Hasan Bülent KAHRAMAN
1989 yılında Süleyman Demirel’le bir mülakatta bulunmuştum. Gösteri dergisinin isteği üzerine SHP ve DYP başkanlarıyla Fransız Devrimi'nin 200. Yılı nedeniyle yapılmış bir görüşmeydi. Demirel’le randevuyu kendisiyle her zaman övündüğümüz büyük aile dostumuz Nuri Amca (Bayar) almıştı. Oğlu ve kardeşim Mehmet Ali Bayar da konuyu babasına, Nuri Amcama iletmişti. Gittim. Bir fotoğrafımızın da bulunduğu o görüşmeyle başlayan ‘dostluğumuz’ Demirel ölünceye kadar sürdü. 1991-93 arasında son Başbakanlığı döneminde Kültür Bakanlığında Bakan Danışmanı olarak ‘memurluğunda’ da bulundum. O dönemlerin anıları başlı başına bir hacim tutar. Ardından CB döneminde de bazı ‘resmi’ görüşmelerimiz oldu. CB sonrasında ilişkiler daha da arttı. Hepsini belki, yazabilirsem, anılarımda aktaracağım.
Konu o değil. Bahsettiğim 1989 görüşmesinde sohbet uzadı. Demirel bana kayıt cihazını kapattırdı. Musul ve Kerkük hakkında çok ilginç şeyler söyledi. O iki şehrin devredildiği Meclis’te çok göz yaşı döküldüğünü vurguladı. Konunun artık ele alınıp konuşulması gerektiğini belirtti. ‘Kim konuşacak?’ diye sorduğumda, ‘işte sen konuşursun, sizin kuşak gelir mevzuyu açar, gereğini yapar’ dedi. Kelime kelime aklımda söyledikleri.
*
Musul ve Kerkük, Cumhuriyetin ilk kuşaklarının (muhtemelen Atatürk’ün ve İnönü’nün de) aklında, daha doğrusu ortak belleğinde yer alan bir konudur. İmparatorluk toplumlarının aydınlarında, belli belirsiz, kendileri yeterince fark etmese de ‘emperyal’ bir bilinç söz konusudur. Literatürde bu olgu çok incelenmiştir.
Özellikle geçiş kuşakları imparatorluk ve sonrasına ait değerlendirmeleri çok yapar. Dikkat edilirse bizde de Demirel kuşağı ve ardından gelen, gazeteciler ve edebiyatçılar, bilhassa onlar bu meseleyi eski tabirle ‘ariz-amik’ yani enine boyuna, geniş şekilde ele almıştır. Kemal Tahir’de, Attila İlhan’da hatta kimse farkında değildir ama, Kemal Tahirci bir nostalji duygusuyla yazan İsmail Cem’de bu gerçek içkindir.
Bizim kuşak (yaşı 70 dolayında olanlar) ve solda bulunanlar meseleyi bu yönüyle ele alan son kuşaktır. İşin gerçekten ilginç ve çarpıcı yanı odur: bir zamanlar bu tartışmaları sol yapardı. Sağ daha ziyade romantik ve ağıtsı bir anlayışla yaklaşırken, sol, irdelemesini analitik bir zemine oturturdu. İsmail Cem’in, tam bu zarfa yerleşmese bile Stefanos Yerasimos’un o dönemde çok etkili olmuş kitapları kesinkes bu minval üzeredir: Osmanlı tarihinin Batıyla mukayeseli şekilde sınıfsal bir zeminde incelenmesi.
Hatta daha ileri gidip şimdi yazılarını kitap haline getirmeye çalıştığımız Bülent Ecevit dahi bir Kemal Tahirci, bir Mustafa Akdağcı, bir İsmail Cemci idi demeliyim. Türkiye’yi bir dönem kasıp kavuran, Sencer Divitçioğlu’nun başlattığı Asya Üretim Tarzı daha başka bir maksat taşımaz. ve Osmanlı Toplumu (Kitabın ilk baskısı Asya Tipi Tipi üretim Tarzı ve Az Gelişmiş Ülkeler’dir ve ortak bellekte bu şekilde yer alır. İkinci baskıda Sencer Hoca kitabın adını Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu’na dönüştürür.) Bu yaklaşım ve yöntem sonra başka menderesler döndü. Bugün kabul görmüyor. (Osmanlı tarihi Amerikan üniversitelerinde çok daha dikkatli çalışmalarla çok daha güçlü şekilde devam ediyor. Fakat o tezlerin siyasal herhangi bir boyutu ve iddiası yok. Daha doğrusu Marksist bir tarih anlayışı ve yazımı kabul görmüyor bugün.)
*
Bu bakış ‘emperyal’ bir arayışı önermez. Eski toprakların yeniden ilhakı gibi bir saçmalıkla kim meşgul olur? Eski imparatorlukların tamamı kırpılıp yıldız yapıldı. Fakat 19. Yüzyılı nefes nefese bitiren diğer devletlerle Osmanlı arasında çok önemli, çok ciddi bir fark var. Türkiye, modernleşme döneminde İngilizlerin veya Fransızların yaptığını yapamadı. Tarihsel sürekliliğini sağlamak çabasına girmedi.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zaten kendi için ayrıştı ve bu doğal bir gelişmeydi. İngiliz, Fransız İmparatorlukları ise eski sömürgelerini 20. Yüzyılın ortasına kadar sürdürdü. sonra da oradaki kültürel hegemonyalarıyla ilişkilerini korudu. İngilizler Çin’den daha dün, 1997 yılında çekildi. Otuz yıl öncesine kadar oralarda sömürgeciydi. Afrika’da, Hindistan’da, Pakistan’daki rolünü bugün de alttan alta oynuyor. Afrika ülkelerinde hala resmi dilin Fransızca olduğu ülkeler var.
Yani, o imparatorluklar bir bitiş travması yaşamadı. Oysa Osmanlı-Cumhuriyet ilişkisi bu parçalanma/ihanet sendromunun içinden kuruldu. Lozan Antlaşmasının üstünden şimdi 100 yıl geçti. Daha dün 30-40 yıllık, yaşayan herkesin öncesini fiilen idrak ettiği bir anlaşmaydı. Hele kurucu kadro, Balkan Harbinin bozgunundan gelip, Filistin Cephesinde, Nablus harbinde, Kanal harekâtında bulunmuş ve hepsinde mağlup olmuş insanlardı. İşin özü, kıtlara hükmeden bir imparatorluk altı yılda ve ellerinde yok olup gitmişti.
Buna rağmen ulus devletin kendi bütünlüğünü her türden maceraya tercih etmişlerdir ki, ülkenin ekonomik gücü açısından bakınca başka bir adım atmalarına olanak yoktu. Türkiye’nin büyük dönemeçlerindeki kadrolar ise bu anlayışla uzaktan yakından ilgili değildi. Özellikle 27 Mayıs ve 12 Eylül, NATO çerçevesinde ve Soğuk Savaş ilkeleri etrafında yapılmış darbelerdi. 27 Mayıs’ı gerçekleştiren yüzbaşıların, binbaşıların bu konuları anlayacak ne birikimleri ne formasyonları vardı. 12 Eylül ise yine Soğuk Savaşın bir emrini yerine getiriyor, Türkiye’yi soldan temizlemeye ve İran Devrimine karşı zırhlamaya çalışıyordu. Dönemi bakımından çok haklı şekilde emperyal refleksleri kontrol edilmiş kadrolardan söz ediyoruz.
Kaldı ki, Osmanlıyı anlamak ve tanımak bir ‘Büyük Osmanlı Projesi’ni planlamak anlamına gelmiyor. O tam bir saçmalık olur. Diplomaside asla tek yol bulunmaz. Bir ülkenin bir başka ülke veya bölge üstünde etkin olmasının bin türlü yolu vardır. Önemli olan karar ve iradedir. Vizyondur. De Gaulle, ‘Avrupa’nın sınırları Urallardan başlar’ derken gidip oraları işgal veya ilhak etmekten değil, bir bakış açısından söz ediyordu. Politika dediğimiz şey bakış açısıdır. Türkiye’nin de Orta Doğu’yla ilişkisi bu çerçevededir ve böyle bir kabule dayanmadan o bölgede politika üretmek söz konusu olamaz. Onca yazıp söylediğim gibi, on binlerce kilometre ötedeki devletlerin OD ilgisi olacak da onunla sınır sınıra, her türlü tarih, akrabalık, dil, kültür ilişkisine sahip Türkiye’nin olmayacak öyle mi? Bu görüşü savunmak, bu dünyada yaşamamak anlamına gelir.
Tartışmayı Özal başlattı. Orta Doğu’da bir karar mercii olmaya çalıştığında ve müdahalesini meşrulaştırmaya çalıştığında, bana yukarıdaki sözleri eden Demirel’den nasıl bir tepki gördüğünü arşivler hatırlıyor. Fakat, Özal, derin belleği bir kere kımıldatmıştı. (Hemen belirteyim asker gönderilmesi, daha sonra 1 Mart Tezkeresi benim de karşı çıktığım hamlelerdi. Amerika Bu 11 Eylül’ü Çok Sevdi adlı kitabım bütünüyle bu olaylar etrafında gelişen tartışmayı ve OD-Türkiye-dünya ilişkilerini ele alır.)
Orta Doğu ve bitmeyen Birinci Dünya Savaşı Özal sonrasında, onun ardından gelen kadroların daima gündeminde oldu. Dönüm noktası, bize yanlış şekilde tercüme edilen Çekiç Güç harekatıdır ve 1991 yılına geri gider. Aradan geçen 35 yılda Türkiye yaşanan gelişmelerin içinde yer aldı. Onların önemli bir bölümünde savunma durumundaydı, o da kendisini korumak bakımından tedbirler aldı.
*
Başka bir görüşü oldu mu Türkiye’nin derseniz, cevabım, özellikle son dönemi düşünerek, evet olacaktır. Suriye’deki gelişmelerden sonra bu soruyu olumsuzca yanıtlamak zaten imkansızdır. Bunu da haklı görmemenin yolu yok. Belirttiğim gibi, biz bölgeyle herkesten daha geniş ve derin ilişkiye sahibiz. Şimdi, bir hayli farklılaşmış, fazla ‘bağırmayan’ bir politikayla bölgede bir siyaset yürütüyor Türkiye. Kürt konusunda içeride cereyan eden oluşum da bu anlayışın ve ilişkilerin uzantısı şeklinde tecelli ediyor. Etrafımızda başlayan ve süren İran savaşını da aynı odaktan bakarak görmek kabil. Ne oldu da, Amerika, İran’ı hem de şimdi ‘vurdu’? Sorunun bin türlü cevabının olduğu muhakkak, ama bölge ve Türkiye ilişkisi açısından bakınca, Türkiye’nin, bölgedeki en güçlü ülke olduğu düşünülünce aklıma başka bir yorum geliyor.
İran, tarihi boyunca, en geniş anlamda, ‘Türklükle’ iç içe olmuş bir ülke. Bırakalım yüzlerce yıl Türklerin o ülkede yönetimde bulunmasını. Şimdi bile Hamaney Türk, Ahmedi Necat Türk, Hele Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan öz be öz Türk, ana dili Türkçe. Derken iç içe olduğumuz diğer ülke Azerbaycan’la kendimizi ‘iki devlet bir millet’ diye tanımlıyoruz.
Peki bu ‘kompozisyon’ dünyayı ürkütmüş olamaz mı? Bu kompozisyonun bir ‘konsorsiyumla’ nereye varacağını anlamak için kahin olmaya gerek yok. Aralarında asırlardır gizli, açık cereyan eden rekabeti bir yana bırakalım, İran ve Azerbaycan’ın petrol kaynakları, İran’ın doğal gaz kaynakları Türkiye için bambaşka imkanlar sunacakken savaşın patlaması tesadüfse tesadüftür. Yine de o rastlantı benim aklıma bu fikirlerin üşüşmesini engellemiyor. Bunca büyük ve karmaşık bir hadisenin benim getirdiğim nedene bağlanmasını iddia edecek halim yok, ama olayların birden çok boyutunun olduğunu hatırlamanın da zararı yok.
*
Türkiye’nin OD ile ilişkisi ne kadar gerçekse Batı ve Avrupa’yla ilişkisi de o kadar gerçektir. Üstelik, Türkiye, OD ile Müslümanlık üstünden bir ilişki kurmuşsa Avrupa’yla ilişkisi de bir o kadar Müslümanlık dışıdır. Türkiye’nin özelliği ve farkı budur. Bu fark genel olarak OD için de bir büyük imkandır, özel olarak İran için de. İran modernleşmesi OD sosyolojisi bakımından çok ciddi bir olgudur, biz yeterince bilmeyiz ama Batı akademyasında alabildiğine irdelenir. O arada Türkiye’yle ilişkileri de ele alınır. Her bakımdan, tarih yönünden de toplumsal dönüşüm açısından da iç içe geçmiş iki ülkeden söz ediyoruz ve herhalde bu gerçek benim yorumum açısından da dikkate alınması gereken bir başka unsurdur.
OD’suz bir Türkiye olur ama Türkiye’siz bir OD çok zor olur. Dünya bu gerçeği bizden iyi biliyor.
Yazarlar
-
Mehmet TEZKANSiyasi dava… Sansür yasası! 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciDemokrasilerde “Taban İstilası” 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMANİran savaşında Türkiye boyutu 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURTürkiye’nin en etkili hava savunma sistemi… 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞTrump’ın en büyük yanlışı, açmazı anlayamadığıdır 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA8 Mart’ın Direniş Ruhu ile Özgürlük ve Demokrasi Newrozu’na Çağrı... 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞATEŞ AVUCUMUZUN İÇİNDE... 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRDünya büyük çağ değişiminde: Yükselen milliyetçilik, korkunun refleksi 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKBu toplumda herkes devletçi! 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanBiz Türkiye’yiz, ‘Büyük ülke’ masalı bizde böyle yazılır 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolKutsal haydut! 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENİnsanlık Trump’ı durdurmalı 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNBinlerce kadın Taksim'den sesleniyor: "Bitmeyecek bu İSYAN" 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTAkçakoca sapağı… 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANİran’dan Türkiye’ye yansıyanlar 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünSavaş nasıl ve ne zaman bitecek? 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRLaleli ‘çamaşırhanesi’ -5- İşte ülke böyle çürüyor: Tapeler çıktı! 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİBüyük işgal projesi ve İran 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUSavaş ne zaman biter? 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUÜçüncü dünya savaşı bu mu acaba? 7.03.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanOrtaçağ karanlığına bir adım daha yaklaşmak 7.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİNATO’dan çıkmamakla iyi mi etmişiz? 7.03.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçÜniversitenin-akademinin kamusal bir derdi var mıdır? 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERİran savaşı ışığında dezenflasyon süreci 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZİran savaşının gölgesinde siyasal tutarsızlık 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraÖğrenme Korkusu 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRİyi ki Güney Afrika ve İspanya var… 6.03.2026 Tüm Yazıları




























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
2.03.2026
12.10.2025
19.08.2025
18.08.2025
17.07.2025
20.06.2025
13.05.2025
5.05.2025
6.03.2025
26.02.2025