Hasan Bülent KAHRAMAN

Hasan Bülent KAHRAMAN
Hasan Bülent KAHRAMAN
Tüm Yazıları
Habermas’ı Türkiye’yle okumak...
24.03.2026
71
Habermas’ın sivil toplum önermesi toplum alanıyla özdeş değildir ama iç içedir. Sivil toplum, kusursuz iletişimini toplumsal alanda eksiksiz şekilde gerçekleştiren toplumdur. Demektir ki, demokrasi ancak sivil toplum, iletişim edimi ve toplum alanı üçgeniyle meydana gelir

1990’lardaydık. Berlin Duvarı yıkılmış, son modernist proje bitmişti. Dünya yeni bir döneme giriyordu. Türkiye’de ve tüm dünyada modernizm yeniden ele alınıp tartışılıyordu. Modernliğin kategorik ve sistemik (‘sistematik’ değil) düşüncesi ve uygulaması şiddetle eleştiriliyordu. Bir yandan özgürleştirici diğer yandan kendi iç tahakkümlerini kuran ve bireyi normatif bir dünyaya sıkıştıran modernleştirme pratiğine yeni bir açılım aranıyordu.

Gönlüm ve entelektüel tercihlerim Foucault’nun, Derrida’nın, Deleuze’un hatta Barthes’ın meydana getirdiği, French Thought (Fransız Düşüncesi) denen felsefecilerden yanaydı ama bu seçim, Habermas’ın önemini yadsımamı gerektirmiyordu. Modernizm eleştirisi özünde Descartes-Kant çizgisinde oluşmuş ussalık anlayışının hatta aşkınsallığa erişmiş bir zihinsel kurgunun irdelenmesiydi. Haydi, büyük lezzetler üreten metinlerine rağmen son kertede bir edebiyat eleştirmeni olan ve işaretlerin hayatımızdaki ve sistem içindeki rolünü derinlemesine çözümleyen Barthes’ı bir yana bırakalım. Anlamın sorgulanması (Derrida), bilgi-iktidar ilişkisinin ve doğrudan doğruya iktidarın eleştirilmesi (Foucault), gerçekliğin mevcut kategorik yapının dışında ‘yeni olanaklarla’ aranması gerektiğine dönük iddia (Deleuze) daha heyecan vericiydi.

Tam o noktada Habermas, üç temel saptamayla ortaya çıktı.

Birincisi, zaten bir gecede olup bitmemiş, aksine çok kapsamlı ve yoğun çalışmalarla türetilmiş modernliği ‘yarım kalmış proje’ olarak tanımlıyordu. Özellikle 1989’da Berlin Duvarının yıkılmasıyla ortaya çıkan ve gerçekten de son modernist projenin çöküşünün yarattığı ‘karamsarlığı’ görünce Alman felsefeci görüşünü daha da vurgulayarak belirtiyordu.

Çekici boyutlar taşımakla birlikte o düşüncesi beni o kadar ilgilendirmiyordu. Çünkü, Weber’den gelen bir anlayışla ussallığın gelişmesiyle ‘dünyanın büyüsünün bozulduğunu’ belirtiyor ve yine rasyonalizmin insanı özgürleştirdiğini işaret etse de Habermas’ın 1975’te yayınladığı Modernliğin Felsefi Söylemi başlıklı kitabında biçimlendirdiği modernlik önerisi zaten içinde yaşadığımız bir yapının devamını öngörüyordu. Bense, modernleşmenin revizyonun peşinde değildim. Kökleri antik Yunan’da olmakla birlikte, bütünüyle ‘modern’ ama zamanla kendi üstüne kapanmış bir yönetim tarzı olan demokratikleşmenin genişlemesi ve ‘modernleştirilmesi’ arayışındaydım. Fransız Düşüncesini o zarf içinde büyük bir olanak sayıyordum.

Habermas’ın 1962’de, o kadar erken bir tarihte, henüz Frankfurt Okuluyla ilişkilerinin alevli olduğu yıllarda yayınladığı Toplumsal Alanın Yapısal Dönüşümü, başlıklı kitabında, geliştirdiği tezleri bu bakımdan çok kullanışlıydı. Habermas (Türkçeye maalesef tepeden tırnağa yanlış bir şekilde ‘kamusal alan’ diye çevrilen) ‘toplumsal alan’ (Öffentlichkeit) olmaksızın demokrasinin kurulamayacağını belirtiyordu. Burjuva dünyasında toplum alanının nasıl şekillendiğini ve işlevini, demokrasiyle ilintisini, en çok bilinen kavramı olan iletişimsel eylem (communicative action) kavramını geliştirdiği İletişimsel Eylem Kuramı (1981) adlı yapıtında güçlendiriyordu.

Habermas, karar alma süreçlerinde işin özü söz söylemektir (iletişimdir) diyordu ki, yerden göğe kadar haklıydı. Yunan agorasında somutlaşan demokrasi ne ise yeni dünyanın iletişimsel eylemi de o olacaktı. İletişim her türlü denetimden, üst belirlemeden azat olmalıydı. Benim ‘rıza demokrasisi’ dediğim, consensus (uzlaşma) ancak bu koşullarda sağlanabilirdi. Bu koşulu yerine getirerek oluşturulmuş nihai karar tek meşru karar olacaktı ve demokrasi ancak bu mekanizmayla bütünleşirse gerçek anlamını kazanacaktı. Öylelikle meşruluk da elde edilecekti. Nitekim daha sonra bu görüşlerden hareketle diyalojik demokrasi, müzakereci demokrasi gibi modeller ortaya konacaktı.

Habermas, kökleri Kantçı kabullerde yatan bir ahlaki düzen ve meşruiyet (legitimacy) tasavvur ediyordu. Olgusal olandan çok yasal ve meşru olanla ilgileniyordu. Normatif bir dünya tasarlıyordu. Kant’ın aklın kullanılmasıyla kendi kendisine yetecek, aklın işlerliğiyle kendi kendisini ayakta tutacak ve yeniden üretecek yapılar düşünmesine benzer şekilde o da akla sonuna kadar alan açıyordu.

Ahlak ve meşruiyet onların başında geliyordu. Ahlakın ve meşruluğun oluşması ise bir şarta bağlıydı: özgür söz. Eğer söz söylemenin özgürlüğü, her türlü dış güçten, hiyerarşik ve hegemonik yaklaşımdan arınmış şekilde, kusursuz bir katılımın sağlandığı (toplumsal) alanda gerçekleşirse meşruluk tecessüm edecekti.

Bu denkleme üçüncü bir parametre gerekir. O da, sivil toplumdu. Habermas’ın sivil toplum önermesi toplum alanıyla özdeş değildir ama iç içedir. Sivil toplum, kusursuz iletişimini toplumsal alanda eksiksiz şekilde gerçekleştiren toplumdur. Demektir ki, demokrasi ancak sivil toplum, iletişim edimi ve toplum alanı üçgeniyle meydana gelir.

Habermas’ın sivil toplum tartışmasında ilgimi çeken son nokta özellikle dikkat istiyordu. Yukarıda adını andığım Weber’in getirdiği ‘büyünün bozulması’ kavramının uzak bir çağrışımıyla, Habermas, modernleşmeyle birlikte yaşam dünyasının (lebenswelt) yani gündelik hayatın devlet tasallutundan kurtulduğunu, devletin de kendi bürokratik dünyasına kapandığını belirtiyor, ama sosyal devlet kavramıyla toplumun ve bireyin üstünde yeni bir tahakküm alanı inşa ettiğini belirtiyordu. Yani sosyal devlet yaşam dünyasını egemenliği/kontrolü altına alıyordu.

Gerçek anlamda sivil toplum bu yeni tahakküm sürecine karşı bir müdahaledir. Yani, modernleşme, eğer sivil toplum devletin önünü kesiyorsa, ona karşı bir kalkan geliştiriyorsa sağlanabilir. İletişim eylemi, özgürce tartışma bu bakımdan en güçlü araçtır ve müzakereci demokrasiye (deliberative democracy) ancak o koşullarda geçilebilir. Unutmayalım ki, konuşmaya/iletişime dayalı eylem sürecinde Habermas, kuramını, aklın akıldan üstün olabileceğine, doğru fikrin galip geleceğine inanarak geliştiriyor ve bu olguya ‘daha güçlü/iyi savın otoritesi’ diyordu.

Bu denklem 1990’lardan başlayarak Türkiye’deki demokrasi tartışmalarında benim için çok yol gösterici oldu. Kuşkusuz, Habermas’ın önermeleri de tüm güçlü felsefe önermeleri gibi bir ‘hükme’ (statement) bağlıydı ve hazırladığı çerçeve itibariyle hem kendi zaaflarını hem de kendi hegemonik ifadesini içeriyordu ama bu o kadar önemli değil, Platon da şairleri cumhuriyetinden dışlıyordu. İşin ciddi yanı güçlü bir akıl yürütme zeminin kurulmasıdır ki, Habermas bu ihtiyacı misliyle karşılıyordu.

Habermas’ı çok daha çekici kılan bir yanı vardı. 1927 doğumlu sosyolog-düşünür, sadece efsanevi Frankfurt Okulu'nun 1945 sonrası tüm tartışmalarının ve iç itiş-kakışının ortasında yer almakla kalmamış (Adorno’nun gözdesi ve ‘mahmi’siydi, yani Minima Moralia yazarının himayesi altındaydı) çok erken döneminde bile, Alman düşüncesinin en işlek yarası olan Heidegger’e, 1935 tarihli kitabının 1953’teki yeni baskısında, Nasyonal Sosyalist hareketi tanımlarken ettiği ‘içsel gerçekliği ve büyüklüğü’ (inner truth and greatness) sözünü çıkarmadığı için tepki göstermişti. Hayatı boyunca da Almanya’nın Nazi geçmişini büyük bir sızı olarak içinde taşıdı. Bu onun demokrasi inancının önemli bir işaretiydi.

Son döneminde Habermas iki önemli çıkış yaptı. Birisinden sonuç alamadı, diğeri çok yanlış oldu. Sonuç alamadığı tezi, neredeyse ‘federe’ veya ‘birleşik’ Avrupa düşüncesiydi. Bir manada, Avrupa Birleşik Devletleri arayışındaydı. Daha doğrusu dayanışmacı (solidaristic) demokratik federasyon öneriyordu. Buna mukabil Avrupa devletleri demokratik yoldan geliştirecekleri, demokrasiden ödün vermeyecekleri bir ‘kaderini tayin hakkı’na (self determination) hakkına sahip olacaklardı. Geleceklerini birlikte hazırlayacaklardı veya tersine söyleyeyim birlikte bir gelecek hazırlayacaklardı. Olmadı. Büyük düşünür ve muakkibi Seyla Benhabib, ölümünden sonra verdiği mülakatlarda hocasının kendi inandığı ve kuruluşuna tanıklık ettiği dünyanın kayboluşunu izleyerek hüzne boğulduğunu belirtiyor. Gerçekten de Avrupa neredeyse yok olup gidiyor.

İkincisi, Hamas’ın İsrail’e saldırısına karşılık o ülkenin kendisini savunma hakkını destekledi. Doğaldı. Ama ardından, Kasım 2023’te İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırımı da destekleyen bir yazı yazdı ve maalesef o hatasıyla birlikte büyük bir yıpranma yaşadı. Ardından ölümü geldi.

Habermas büyük bir felsefeci değildi. Sosyolog olmasından gelen mekanik bir yanı vardı. Yine de büyük savlar ortaya koydu. Bir diğer önemi, inatla hatta ihtirasla sürdürdüğü toplumsal entelektüellik kimliğiydi. Gazetelerde yazı yazmak ve sert polemiklerde bulunmak vazgeçemediği tutkusuydu. Zaten, gençliğinde gazeteci olmak istemişti. 1980’lerde giriştiği ‘Tarihçiler Polemiği’ unutulmazdır ve o yazıların Türkçede bir kitap olarak yayınlanmasına şiddetle ihtiyacımız var. Geliştirdiği sekülarizm sonrası toplum (post-secular) tezlerini de dikkatle irdelemek gerekiyor. Hele modernleşmeyi ‘bitmemiş proje’ diye tanımlayan bir düşünürün bu konudaki yaklaşımı daha da önemli.

Habermas’ı yakından tanıdım. O dönem Basın Yayın Genel Müdürü olan değerli Moskova ve Roma Büyükelçimiz (sonradan İyi Parti milletvekili) Aydın Sezgin onu Türkiye’ye davet etmişti. Teveccüh edip benden kendisiyle bir mülakatta bulunmamı istedi. Oturup konuştuk. Çok da önemli bir görüşme yaptık. Maalesef konuşma güçlüğü nedeniyle ve kayıt cihazının azizliğiyle sözlerini deşifre edemedik, anlaşılmıyordu.

Beni özellikle etkileyen, onu tanıyan herkesin bildiği bir özelliğini açıkça ifade etmesiydi. Mevcut yasa gereğince 1927 doğumlu Habermas da doğallıkla Nazi Gençliğinin bir parçasıydı. Savaşın son günlerinde askere de çağrılmış ama Müttefik Kuvvetler gelince ‘kurtulmuştu’. Öncesinde dışarıda tutulmuştu. Nedenini çekinerek sordum: ağzındaki yara ve çirkin olması (kelimesi kelimesine bunu söyledi: ‘ugly’) kusursuzluğu arayan Nazi ideolojisinin kendisini içine almadığını belirtti. (Zaten bu değerlendirmesi üstüne Nazilerdeki estetik anlayış hakkında, bilhassa Adorno’ya atfen konuşmuştuk.)

Hayatım boyunca üstünde düşündüğüm ve Leni Riefenstahl’ın 1933 Nazi Kongresine ait İradenin Zaferi filminde somutlaşan ‘eril estetik’, evet, Habermas’ı dışlamıştı. O da tüm yaşamı boyunca o ideolojiye kapalı kaldı ve Alman siyasetine asla güvenmedi. Ukrayna Savaşı sonrasında Almanya’nın silahlanma eğilimine de bu nedenle itiraz etti.

Çok önemli bir düşünürü yitirdik. Biraz kapalı, biraz heyecansız, biraz kuru ifadesine ve görüşlerine rağmen çığırlar açtı. Hele sosyal medya tahakkümü altındaki dünya ve Türkiye’deki demokrasi bakımından görüşleri bundan sonra daha da ilginç olacaktır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar