Akın ÖZÇER
Bir önceki yazımda, iktidarın maaşlarını negatif ayrımcılık yaparak düşük tuttuğu emeklilerin desteğini yitirdiğine, sabit gelirlilerin yoksullaşmasına yol açan enflasyonla mücadele açısından yanlış Yılmaz-Şimşek ekonomisi devam ettiği sürece bu eğilimin süreceğine dikkat seçmiştim. Dünyanın birçok demokratik ülkesinde bugüne kadar izlediğim seçimlerde seçmen kitlesinin büyük çoğunluğunu yıllarca yoksulluğa mahkûm eden bir iktidarın -ki bu kadar acımasızını yapanı hiç görmedim- böylesine akıldışı bir politikayla seçim kazandığına tanık olmadım. Hele o iktidar yaşanan tüm ekonomik ve sosyal sorunların doğal olarak tek sorumlusuysa.
Yanlış bulduğum bir başka husus, iktidarın halkla iletişim politikası. Yılmaz-Şimşek ikilisi sabit gelirlileri yoksullaştıran ve sıkıntıya sokan bu politikayı sürekli olarak kişi başı milli gelirin artışı gibi bazı makro verilere dayalı pembe bir tablo çizerek başarılı göstermeye çalışıyor. Hatta Türkiye’nin üst gelir grubuna girmekte olduğu gibi abartı dozu yüksek açıklamalar da yapıyor. Oysa yoksulluğun pençesinde ay başını bir türlü getiremeyen, borç içinde yüzen milyonlarca emekli ve sabit gelirliyle hayata atılmaya hazırlanan genç, pembe olanın bu ekonomik tablo değil, sadece ekonomi yönetiminin elinde tuttuğu fırça olduğunu biliyor. Ceplerine ilave bir para girmediği, aksine alım güçleri sürekli düştüğü için kendileriyle alay edildiği düşüncesiyle bu tür açıklamalara daha büyük tepki gösteriyor doğal olarak.
Başlıktan anlaşılacağı gibi bu yazımın konusu ekonomi değil. İktidar, Yılmaz-Şimşek ekonomi politikasının derinleştirdiği gelir adaletsizliğini gidermek yerine hukuk alanına da taşımış durumda. Avrupa Konseyi’nin (AK) kurucu ülkelerinden biri olan Türkiye olarak artık kabul edilebilir olanın çok ötesine taşan hukuksuzlukların nedeninin de ekonomiyle ilintili olduğunu söylemek mümkün. Geçen yazımda da işaret ettiğim gibi, Anayasa’nın 10. maddesine aykırı olarak kendilerine negatif ayrımcılık yapılmasını fark eden emeklilerin büyük çoğunluğu 31 Mart 2024’te önlerine konulan ilk sandıkta ana muhalefet partisi CHP’ye oy vererek AK Parti ve İttifak ortağı MHP’yi cezalandırmıştı.
CHP’nin belediye seçimlerini kazanması ve Türkiye’nin birinci partisi olması aslında başta emekliler olmak üzere sabit gelirlilerin iktidara yaptığı ciddi bir uyarıydı. Yılmaz-Şimşek politikasına devam edildiği takdirde külahların değişeceğinin işaretiydi. Ama iktidar çevreleri önce yerel seçimlerin genel seçimlerden farklı olduğu propagandası yaparak bu uyarıyı dikkate almadı. Oysa ara seçimler her demokratik ülkede yerel niteliğinin ötesinde iktidarı uyarmanın en etkin yoludur. Dolayısıyla belediye seçimleri ertesinde iktidardan beklenen, emekliye negatif ayrımcılıktan, bunun için gerekiyorsa Yılmaz-Şimşek politikasından vazgeçmesiydi. Aksi takdirde erken seçim baskısı doğal olarak artacak, bu baskıya dayanabilse bile 2028 seçimlerini kaybetme riski yüksek olacaktı. İktidar üçüncü yanlışını, ekonomi politikasına tepkilerin ve bu tepkileri çok iyi değerlendiren Özel CHP’sinin iktidar yürüyüşünün ciddiyetini anladıktan sonra yaptı.
Siyasi davalar
AK Parti-MHP iktidarının, Sayın Bahçeli’nin ifadesiyle İttifakı’nın üçüncü yanlışı ve affedilmez olanı, yargı eliyle hem siyasi parti olarak CHP’ye hem başta İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere, CHP’li belediye başkanları, görevlileri ve muhaliflere karşı girişilen siyasi davalardı. Heybedeki turplar ve kolları her tarafa uzanan ahtapot iddialarının, Anayasa’nın 38. maddesinde aykırı olarak, iktidar ve güdümlü medyasınca dile getirilmesi davaların siyasi niteliğini açıkça ortaya koyuyor ve Adalet Bakanı’nın sık, sık yinelediği “yargı bağımsızdır” sözü de havada kalıyordu. Önceki yazılarımda dile getirdiğim için ayrıntıyla saymak istemediğim birçok anayasa maddesi ilk derece mahkemelerince sürekli ihlal edildi. Anayasa’nın açık hükümlerine karşın YSK, AYM veya AİHM kararlarına aykırı kararlara imza atan yargıçlar gördük. Adalet Bakanı’nın başkanlığını yürüttüğü HSK’nın maalesef hukuk fakültesinde sınıf geçmesi mümkün olmayan bu yargıçlar hakkında herhangi bir yaptırım uyguladığını da duymadık. O bakımdan Adalet Bakanı’nın havada kalan bir başka sözü de “Türkiye bir hukuk devletidir” sözü oldu ne yazık ki.
Yargıda absürt niteliğiyle dikkat çeken son karar İBB Başkanı ve CHP’nin sandıkta 15,5 milyon gönüllü yurttaş tarafından belirlenmiş Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun açtığı “üniversite diplomasının iptalinin iptali” davasında yetkili mahkemece verilen ret kararı oldu. Diplomasının İstanbul Üniversitesince iptali ne kadar absürtse, bu karar da o kadar absürt elbette. Avrupa Parlamentosu’nun (AP) 2019’dan bu yana Türkiye raportörü olan PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) üyesi José Ignacio "Nacho" Sánchez Amor, bu kararı haklı olarak, “hukuk camiasının ve dünyanın önünde gülünç derecede taraflı” bir karar olarak değerlendirdi ve ekledi: “Diploma davası, tamamen siyasidir ve verilen karar, bu hakimleri mezun eden hukuk fakülteleri için bir utançtır. Diplomalarının yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor".
İmamoğlu’nun diplomasının iptalini hukuk nosyonu olmayan sokaktaki adam bile iktidar tarafından Cumhurbaşkanı olmasının engellenmesi amacıyla girişilmiş bir operasyon olarak görüyor. Madrid’in saygın üniversitelerinden Complutense ’den mezun olmuş değerli bir hukukçu olan Nacho Amor’u bile çileden çıkaran bu kararı veren yargıçlar hakkında başkanlığını Adalet Bakanı’nın yaptığı HSK bir soruşturma başlattı mı bilmiyorum.
Bu hafta İttifak ortağı Sayın Bahçeli’yi bile çileden çıkaran absürt bir yargı kararı daha verildi. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Esenyurt Belediye Başkanı Profesör Ahmet Özer’i “Kent Uzlaşısı” davasında, terör örgütü üyeliğinden 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkûm etmesi siyasi açıdan da sorunlu. Birincisi, bu uzlaşının terörle bir ilgisinin olmaması. Aksine Kürt yurttaşların DEM dışındaki bir partiden aday olarak seçilmesinin ve görev yapmasının önünü açıyor ki son derece demokratik bir uzlaşma. İkincisi, Ahmet Özer’in hiçbir delil olmadan örgüt üyesi ilan edilmesinin bir hukuk garabeti olması. Üçüncüsü, “Terörsüz Türkiye” süreci bakımından münfesih bir terör örgütünün üyeliğinden söz edilmesi.
AKPM’den Türkiye’ye çağrı
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) 26-30 Ocak tarihlerinde Kış Dönemi Genel Kurulu’nu yapıyor. İki yıl görev yaptığım Strasbourg Daimî Temsilciliği’nde AKPM sorumluluk alanımdaydı. Strasbourg ölçütleriyle birebir örtüşen Kopenhag siyasi kriterlerini karşılamış olan Türkiye’nin bunca yıl sonra yeniden denetim altında bulunan on ülkeden biri olması son derece üzücü. İnsan bu konuda verilen emeklerin boşa gitmesine, demokrasiye bunca katkıda bulunmuş bir siyasi partinin 24 yıl sonra demokraside geldiği noktanın, bedenini yiyen bir yılan gibi, 2002 öncesine dönüş olmasına üzülüyor doğal olarak.
AKPM’nin Türkiye ile ilgili kararına (résolution) gelince, Türk yetkililer öncelikle AİHM kararlarını eksiksiz ve süratle uygulamaya ve Osman Kavala ile Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ Şenoğlu'nun derhal serbest bırakılmasına davet ediliyor. Ayrıca, etkili bir denge ve denetim sisteminin yeniden kurularak “yargının tam bağımsızlığının sağlanması için gerekli reformların yapılmasının” gereği vurgulanıyor ki bir önceki alt başlık altında da belirttiğim gibi Türkiye’de yargı artık ne tarafsız ne de bağımsız ne yazık ki.
AKPM kararında sokaktaki insanı yakından ilgilendiren hususlar da var. Kuşkusuz en önemlisi, demokratik seçimlerde halkın iradesine saygı gösterilmesi. Bu bağlamda, “özellikle İçişleri Bakanı tarafından atanan valiler aracılığıyla demokratik yollarla seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasına son verilmesi ve ana muhalefet partisi CHP dahil olmak üzere muhalefet partilerine yönelik saldırıların durdurulması” isteniyor. AKPM ayrıca "Ekrem İmamoğlu'nun serbest bırakılması, kendisine yöneltilen tüm temelsiz suçlamaların düşürülmesi” çağrısını da yineliyor.
Kimse AKPM’nin Türkiye’nin içişlerine karıştığını iddiaya kalkışmasın. 74 yıl önce üye olduğumuz, kurucu üyesi sayıldığımız bir kuruluşun parlamentosundan söz ediyoruz. Bizden talep edilen hususlar, 71 yıl önce onaylayarak taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ilkelerine ve 36 yıl önce zorunlu yargı yetkisini tanıdığımız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymamız. Kaldı ki 2023 seçimlerinde seçtiğimiz iktidara Anayasa’da da yer alan bu vecibelere uymama yetkisini vermiş değiliz.
Sokaktaki insan iktidarın anayasal zorunluluklara uymadığını ayrıntıyla bilmiyor belki ama sandıkta dile getirdiği iradesine gerek siyasi davalarla gerek iktidar partisinin yaptığı transferlerle el konulmasına tepkili. İktidarın özellikle belediye seçimlerinde ekonomik nedenlerle kestiği cezayı yargı yoluyla boşa çıkardığı görüşünde. Bu nedenle bundan sonra ne yaparsa yapsın iktidarı değiştirme arzusu ağır basıyor.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Bağcılar mitinginde üstü kapalı dile getirdiği gibi, eski yönetimlerin hatalarından ders almış bir siyasetçi olarak iktidarı devralma yolunda başarıyla ilerliyor. Nitekim sadece ekonomik ve sosyal politikalar alanında değil, aynı zamanda demokratik hukuk devletinin restorasyonu konusunda duymak istediğimiz mesajı veriyor. Bu nedenle siyasa davalarla iktidarın kaybettiğini, CHP’nin kazandığını söylemek yanlış olmayacak.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT71 YIL ÖNCE… 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUTarihin dönüm noktasındayız: ABD geriliyor… 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENİki ateş arasında İran halkı 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRErdoğan rahatsız olunca ortaya çıkan rahatsızlık… 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine Avrupa kapılarında 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİEpstein sapkınlıkları demokrasinin suçu mu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZCHP’nin sıra dışı Kürt Konferansı’nın düşündürdükleri 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANYeni Anayasa denilince tüylerim diken diken oluyor 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRTürkiye’nin yeni ruh hali: Kırılgan ve yapay denge toplumu 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURCHP çözüm sürecinde AK Parti’ye nasıl gol attı? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanKeşke “bana ne İran’dan” diyebilseydim 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞBİZ YOKSULLAŞIYORUZ, ANKARA ZENGİNLEŞTİĞİMİZİ SÖYLÜYOR… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKürtler nereden koptu? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluArtık çözümün hızlanmasına mani bir hal var mı? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciDolar/TL ne olmalı? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERSiyasi davalarla CHP ‘up’, Cumhur İttifakı ‘down’ 2.02.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
26.01.2026
15.01.2026
12.01.2026
5.01.2026
29.12.2025
21.12.2025
13.12.2025
6.12.2025
1.12.2025
13.11.2025