Bekir AĞIRDIR
Her pazartesi ve salı siyasetin harareti yükseliyor. Kabine açıklamaları, liderlerin grup konuşmaları, ardından akşam ekranlarında aynı yüzlerin sürdürdüğü tartışmalar. Ancak bütün bu gürültünün ahalinin güncel dertleriyle ne kadar paralel aktığından emin değilim. Örneğin asgari ücret tartışmalarında üç ayrı duygusal evrene tanıklık ettik. Bir kesim için açıklanan rakam yeni bir hayal kırıklığı. Bir kesim, eleştirilere anında savunmayla karşılık veriyor. Asgari ücrete mahkûm olanlar ve emekliler içinse bu süreç yine “Biz ölmüşüz” duygusunun taze bir örneği.
Kutuplaşmanın uzun yıllar laik–muhafazakâr, Türk–Kürt, Sünni–Alevi gibi kültürel kimlikler etrafında şekillendiğini biliyoruz. Ancak bu farklılıkların gerilimi çoğu zaman toplumsal ilişkilerden çok, devletle yaşanan ayrıcalık–mağduriyet deneyimlerinden beslendi. Etnik ve inanç aidiyetleri arasındaki çatışmaların önemli bir kısmı da doğrudan doğal toplumsal dinamiklerden değil, devlet içi kliklerin müdahalelerinden kaynaklandı. Bugünse bu eski fay hatlarının ötesine geçen, daha derin ve süreklileşmiş bir toplumsal ayrışmayı yaşıyoruz.
Son on beş yılda bu toplumsal farklılıkların üzerine siyasal kutuplaşma kalın bir katman gibi yerleşti. Merkez–çevre ve sol–sağ eksenlerinden başlayan gerilim, AK Parti döneminin başından itibaren hem ton hem biçim değiştirdi. Önce AK Parti yandaşlığı–karşıtlığına, ardından Erdoğan yandaşlığı–karşıtlığına dönüştü. Bugün yaşanan siyasal kutuplaşma hem kimlik ayrışmalarını besleyen hem de onlardan güç alan yeni bir evreye geçmiş durumda.
Bu süreçlerin paralelinde 2017 yılından beri giderek derinliği ve şiddeti artan ekonomik tufan nedeniyle sınıfsal gerilim ve harareti de yükseldi. Bugün ise yerel dinamikler kadar bölgesel ve küresel dinamiklerden de beslenen, etnik ve inanç temelli olduğu kadar siyasal da olan, hayat tarzı kadar sınıfsal boyutu da güçlü bir yumağın içine sıkıştık. Bugün aynı fay hatların işlevleri değişmiş durumda. Kutuplaşmanın motoru yer değiştirdi. Artık mesele kim olduğumuzdan çok, nerede kendimizi güvende hissettiğimiz. Artık sıkışma yarına dair iddialarımızdan çok korku ve kaygılarımıza. Artık gerilim kimlerle dost olduğumuzdan çok kimlere karşı olduğumuzla ilgili.
Bugün elimizdeki bütün veriler şunu söylüyor, kutuplaşma duygusal bir forma dönüştü. Ve bu dönüşümün ardında ekonomiden psikolojiye uzanan çok daha derin bir toplumsal kırılma var.
Yeni kutuplaşmanın sessiz psikolojisi
Geçen haftaki yazıda anlattığımız kum saati toplumu metaforu, orta sınıfın erimesi ve geçişkenliğin durması, bugün siyasi davranışların en güçlü belirleyicisi hâline geldi. Ekonomik kaygılar yükseldikçe, insanlar kendilerini güvende hissettikleri kimlik alanlarına daha sıkı sarılıyorlar. Fakat bu kimlikler artık birer pozitif aidiyet değil, birer duygusal güvenlik kabuğu. Yani kimlikler değişmiyor, kimliklere yüklenen anlam değişiyor. Eskiden kimlik bir değer beyanıydı, “Ben böyleyim” demiş oluyorduk. Bugün kimlik bir korunma duvarı, “Ben onlar gibi değilim, onlar tekin değil” demiş oluyoruz. Bu fark, kutuplaşmanın psikolojik mekanizmasını tamamen dönüştürüyor.
Bu dönüşümü en iyi açıklayan teorilerden biri negatif kimliklenme. Birey kimliğini artık “kime benzediği” üzerinden değil, “kime benzemediği” üzerinden kuruyor. Güvensizlik arttıkça pozitif aidiyet zayıflıyor, negatif sınırlar güçleniyor.
Bugün Türkiye’de kimlikler tam da bu nedenle, ideolojiden çıkan, kültüreli aşan, psikolojik bir savunma hattı işlevi görüyor. Bu, kutuplaşmayı daha sessiz, daha içsel, daha kaçınmacı bir forma sokuyor. Kavga eden değil, birbirinden uzak duran bir toplum hâline getiriyor.
Kutuplaşma artık gürültülü değil. Meydanlar yerine iç dünyalarda yaşanıyor.
Argümanlarla değil, duygularla çalışıyor. Bu yeni form üç belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Birincisi “temassızlık”, fiziksel yakınlık sürüyor, etkileşim azalıyor. Aynı sokakta, aynı markette, aynı toplu taşımada yan yanayız ama duygusal olarak birbirimize kapalıyız.
İkinci form, dijital dünyada uzaklaşma biçiminde. Eskiden sosyal medya kavga çıkarırdı. Bugün kavga etmiyoruz bile. Blokluyoruz, sessize alıyoruz, uzak duruyoruz.
Yani bağırarak değil, kaçarak kutuplaşıyoruz.
Üçüncü form, güvenlik merkezli aidiyetler kurguluyoruz. Bir siyasi pozisyona ideolojik nedenle değil, “Kendimi orada daha güvende hissediyorum” diye bağlanılıyor.
Bu, siyasetin doğasını kökten değiştiriyor.
Kutuplaşma azalmayacak, form değiştirecek
Bu yeni psikoloji ve ekonomik kırılganlık, önümüzdeki kısa ve orta vadede bazı kritik toplumsal ve siyasal sonuçlar ve değişimler yaratacak muhtemelen.
Birinci sonuç, artık kültürel kimliklerin değil, güvenlik arayışının yarışacağı bir siyasi zemin oluşacak. Evet, kültürel kimliklere dayalı siyasetten kurtulmalıyız. Türkiye’nin en büyük sorunlarından birisi değişim ve dönüşüm süreçlerine her bir farklılığın kendi kimliğiyle dahil olamaması. Gerçek hayattaki çoğulculuğun aksine yüzyılı aşan kalkınma ve toplumsal süreçleri hep bir kimliğin değer ve tercihlerine yaslandığı için kadim fay hatları oluştu. Aynı zamanda, kültürel kimliklere dayalı bir siyaset biçimi toplumsal uzlaşmaları mümkün kılmadığı gibi kutuplaşmaları güçlendiriyor. Öte yandan neredeyse on yıldır süren ekonomik tufan ve yine on yıla yakındır süren merkeziyetçi ve keyfi yönetim biçimi ekonomik sınıflara dayalı siyasete geniş bir alan açtı. Ama ne yazık ki partiler kimlik siyasetinden çıkmayı başaramadılar.
Bugün ise süreç bir başka paradigmaya doğru evriliyor sanki. Araştırmaların tamamı toplumda kurumsal güvenin dibe vurduğu bir evreye işaret ediyor. Bu tablo yakın gelecek için iki yönlü bir psikoloji yaratıyor. Bir yandan makro ölçekte güvensizlik devam edecek. Bu güvensizliği aşma yönünde umut verecek herhangi bir politika dizisi ya da dinamik yok şimdilik hayatımızda. Siyaset, ekonomi ve kurumlara duyulan güvenin toplu bir toparlanma sinyali de yok. Bu nedenle güven bir “kıt kaynak” olmaya devam edecek. Öte yandan mikro ölçekte “güven adacıkları” çoğalacak. Toplumsal veya kamusal kurumlar yerine, küçük, kim ve ne olduğundan emin olduğumuz, küçülmüş aileye, ilgi topluluklarına, küçük cemaatlere ve yakın çevreye sıkışacak hayatlar. Bu, Türkiye’de reel veya dijital hayatta daha büyük kalabalıklar içinde yaşam ama düşük toplumsal bağlılık paradoksunu derinleştirecek.
Bir dizi küresel, bölgesel ve ulusal gerilim yanı sıra, tanış olunmayan kalabalıklarda ve tüm toplumsal, yasal kurumların çöktüğü bir zaman aralığında seçmenin de önceliği değişiyor. Seçmen artık fikir değil, duygusal güvenlik arıyor. Bu nedenle siyasi rekabet şu soruda düğümlenecek belki de: “Hayat standardımı, güvenliğimi, geleceğimi kim daha iyi korur?” Ya da soruyu tersten soracak: “Sahip olduklarım ve güvenliğim için tehdit kimden geliyor?”
Kimlikler üzerinden yaşanan çatışma, ekonomik sıkışmışlıkla beslendiği için zayıflamıyor. Yakın gelecekte tonu değişecek ama hâlâ varlığını sürdürüyor olacak. Kültürel tartışmalar, kimliklere dayalı argümanlarla yürüyen münakaşa ve münazaralar duygusal güvenlik tartışmalarına dönüşecek. Tartışmalarda argümanlarımız kimliklerimiz ve kimliklerimizden beslenen değerlerimizin üstünlüğüne dair değil kimliklerimizin sağladığı sığınma, güvenli kabuğa çekilme esaslı olacak.
Yakın gelecekte kutuplaşmanın yapısal motoru eşitsizlik olacak. Fırsat eşitliğinin yeniden tesisine yönelik değil ayrımcı politikaların daha da yaygınlaşacağına dair ipuçlarının görüldüğü bir zaman aralığında bireylerin sınıf atlama umudunun da en düşük seviyede seyredeceğini öngörebiliriz. Kum saatinin “devrilmiş” olması, geçişkenliğin durması, psikolojik olarak muhtemelen şu iki şeyi tetikleyecek. Birincisi, seçmenin duygusal ve kimliğinden ya da öteki kimliklerden tehdit algısının tetiklediği negatif kimliklenmeden oy verme davranışı sürecek. Ama aynı zamanda “hak ettiğine ulaşamayacak olma”, “yoksulluğun yeni kuşaklara devrine razı olma mecburiyeti” gibi duyguların tetiklediği toplumsal öfke derinleşecek.
Eşitsizlik ve adaletsizlik algısı kimilerinde kader duygusunu kimilerinde umutsuzluk ve çaresizlik duygusunu besleyecek bir yandan. Öte yandan özellikle yeni yoksullaşan eskinin orta sınıfında mikro mutluluklar, anlam arayışları yeni bir dip dalda yaratacak. Bu davranış, yalnızca “Tasarruf edemiyorsam harcayayım” tercihi değil, psikolojik bir dayanıklılık stratejisi. Giderek bu en azından bireysel hayatlarında esenlik ve anlam arayışı yeni bir “kültürel merkez” yaratma potansiyeline de sahip. Hatta bu alan siyaseten kutuplaştırıcı değil, duygusal olarak toparlayıcı bir zemin de olabilir aynı zamanda. Dolayısıyla Türkiye’de orta sınıf ekonomik olarak erirken, kültürel olarak yeni bir “duygu orta sınıfı” da oluşuyor. Genç, kalabalık ama kırılgan, ülke ve gelecek için umutsuz ama yine de anlam aramaktan vazgeçmeyen. Özellikle kültürel alandaki kıvılcımlara ve hareketliliğe enerji veren genç kalabalıklar da bunun işaretidir.
Gündelik yaşamda paralel gerçeklikler artacak
Muhtemelen toplum üç alanda ayrışarak yaşayacak. Birinci alan fiziksel ortaklıkların yaşandığı şehirler, işler, okullar, binalar. İkinci alan, dijital gettolar, yankı odaları. Üçüncü alan, seçilmiş mikro çevreler, güven adacıkları. Bunlar birbirine değmeden akacak. Bir ülke içinde üç farklı gerçeklik, üç farklı mekânsal düzlemde, eşzamanlı fakat farklı dürtü ve taleplerle yaşanacak.
Ve muhtemelen bu üç mekânsal katmandaki iletişimde de duygusal filtreleme yaygınlaşacak ve derinleşecek. Önümüzdeki yıllarda insanlar, doğru bilgiyi değil, kendilerini teyit eden bilgiyi daha çok talep edecekler. Araştırmalar, raporlar, gerçeği ve olanı öğrenmekten daha çok ezberleri kuvvetlendirmek için aranıyor olacak. Münakaşa ve münazara kültürü bir yandan derinleşecek. Diğer yandan münakaşa ve münazaradan bile kaçınmak tercih edilir olacak. Daha da önemlisi ilişki ve iletişim mikro topluluklara doğru yoğunlaşacak. Bu eğilimlerin doğal sonucu ise kutuplaşmanın daha da derinleşmesi olur.
Kutuplaşmanın bu yeni formu daha zor yönetilir olacak muhtemelen. Çünkü bu yeni kutuplaşmanın ana karakteri fikirlerle değil duygularla ilgili oluşu. Çünkü ihtiyaç ve taleplerdeki farklılıklar üzerinden değil birbirinden tehdit algısından besleniyor oluşu. Tam da bu yüzden çözümü yalnızca yukarıdan aşağıya kurumların yeniden inşasıyla değil toplumsal güvenin sokaktan yukarıya doğru yeniden inşasıyla mümkündür. Bu ise siyasi alanın yeniden tanımlanması, siyasetin önündeki tüm engellerin kaldırılması, siyasi aktörlerin siyaset tarzlarını yeniden gözden geçirmeleriyle mümkündür.
Türkiye’nin üç ayrı duygusal haritası
Eğer not ettiğim bu öngörüler gerçekleşirse, yakın geleceğin Türkiye’si, üç duygusal kümeye ayrılan bir toplum olacak, “güven arayanlar”, “çıkış arayanlar”, “yorgunlar ve geri çekilenler”. Kutuplaşma kimlikler arasında değil, bu duygu kümeleri arasında yaşanacak. Bu nedenle Türkiye toplumu şu anda “alt ve orta sınıflaşmış büyük bir kitle”, “ayrıcalıklı bir azınlık” ve “umutsuz olsa da anlam aramaktan vazgeçmeyen genç kalabalıklar” olarak yapılanmış gibi görünüyor. Toplumu yeniden ortak zemine çekmek için ihtiyaç duyulan şey ise yeni bir toplumsal güven mimarisi.
Kutuplaşma ancak kümeler arası ilişki, geçişkenlik ve ekonomik umut yeniden inşa edilirse yumuşar. Aksi halde gürültü azalacak, ama mesafe büyüyecek. Önceki yazılarımda da değinmiştim araştırmalarımızın bulgularına göre toplumda en baskın duygu tehdit. En büyük ihtiyaç adalet. En yaygın eğilim temkin. En çok aranan şey ise hâlâ umut. Bugün Türkiye, bu dört duygunun gölgesinde karar veriyor, konuşuyor, tartışıyor.
Yakın geleceğin en kritik toplumsal gerçeği şu ikilemden hangisini tercih ettiğimize göre şekillenecek. Ya kutuplaşma yeni formlarla, çeşitlenerek, değişerek, derinleşerek sürüyor olacak ya da ortak geleceğe inancı, ortak yaşama iradesini güçlendiren bir siyasi zemin oluşacak. Belki de gelecek seçimlerin sonucunu etkileyecek en önemli unsurlardan birisi partilerin ve adayların bu ikileme verecekleri cevap olacak.
Oksijen'den alınmıştır.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTOkçunun Önünde Kıvançla Eğilin… 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluÜlkenizi bir otokrat yönetiyorsa... 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünKritik günlerden geçerken... 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUİnsan olan böyle bir savaşta nasıl davranır? 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kahveciİhracatçı batıyor 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMOğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYORTADOĞU VE KÖRFEZ ÜLKELERİ SAVAŞ SARMALINA SÜRÜKLENİYOR… 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞUÇAKTA AĞIR TÜRBÜLANS… 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYargı güce boyun eğiyor mu? 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNStratejik hesaplar boğazlanırken… 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİREN“Başkan Trump’ı kurtarmak” 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURDirenişten ‘Allah bizi mahcup etmesin’e 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRSadece orta direk değil, iyi bir gelecek kurma hayali çöküyor 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYACemre Toprağa Düştü, Newroz’un Ateşi Yüreklere; Şimdi 4 Nisan’ın Özgürlük Müjdesiyle Taçlandırma Zam 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalÖfkenizi yiyin! 30.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİİslam ve düşüncede yerlilik 29.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİşte Şişli'nin bir gecede silinen tapuları 28.03.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENSAMER raporu ve saha 28.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZOsman Kavala 3070 gündür haksız yere hapiste yeter bu zulüm... 28.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKÇözüm süreci: Suriye’de hareket var, Türkiye’de söz çok icraat az 28.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezTrump'ın Manipülasyon Çabaları 28.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mahmut ÖVÜRCHP’ye yakın araştırma şirketinden sürpriz sonuç 28.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUDezenformasyon felaketi 28.03.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanErdoğan’ın umudu: Türkler bu sefer de bayrağın altında toplanır mı? 28.03.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden mutsuzuz? 27.03.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçKaranlık Akademi: Üniversiteler Nasıl Ölür? 27.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERFransız seçmenin mesajları 27.03.2026 Tüm Yazıları




























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
23.03.2026
16.03.2026
9.03.2026
2.03.2026
23.02.2026
16.02.2026
9.02.2026
2.02.2026
26.01.2026
19.01.2026