesini ve koşullu tahliye dahil ceza indirimi koşullarını öngören hükümler (umut hakkı) içermesini istiyor.

AİHM’in bu bağlamda Türkiye aleyhine vermiş olduğu kararlar var. 2014 tarihli Öcalan’la ilgili olanın yanı sıra, 2015 tarihli Kaytan ve Gurban, 2019 tarihli Boltan kararlarında AİHM, mevzuatımızın, bazı suçlar açısından indirimsiz müebbet hapis cezası öngörmesi nedeniyle, AİHS’nin 3. maddesine aykırı olduğunu saptamış ve bunun düzeltilmesini istemişti. Ankara gereğini yerine getirmediği için konu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin önüne geldi. Komite 17-19 Eylül 2024 tarihli toplantısında AİHM’in Türkiye aleyhine indirimsiz ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları nedeniyle verdiği kararların gereğini yapmasını Ankara’dan talep etti. Bu bağlamda, ilgili yasalarımızda ( 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu) bir önceki paragrafta belirttiğim gibi inceleme mekanizması oluşturarak müebbet hapis mahkumlarına umut hakkı denilen bu hakkı tanımamız gerekiyor. Türkiye bu konuda gereğini yine yerine getirmediği için Komite konuyu geçen Eylül’de bir kez daha ele almış ve Ankara’ya Haziran ayına kadar gerekli yasal düzenlemenin yapılması için ek süre tanımış bulunuyor.  

“Süreç” Komisyonu’nun ortak raporu

Bu konuda TBMM bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun önceki gün (18 Şubat) kabul edilen ortak raporunda şöyle deniyor:  “"infaz mevzuatının AİHM ve AYM içtihatları ile tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler bağlamında gözden geçirilerek infaz adaletini esas alan bir temelde yeniden ele alınması önerilmektedir.” Söz konusu öneri, yukarıda belirttiğimiz gibi, esasen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’den Haziran’a kadar yapmasını beklediği ev ödevinden başka bir şey değil; yani umut hakkının infaz yasamızda yer alması. Ama bu konuda toplum olması gerektiği gibi bilgilendirilmediği için tümüyle ikna edilebilmiş değil. Oysa öneri cümlesinde yer aldığı gibi, AİHM karar ve içtihatları Türkiye’yi bağlıyor.  

Ne var ki sıra daha içtihatlara gelene kadar Anayasa’nın açık hükümlerine (md. 90 ve 153) karşın, AİHM (Demirtaş, Kavala) ve Anayasa Mahkemesi (Atalay) kararlarına yıllardır uyulmuyor. Bu konuda yanlış yapıldığı gün gibi ortada ama bu konuda AK Parti cephesinden herhangi bir eleştiri gelmiyor. İttifak ortağı MHP’nin tutumu da ikircikli. Bazen Sayın Bahçeli’nin, ara sıra Sayın Feti Yıldız’ın çıkıp olması gerekenleri söylemesi anayasaya aykırı uygulamaların sorumluluğunu üstlenmemek için yeterli mi, çok kuşkulu. TBMM’deki her oylamada farklı düşündüğünü açıklasa da AK Parti ile kol kola giren bir siyasi partinin “iktidar ortağı değil ittifakız” diye savunma yapması toplum nezdinde inanılırlığını yitirmesine yol açıyor kuşkusuz.  

Komisyon raporuna gelince, bu konuda metne “Türkiye’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmiş olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını icra etme oranı yaklaşık %90’dır. Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin kararları icra etme oranı ise yaklaşık %80’dir” gibi iktidar cephesinde sakız gibi çiğnenen iki cümle sıkıştırılmış. Oysa herkes biliyor ki yüzde 80 oranı, Türkiye dışındaki 11 AK kurucu üyesinin ortalaması değil. Bugün AK 46 üyesi bulunan bir kuruluş. Yüzde 90’la övünen iktidar partisine o zaman yüzde 10’a, haklarındaki AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları muhalif oldukları için mi uygulanmıyor diye sormazlar mı?

Rapor ortak olduğu için gereksiz yere iktidar cenahından eklenmiş olduğu anlaşılan oransal bilgilerden sonra konunun esasını oluşturan “AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli; ayrıca etkili yeni mekanizmalar oluşturulmalıdır. Kararlara uyumun sağlanması çerçevesinde, idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engellerin kaldırılması” cümleleri eklenmiş.

Raporda bu konuyla ilgili olarak ayrıca “hukukun evrensel ilkeleri çerçevesinde ve AİHM ile AYM’nin yerleşik içtihatları doğrultusunda, tutuksuz yargılamanın tüm yargısal süreçlerde esas alınmasına özen gösterilmelidir. Kanundaki tutuklama şartlarına bağlı kalınarak, tutuklamanın istisna olduğu ilkesine uygun biçimde mevzuat gözden geçirilmelidir” cümlesi yer alıyor. Aslında muhalefet tarafından metne eklendiği anlaşılan bu öneriye Anayasa’nın 19. maddesi gerektiği gibi yorumlansa gerek kalmazdı.

Özetle, umut hakkı esas itibariyle on yılı aşkın süredir gereği yapılmayan bir AİHM içtihadına dayanıyor ama Türkiye’de yıllardır uygulanmayan AİHM kararları da var. Komisyon ortak raporunun ilgili bölümlerinde de dile getirildiği gibi, umut hakkı için ilgili mevzuatımızda gerekli değişiklik yapılmadan önce yıllardır uygulanmayan tüm AİHM kararlarının gereğinin ivedilikle yapılması, hem Anayasa’nın 90. maddesinin, hem de değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen 2. maddesinde yer alan demokratik hukuk devletinin gereği olduğunun altını özellikle çizmek gerekir.

Altı çizilmesi gereken bir başka husus daha var. O da AİHM kararları uyarınca tahliye edilmeleri gereken pek çok siyasetçi ve sivil cezaevlerinde kaldıkları sürece toplumun önemli bir kesiminin özellikle Öcalan yararlanacağı için kaygıyla baktığı umut hakkını benimseyebilmesi pek kolay görünmüyor. Ayrıca AİHM ile AYM’nin yerleşik içtihatları doğrultusunda İBB Başkanı İmamoğlu, mesai arkadaşları ve diğer CHP’li siyasetçiler tutuksuz yargılanmadıkları sürece umut hakkına toplumsal desteğin arzu edilen ölçüde olması hayaldir. Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Bahçeli ne kadar CHP aleyhinde sözler sarf ederlerse etsinler, siyasetçiler hakkındaki son notu seçmenler hür iradeleriyle sandıkta verirler. O bakımdan milyonlarca CHP seçmenini dışlayarak toplumsal mutabakattan söz etmek mümkün olmasa gerek. Hem temel hak ve özgürlüklerin istenene kepçeyle, istenmeyene çay kaşığıyla sunulduğu rejimin adı da demokrasi değildir elbette.      

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar