İsmet Berkan

İsmet Berkan
İsmet Berkan
Karar Tüm Yazıları
Türkiye’nin Ak Partili aydınları ve yargıçları Amerikan Yüksek Mahkemesi kararını okur mu?
21.02.2026
18

Siyasette de hayatta da “sadakat” ile “itaat” arasında çok önemli farklar var.

Diyelim Amerika’da Donald Trump, diyelim Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, kendi siyasi yakın çevrelerinden, bakanları, parti yetkilileri ve kurmaylarından başlayarak giderek genişleyen bir çevreden “sadakat” bekliyorlar.

Bu sadakat beklentisi bir yere kadar son derece normal ve doğal. Bir ortak siyasi program yürütülüyor, hem her kafadan bir ses çıkmaması ve işlerin uyum içinde yürümesi hem de parti disiplini açısından sadakat elbette beklenecek bir şey.

Ama bu iki lider çoğu zaman sadakatin ötesine geçiyor, neredeyse körü körüne bir itaat de bekliyor.

Hem Trump hem Erdoğan sadece birer siyasetçi değiller, bir de onların yönetici rolleri var. Lider olarak devlet yönetiyorlar.

Devlet yönettiğiniz zaman, sadakat beklentisinin yerini itaatin alması, kararların enine boyuna tartışılmadan, olası durumlarda “hayır” diyeceklerin sesinin duyulmadan alınmasına neden oluyor.

Çünkü lider her şeyi en iyi kendisi biliyor ve etrafında kendisine “hayır” diyen kimseyi istememeye başlıyor.

Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın etrafından mutlak “biat” istemesi bir sürecin sonunda gerçekleşti. Erdoğan ilk yıllarda partisinin yetkili kurullarını saatlerce konuşturur, parti içinden gelen eleştirileri dinler en son konuşurdu. Artık toplantılarda ilk o konuşuyor. Tabii kimse onun lafının üstüne laf söyleyemediği için ne partide ne hükümette gerçek bir tartışma oluyor.

Amerika’da Donald Trump ise daha ilk günden böyle başladı. Önce konuşuyor, etrafındaki herkesten de kendi fikrine “biat” etmelerini ve onu uygulamalarını istiyor.

Türkiye’de Erdoğan “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” dediğinde etrafında kimse itiraz etmedi, hatta tam tersine onun bu tuhaf bilim ve akıl dışı inancına sözde meşruiyet kazandırmaya, entellektüel altyapı kurmaya kalkıştılar. İşte dönemin Hazine Bakanı Nurettin Nebati’nin “Heterodoks” konuşması uzun yıllar mizah konusu oldu bu ülkede.

Erdoğan, etrafında kimse ona hayır demediği için faizi düşürdü, enflasyonu patlattı ve epey pahalı bir yoldan enflasyonun sonuç değil sebep olduğunu öğrendi. Şimdi de faize karşı ama faizin enflasyonun sebebi değil sonucu olduğunu görmüş gibi davranıyor. Bu dersin bedelini ise hepimiz hala ödüyoruz.

Donald Trump, Amerika’da vatandaşlardan gelir vergisi alınmadığı, federal hükümetin bütün masraflarının gümrük vergileri yoluyla finanse edildiği 19. yüzyılı özlüyor ve 21. yüzyılda ülkesini yeniden gümrük vergileriyle ayakta tutabileceğini hayal ediyor. (Temel seçim vaatlerinden biri, gelir vergisinden muaf olan 25 bin dolarlık minimum kazancı 60 bin dolara yükseltmekti.)

Sadece bu da değil. Gümrük vergileri yoluyla bir dış politika uygulayabileceğini, bu vergilerle dünya üzerindeki ülkeleri Amerikan çıkarlarına uygun çizgiye çekeceğini de düşünüyor.

Bu düşüncelerine başkanlığının ilk döneminde seçtiği bakanların neredeyse tamamı karşı çıkmıştı. Şimdi ikinci döneminde etrafına hayır diyecek tek kişiyi bile almadı. Artık sadece sadakat değil itaat de istiyordu.

Hem Erdoğan’ın hem Trump’ın bir başka ortak özelliği, gündemlerine aldıkları hemen hemen her konuda aceleci olmaları. Bugün ağızlarından çıkanın yarın sabah uygulanmasını istiyorlar. Ne bir kamusal tartışma istiyorlar ne de başka bir şey.

O yüzden, kendi parlamentolarında mutlak çoğunluğa sahip olsalar bile işlerini Meclis ve kanunlar yoluyla değil başkanlık kararnameleriyle görmeyi tercih ediyorlar.

Bu alel acele yapılan kararnamelerin hem Anayasaya ve demokrasiye uygunluğu iki ülkede de ciddi sorun, hem de aceleden sık sık hata yapılıyor.

Bugün baktığınızda Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin çoğunluğu, daha önce çıkmış kararnamelerdeki hataların düzeltilmesi için çıkarılan kararnamelerden oluşuyor.

Amerika’da ise Trump’ın kararnameleri hep yasama ile yürütme arasındaki ince yetki dengesinde yürütmenin alanını genişletmeyi hedefliyor.

Gümrük vergisi bu alanlardan biri.

Ta Magna Carta’dan beri vergi salma yetkisi krala değil parlamentolara, halkın temsilcilerine ait bir yetki. Bu vergi hakkı, “bütçe hakkı” ile birlikte modern anlamda demokrasiyi kuran çok temel bir ilke.

Bizim ülkemizde evet vergiyi parlamento koyar ama çoğu vergide vergi oranlarını belirleme yetkisi yürütmeye devredilmiştir. Bu bizim parlamentomuzun kendine ait bir yetkiyi kıskançça elinde tutmak yerine yürütmeyle paylaşması anlamına gelir. Bana soracak olursanız Anayasaya da, demokrasi fikrine de aykırıdır ama maalesef böyle uygulanır. Çünkü Meclis kendi yetkisini kendi eliyle yürütmeye vermiştir.

Amerika ise bizim gibi değil. Başkan etrafında körü körüne bir “biat” arzuluyor olsa bile, içinden çıktığı muhafazakar dünya “sadık” olmasına rağmen körü körüne itaatkâr değil.

Hem Kongre hem de artık ciddi bir muhafazakar çoğunluğu olan Yüksek Mahkeme, Trump’a körü körüne biat etmiyor, onun politikalarını ve uygulamalarını sorguluyor. Bazılarını onaylıyor, bazılarını onaylamıyor.

İşte dün Yüksek Mahkeme 9’a karşı 3 oyla, Başkan Trump’ın iç ve dış politikasının merkezine koyduğu gümrük vergileri konusunda çok önemli bir karar aldı ve Trump’ın gümrük vergilerini bu yolla arttırmaya yetkisi olmadığını söyledi. Mahkemeye göre yetki açıkça Kongre’ye aitti.

Trump bu karara karşı küplere bindi, düne kadar çok sevdiği muhafazakar yargıçların bir bölümünü “vatansever olmamak”la, “aptal” olmakla ve “Demokrat Parti’nin köpeği” olmakla suçladı, yani hakaretler yağdırdı. Sonra da sanki kuyruğunu dik tutuyormuş izlenimi vermek için ilgisiz iki ayrı yasadaki yetkilere dayanarak yeni gümrük vergileri ilan etti. Bu yasalardan biri, başkan vergi oranını değiştirse bile bu yeni oranın en geç 150 günde Kongre’den onay alması gerektiğini söylüyor. Diğeri ise vergi konan ülkeyle ilgili ticarete soruşturmalar açılmasını, yeni oranın ancak soruşturmadan sonra geçerli olmasını emrediyor.

Yüksek Mahkeme’nin demokrasi dediğimiz rejimin özüne ilişkin bu kararını Türkiye’nin özellikle Ak Partili aydınlarının ama en çok Ak Partili yargıçların okumasını dilerdim. (Kararın tam metni burada)

Lidere ve siyasi çizgiye sadakat ile kendi aklının yerine liderin aklını koyup ona körü körüne biat arasında önemli bir fark var. Demokrasi, hukuk devleti ilkesi gibi üstün konularda sadakatin yerini mutlak biatın alması, ülkemizi bugün içinde bulunduğu acı duruma sürükleyen başlıca neden çünkü.

Düşünün Meclis’teki çözüm komisyonu “Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını sağlamak” diye bir cümleyi raporuna yazdı. Oysa ardı ardına mahkemeler ve Yargıtay AYM kararlarını uygulamadığı zaman müdahale edip hukuk devletini korumasını beklediğimiz kurumdu o Meclis. Lidere biat etmeyi tercih etti, kendilerini var eden demokrasi ve hukuk devletine sadakatten vazgeçti.

Umalım ki günün birinde ülkemizde de körü körüne lidere itaat etmektense demokrasi ve hukuk devletine sadakatle bağlanacak bir Meclis ve bir yargıçlar düzeni ortaya çıksın.

Bir zamanların meşhur oto lastiği reklamında söylendiği gibi “Kontrolsuz güç, güç değildir.”

Ülkemizin bu vahim zaaftan kurtulacağı günü sabırla beklemekten başka çare yok.

LAL DENİZLİ’NİN ÇİĞNENEN ONURU

Lal Denizli’nin çiğnenen onuru
Üç gün önce İngiltere’de Thames Vadisi Emniyet Müdürlüğü sabah saatlerinde gidip eski Prens Andrew’u tutukladı, onu gün boyu sorgulayıp serbest bıraktı.

Biz polisin Prens Andrew’u tutukladığını, Andrew’un yaşadığı Sandringham Şatosu’nun kapısında gece gündüz kamp yapan gazeteciler sayesinde biliyoruz.

Yoksa polis onun adını açıklamadı, sadece “60’larında bir erkek”ten söz etti.

Çeşme Belediye Başkanı Lal Denizli genç ve başı dik bir kadın. Herkes gibi onun hakkında da ihbarlar olabilir, savcılıklar ve polis de bu ihbarları araştırmakla sorumlu. Lal Denizli hukukun üstünde biri değil.

Ama bizde tuhaf bir şey oldu: Savcılık neredeyse resmi açıklama yaparak Lal Denizli’yi ifadeye davet etti. Sabahın köründe gözaltına da alabilirlerdi elbette ama o da doğru değil bu da.

Lal Denizli daha kendisine hangi suçlamalar yöneltildiğini öğrenemeden savcılığın açıklamasıyla “uyuşturucu ve fuhuş soruşturması” altında olduğunu öğrendi. Tabii bütün kamuoyu da.

Genç ve başarılı bir kadının onuruna yönelik bir saldırı bu açıklama.

Onlarca gazeteci izlerken Denizli önce savcılığa gidip ifade verdi, ardından Adli Tıp’ta kan, saç, tırnak örnekleri alındı.

Haberlerdeki ifade “serbest bırakıldı.” Öyle ya, tutuklamak, gözaltında tutulmak kural bu ülkede. Kendi ayağında savcılığa gidip ifade verip sonra eve dönmek “serbest kalmak” oluyor.

Bir İngiliz polisine bakın, bir Türkiye’de savcılığa…

İki ülkede de soruşturma gizli.

Bu gizlilik kuralı, insanların lekelenmeme hakkı için konmuş bir kural. Ama bakın Lal Denizli’yi adıyla ifşa ettiler bile.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar