ABD-İsrail cephesinin İran’a saldırıları ile Tahran’ın İsrail’e ve ABD’nin bölgedeki ulaşılabilen uzantılarına karşı-saldırılarına yoğunlaşmışken, bir yandan da İstanbul büyükşehir belediye başkanı Ekrem İmamoğlu ile ilçe belediye başkanlarının Silivri’de başlayan duruşmalarını izlemeye çalışıyorum.
İki olay arasında ilk bakışta benzerlik bulmak zor…
Biri savaş; çağın teknolojisiyle üretilmiş en gelişkin silah ve teçhizat devrede… Füzelerin türlü çeşitlisi havalarda uçuşuyor, insansız hava araçları kamikaze uçuşları yapıyor… İçlerinde kadınlar ve çocukların da bulunduğu insanlar ölüyor, ölmeyen yaralanıyor…
Her savaşta olduğu gibi…
Sebepsiz çıkmaz hiçbir savaş; bu savaşta da tarafların kanlı mücadeleden beklentileri var. Savaşa karar verenlerin ölenler ve yaralananları düşünmesi beklenmiyor; daha ilk günden, “Savaş bu, elbette ölenler, yaralananlar olacak” diyebilen devlet başkanları çıktı…
Eskiden devletler arasında uyuşmazlıklar çıktığında, savaşı bitirmek, hiç değilse zayiatları sınırlı tutmak için araya uluslararası kurumlar girer, aklı başında siyasiler kendiliklerinden görev üstlenir, sağduyulu yorumcular uluslararası hukuku hatırlatır, medya neredeyse bütün halinde savaş-karşıtı tavır alırdı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulmuş Birleşmiş Milletler ateşkese davet eder, süreci kısaltmak için kıdemli devlet adamlarından oluşan komiteler arabuluculuğa soyunur, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi başvuru beklemeden görev üstlenirdi.
Nerede o günler…
O günlerde bu mekanizmaları çalıştırmada en ön safta yer alan devletler, bu kez, ya saldırgan, ya saldırganın yanında ya da susmayı yeğliyorlar…
Ekrem İmamoğlu’nun merkezinde olduğu dava öyle mi?
Genellikle bu sorudan sonra iki konu arasında derhal kendini belli eden farklar sıralanır. Ben de öyle devam etmeye hazırlanıyordum ki, savaş halindeki dünyamızla ilgili yukarıda yazdıklarımı yeniden okuyunca elim tutulmuşa döndüm.
Cezaevlerinde bir yıla yakın bir süredir tutulan belediye başkanları tek bir partiden; hepsi CHP’li…
Haklarında açılmış davalar var, ama henüz cezaları kararlaştırılmadığı halde cezaevlerinde bir yılı doldurdular.
O halde neden cezaevindeler? Tutuksuz yargılanmaları gerekmez miydi?
Nitekim, geçmişte onlarla aynı görevlerde bulunmuş belediye başkanları -herhalde başkaları da vardır ama İstanbul ve Kayseri belediye başkanlarının durumu belleğimde taptaze- cezaları kesinleşene kadar cezaevi yüzü görmemişlerdi. Askeri vesayet döneminde hem de…
Yargılanan başkanlar arasında sadece bir yıl görevde bulunmuşlar da var.
Ülkede uzun yıllar boyunca belediye başkanlığı yapmış farklı partilerden isimlerin hiçbiri yolsuzluk, rüşvet ve irtikap iddia ve ithamlarına muhatap olmamış mıdır? Yalnız CHP’li başkanların mı elleri uzun?
Garip.
Adaletin nefesi, nerede yanlışlık varsa her yere ve herkese uzanmalı değil midir?
Dün, Silivri’deki hazırlığı bir yıl sürmüş davanın üçüncü yargılama günüydü. İlk iki günden ekranlara ve haber sayfalarına yansıyan görüntüler, üzerlerine gökten dron parçaları düşmüş ülkelerdeki kalabalıkları hatırlatmaktaydı.
Ekrandan çalışma masama ulaşan gürültüler ise Tel Aviv’deki ‘sığınaklara gidin’ anlamına gelen siren gürültülerini andırıyordu.
Sanıkların avukatları da, müvekkillerine yapılan muamele için ‘düşman hukuku’ deyimini sıkça kullanıyor…
Medyamız da büyük çoğunluğuyla yargılananların karşısında ülkemizde.
[Biraz önce göz attığım New York Times gazetesinde İmamoğlu’nun yargılamasıyla ilgili bir haber vardı ve başlığı şuydu: “Eleştirenler Türkiye’deki davayı siyasi darbe olarak görüyor”. Yabancı medya bizim medyadan bu konuda farklılaşıyor, anlayacağınız…]
‘Ana suçlu’ konumundaki Ekrem İmamoğlu’nun duruşmada yaptığı savunmanın bir bölümü de, bana şu anda dünyanın tanığı olduğu savaş ile ülkemizdeki yargılama arasında benzerlikler bulunduğunu bir kez daha hatırlattı.
Okuyalım:
“Arkadaşlarımı evlerine yollayın. Bu sistemin derdi benimle. Ben burada sizinle bu süreci yönetmeye hazırım. Savunmamı yapmaya hazırım. Bu insanlar tutuksuz yargılansın. Anneler, çocuklarıyla buluşsun. Çocuklar, evlerine gitsin. İnsanlar, hasta. Şimdi bu kadar örnek varken; hastalar var, ameliyat olanlar var. Şu anda dizini bükemeyip yürüyemeyen, daha dün ameliyathaneden çıkmış insan var. Bu insan evine gitsin; en azından evinde tutulmasının ne sakıncası var? Kimi ne ile test ediyorsunuz? Bu olmaz.. Gitsin, tedavilerini yaptırsın, duruşmalara gelsin. Benimle bu şekilde bir süreç yönetin.”
Okuyunca duruşmaların neden canlı yayınlanmadığını anladım.
Yalnız diğer başkanlar değil, “Beni yargılayın” diyen Ekrem İmamoğlu da, kendisini daha rahat savunabileceği şartlara kavuşturulmak üzere tutuksuz yargılanmalı.
Günümüzün savaş ortamında, terör dönemini de geride bırakmaya hazırlanan ülkemize yakışacak görüntü budur.



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
11.03.2026
8.03.2026
6.03.2026
5.03.2026
3.03.2026
1.03.2026
27.02.2026
26.02.2026
24.02.2026
22.02.2026