Ergun AŞÇI

İSKENDER’DEN BUGÜNE İRAN’IN DİRENÇ HAFIZASI
10.03.2026
12

Mary Renault’un Pers Oğlan diye tarihi/fantastik romanını okuyorum. Büyük İskender’in İran yıllarını, daha doğrusu Pers yıllarını anlatıyor.

“İran” adı kadim köklere sahip olsa da, uluslararası kullanımda görece yeni sayılabilecek bir isimdir. Batı dünyası yüzyıllar boyunca bu ülkeyi Persia olarak adlandırmış, 1935’te Rıza Şah döneminde diplomatik yazışmalarda Iran adının kullanılmasının talep edilmesiyle bu ad yaygınlaşmıştır. “İran” kelimesinin kökü ise çok daha eskidir; (“Aryanların ülkesi”ifadesine kadar uzanır.

Osmanlı için İran’ın halkı Acem’dir. Dolayısıyla orası bir Acem mülküdür. “Acem” ise Arapça kökenli bir kelimedir; tarihsel kullanımda Arap olmayan, özellikle de İranlı toplulukları ifade eder. Arapçayı düzgün konuşamayan anlamı da zaman zaman verilmiş olsa da Osmanlı kullanımında daha çok İranlı veya İran diyarından olan kimseleri tanımlayan bir ad olmuştur.

İskender antik adıyla Pers ülkesini fethettiğinde, Persler kendilerini dünyanın en medeni halkı olarak varsaymaktan öte, bundan emindiler. Makedonlar ve Yunanlılar onlar için barbar topluluklardı.

Mary Renault’un romanında derinden işlediği tez ise şudur:

Büyük İskender, bu ülkeye tamamıyla hâkim olabilmek için Pers olmak, en azından melezleşmeyi kabul etmek zorunda olduğunu idrak etmiştir.

Yani bu ülke öyle Suriye veya Irak gibi türedi hükümetlerin iktidarlarının ülkesi değil; kadim bir gelenekten gelerek var olmuş bir ülkedir.

Kendisini işgal edenleri, üzerinde hâkimiyet kuranları bile dönüştüren bir ülke.

Orta Asya’dan gelen Selçukluları kendi kültürleriyle dönüştüren, şehirleştiren bir ülke söz konusu.

Bugün “nebi” yerine “peygamber”, “salat” yerine “namaz” kelimelerini tercih ediyor olmamız bu derin izlerin günümüzdeki yansımasıdır.

Şiiliği bile bu kadim kültürün İslam potası içindeki özgün bir tezahürü olarak okuyabiliriz.

Demem o ki, günümüz İran’ı büyük acılar pahasına da olsa dikte edilmeye çalışılan “Yeni Dünya Düzeni”ni kabul etmeyecektir.

Kısa süreli, teknolojik dayatmalı bir savaşla İran’ın alt edileceğini düşünmek bir akıl tutulmasıdır.

Geçmişte II. Dünya Savaşı’nın zorlu koşullarında Rıza Şah ile içeriden iş birliğiyle başaramadıklarını, bugün uçak gemileriyle başarmaya kalkmak, kendilerine 21. yüzyılın Vietnam çıkmazını yaratmak manasına gelecektir.

Bu direncin kaynağı sadece askeri değil, aynı zamanda derin bir entelektüel birikimdir.

 Firdevsi’nin’nin epik hafızası, Sadi Şirazi’nin’nin ahlaki derinliği ve Ömer Hayyam’ın’ın sorgulayıcı aklı hâlâ ayaktadır.

Hayyam’ın bilimsel aklı ve Sadi’nin insanî ölçüsü, bu kültürün dogmaya teslim olmayan yüzünü temsil eder.

Bugün İran sineması sınırlı imkânlarla bile dünyaya güçlü hikâyeler anlatabiliyorsa, bunun arkasında bu köklü damar vardır.

Ve burada Ali Şeriati’nin mirasını hatırlamak gerekir.

Şeriati, dogmatik inançların zincirlerini kırmaya çalışan bir düşünürdü.

Onun çağrısı, bireyin ve toplumun özgürleşmesi, kendi iradesiyle yol alması yönündeydi.

Şeriati’nin en büyük katkısı, inancı kör bir itaate indirgemek yerine, onu özgürlük ve adalet için bir mücadele alanı olarak görmesiydi.

Umalım ki bu kadim coğrafya, Firdevsi’nin hafızası, Sadi’nin ahlaki derinliği, Hayyam’ın sorgulayıcı aklı ve Şeriati’nin özgürlük çağrısıyla birleşerek, tek adamlı idare biçimlerini aşan ve bölgeye özgürlükçü bir misal sunan bir geleceğe doğru yol alabilsin.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar