Hasan Bülent KAHRAMAN
1960’lardan başlayarak Türkiye’deki toplumsal dönemeçlerde kabul edilsin edilmesin daima ilginç fikirler öne sürmüş Çetin Altan, sosyalizmle başladığı yolculuğu tamamlarken yakın çevresine ‘hayal ettiğimiz ülke bu değildi’ demiş. Çetin Altan Usta 2015’te öldü. Bilmiyorum, bugüne bunca yakın bir anekdotu anlatırken, eskilerin ‘raviyan-ı ahbar, nakilan-ı asar, muhaddisan-ı ruzigar şöyle rivayet ederler kim’ şeklindeki güzel deyişini anmak gerekir mi, ama aramızdan ayrılışından sonra geçen sürede, bırakın Türkiye’yi, dünyada meydana gelen değişimler, Altan’ın o sözünü de biraz farklılaştırmamız gerektiğini düşündürüyor. Artık ‘hayal ettiğimiz dünya bu değildi’ dememiz şart.
Gerçekten de Amerika’dan Avrupa’ya, Çin’den Afrika’ya, eski tabirle ‘mağrıptan maşrıka’ kadar, herhangi köşesinde, bucağında bulunup, yönetimine doğrudan yön veren hiç kimse son on yılda böylesi bir dünyanın ortaya çıkacağını düşünmezdi.
***
Uluslararası ilişkiler tarihinde zaman zaman tartışılan ‘yeni dünya düzeni’ elbette değişik anlamlar da içerir, ama bugünkü stadiumun öncekilerden hayli farklı olduğu su götürmez. Bugünkü düzen, kısa bir anımsatma maksadıyla tarihini hemen özetleyeceğim şekilde 1979 sonrasında hep ivmelenerek gelişti. 1979 sonrası dönem birbirine bağlı üç büyük iddiada bulunmuştur: 1. Piyasa ekonomisi, neo-liberal düzen esastır; 2. Devlet özelleştirmeler yoluyla küçültülmeli, ekonomi ve sosyal güvenlik alanından çekilmelidir; 3. Bu iki unsur sağlanırsa demokrasi büsbütün yerleşecek, yayılacak, pekişecek, güçlenecektir. Daha doğrusu demokrasi sadece neo-liberal piyasa ekonomisini uygulayan ülkelerin yönetim şekli olabilecektir. Bu düşünceyle Churchill’in ‘demokrasi İngilizce konuşan ulusların yönetim şeklidir’ sözü arasında bir ilişki vardı ve unutmayalım ki, liberal düşünce de özünde Anglosaksonların geliştirdiği bir anlayıştır.
Geldiği noktada 1979 sonrasının tam anlamıyla bir çöküş yaşadığını ve üç alanda da üç büyük çelişki yarattığını belirtmek gerekir. Bir, tam bir piyasa ekonomisine ve neo-liberal düzene ulaşılmamıştır; iki, devletler küçülmemiş, tersine, büyümüş ve bürokrasileriyle hantallaşmıştır; üç, demokrasi çok güçlü sorunlarla ağır şekilde yaralanmış, demokrasisiz demokrasiler aşamasına gelinmiştir.
***
Bugünkü dünyanın belkemiğini eskiden, yani 1989 öncesinde olduğu gibi, ABD-SSCB kutuplaşması meydana getirmiyor. O çoktan aşıldı. SSCB’nin yerini alıp almadığı hiç kimsenin tam olarak kestiremediği Rusya bugün de bir güç, ama git gide kendi içine kapanan, zayıflayan bir güç. Düşünün ki, Ukrayna’yı elde etmek için başlattığı savaşın şu noktasında o büyük ülkeyi ABD’ye ‘kaptırmış’ görünüyor. Sadece bir ‘petro-state’ olarak varlığını sürdüren bir Rusya var karşımızda. O Rusya’nın ve Putin’in tek başına ABD ile başa çıkması mümkün değil. İlk kez seçildiği günden bu yana Trump’ın NATO ile sürdürdüğü ve son zamanlarda Greenland üstünden tırmandırdığı zıtlaşma belki şimdilik işine yarıyor ama bu hal, Rusya’nın marifeti değil, onun önünde bulduğu bir durum.
Geriye, çok uzun bir süredir izlenen ahir zaman devi Çin kalıyor ve görünen o ki, bugünkü dünyanın meseleleri ABD ile Çin arasında cereyan ediyor, ama açık ama kapalı olarak. Çin-ABD zıtlaşması bir Soğuk Savaş kutuplaşması değil. Meselenin görünen kısmında hiçbir şey o dönemdeki kadar sert değil, ama bu tanımlama gerçeği örtmeye de yetmiyor: ABD ile Çin arasında bir sürtüşme var ve muhtemelen geleceğin senaryolarını hazırlayanlar bu gerçeği tartmakla meşguldür.
***
Yine de içinde yaşadığımız dünyanın ana meselesi bahsettiğim zıtlaşma değil. Çünkü o zıtlaşmaya rağmen, dünyanın bir köşesinde çok daha adil, insancıl, eşitlikçi, dayanışmacı bir arayış bulunabilirdi. Asıl sorun bu sonuca yönelmiş bir siyasal tutumun ortada olmamasıdır. Hiçbir şekilde tasvip etmediğim Stalinci SSCB uygulamaları döneminde dahi o ülkenin temel iddiası oydu: daha güzel, ütopik bir eşitlikçiliğin hakimiyeti. SSCB modeline karşı çıkan ama yine de toplumsalcı bir modeli savunanlar da aynı özlemin ve arayışın ardındaydı. Olmadı. Gerçekleşmedi. Hatta Brlin Duvarının yıkıldığı 1989 bu iddianın fiili olarak tarihe karıştığı yıl oldu. Doğu Blokunun, sosyalist blokun çökmesiyle birlikte benzeri bir iddiayı kimse aynı şiddette savunmadı.
Dönemecin, belirttim yukarıda, 1989 değil 1979 olduğunu söylemek gerek. O yıl Thatcher’ın İngiltere’de iş başına gelmesi başlı başına bir olaydır. 1945-1979 arasında yayılan ve bugün hâlâ yürürlükte olduğunu, geçerli olduğunu sandığımız Avrupa projesi bir sosyalist projedir ve bahsettiğim dönemde hem bu projeyi hem de bir bütün olarak Batı Avrupa’yı sol (komünist, sosyal demokrat, işçi partisi, sosyalist) partiler yönetmiştir. Projenin özü bellidir: sosyal devlet, sağlık ve eğitim hizmetlerinin ücretsiz karşılanması, mümkün olan en geniş paydada eşitlikçi gelir dağılımı, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlüklerin güvence altında bulunması. Bu proje 1989’a kadar uygulanmıştır.
Proje 1968 yılından sonra, bilhassa 1970’lerde, silahlı örgütlerin devreye girmesiyle rayından çıktı. O, başlı başına bir konudur ve çok geniş ölçüde ‘doğudan esen rüzgar’ denilen Maocu hareketin yayılmasıyla kendisini gösterdi. İlk darbe Fokoculuktur. Bu sözcük özünde ‘odaklanmak’ anlamına gelir. Fakat zamanla ‘gerilla faaliyetiyle devrim yapma’ içeriğini kazanmıştır. Yöntem, tüm esinlerin kaynağı olan Che Guavera tarafından tasarlanmıştı. Sonradan, hâlâ kitaplarını yazmayı sürdüren, 1981 sonrasında Elysée Sarayında Mitterand’ın danışmanı olduysa da gençliğinde Bolivya dağlarında gerillalık eden Régis Debray’nin etkinliğiyle kitlelere yayıldı. 1968 hareketinin entellektüel boyutunu aşan bu yeni silahlı hareket 1970’lere damgasını vurdu.
Silah, kitlelerle olduğu kadar burjuvaziyle sol arasında kurulmuş, son dönemlerin moda sözcüğüyle, rıza ilişkisini kırdı. 1979’da başlayan ve şöyle böyle 50 yıldır süren muhafazakârlık hamlesi bu toplumsal zıtlaşmanın üstüne gelen ve sol yönetimleri mefluç eden petrol kriziyle başladı. Tükenmiş, yerinden kalkamayan, kımıldayamayan sol yönetimler yerlerini neo-liberal modellere yaslanan sağ/tutucu iktidarlara bıraktılar.
***
Yeni dönem iki koldan gelişti: neo-liberal anlayış ve yeni sağ. Neo-liberal anlayış devletin küçültülmesi ve ekonominin özelleştirilmesini öneriyordu. Böylece girişim ve düşünce özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü somutlaşacaktı. Bu, liberal doktrinin hukuku mülkiyet temelinde çözmeyi öngören anlayışının uzantısıydı.
Yeni sağ ise sola karşı muhafazakârlığı, yine liberal doktrinin tanımladığı din/inanç konularını ve çekirdek ailenin gücünü savunuyordu. Böylece girişimci muhafazakâr sınıfların hakimiyeti kurulmuştu.
1980’lerin ikinci yarısında doruğa tırmanan özelleştirme fetişizminin kaynağı bu tasavvurdu. Ekonomi alanından çekilen devlet kısa sürede sosyal güvenlik alanından da, eğitim alanından da çekildi. Tüm bu girişimleri ve temel kabulleri hazırlayan diğer doktriner unsurlar da piyasa ekonomisinin egemenliği ve demokrasinin ancak böylesi bir ortamda gelişebileceği düşüncesiydi.
Fukuyama’nın Ulusal Çıkar (National Interest) dergisinde çıkan 1992 tarihli malum ve meşhur makalesini ve öne sürdüğü iddiasını yeniden anımsamaya gerek yok. Ama o makalenin bir düstura dönüştüğü de muhakkak: demokrasinin temellenmesi ancak devletin geri çekilmesi, küçülmesi, piyasa ekonomisinin hakimiyetiyle mümkün olabilir.
***
Bu iddiaların 35 yıl sonra çöktüğü bir gerçektir. Ne daha verimli bir devlete erişilmiştir, ne daha küçük ve işlevsel bir bürokrasiye geçilmiştir, ne daha etkili bir ekonomik düzen kurulmuştur, ne de toplumsal rıza güçlenmiştir. Hatta modern devletin en önemli unsuru olan toplum sözleşmesi neredeyse bütünüyle devre dışı kalmıştır. Kısacası 1979’da başlayan neo-liberal ekonomik düzen ve getireceği ya da güçlendireceği varsayılan demokrasi neredeyse sistem dışına itilmiştir. Diğer ürkütücü rejim ve ekonomi sorunlarını yazının başında vurguladım.
Bugün yeryüzü siyasetinde yaşanan her şey ve bahsettiğim yeni dünya düzensizliği şu tablonun sonucudur. Yani, başarısız olmuş neo-liberal ekonominin, yarattığı olumsuz sosyo-ekonomik tabloya bağlı olarak yıktığı toplumun, genişlettiği yoksulluğun ve işlevsizleştirdiği demokrasinin uzantılarını yaşıyor dünya.
Ama hemen belirteyim ki, tüm bu olumsuzluklarına rağmen neo-liberal model ve kurduğu sistem kendi açısından başarılı olmuştur.
1980’lerden başlayarak kapitalist yatırım her şeyden önce olağanüstü bir teknolojik dönüşüm getirmiştir. Dünyanın bugün gelip durduğu konum o teknolojik dönüşüme bağlıdır. Teknoloji devi şirketlerin dünyadaki servetin kaçta kaçını ellerinde tuttuğunu, finans kapital şirketlerinin servetinin oranını bilmek, milyarderlerin yoksulların sayısına oranını hatırlamak bugünkü dünya düzenini anlamak için yeterlidir. Kısacası, tarihin görmediği bir parasal ve teknolojik genişlemeden söz ediyoruz. Bunu, gücü elinde tutan sınıflar için, evet, neo-liberal ekonomiler sağladı.
Bugünkü dünya düzeninin özünü dengesizlik meydana getiriyor. Carl Schmitt’ten beri devam eden dost-düşman ayrımı hâlâ geçerli olsa bile, o stadium’u dengede tutmak yönünde gösterilen çabalar artık geçerli değil. Çünkü, bugünkü uluslararası politikayı (tarihin başka dönemlerinde de olduğu gibi) teknolojik üstünlük ve onunla kurulan irtibatın gücü sağlıyor. Kısacası, yeni servet yeni dünya düzensizliğini tayin ediyor.
Neyle uğraşması gerektiğini insanlığın iyi bilmesi gerek...
Yazarlar
-
Mehmet Ali ALÇINKAYADemokratik Toplum Paradigması ve Bölgesel Savaş Dinamikleri: ABD’nin İran’a Yönelik Saldırıları 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlhan ÇETİNİran’daki Teokratik Rejimin Çöküşü ve Ortadoğu’da Muhtemel Domino Etkisi 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanMahallemizin ‘iftar çadırı’ndan sahneler 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaABD ve İsrail'in hedefleri 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANTrump usulü savaş! 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRDünya küresel ara buzul dönemde: Türkiye’nin geleceği nasıl belirlenecek? 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kahveci“Kamuoyu önünde konuşmayın” 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMANYeni dünya düzensizliği 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanModern eşkıyalar artık her ülkenin kapısını çalabilir 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞDİLE GETİRİLMEYENLER… 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞOkullarda laiklik tartışmaları ve nesil yetiştirme gayretleri 2.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERUmut hakkı muhalefeti böler mi? 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasDindarların ‘ahlak’ problemi 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKBir simulacra: “Kürtlerin niye kendi devleti olmamalı?” 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluÇözüm sürecinin Öcalan kanadından son haberler 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçTanıl Bora ve 'Cereyanlar'… 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKÜstü çizilmiş kadınlar 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİOrtadoğu Batının Eseri ama Batıyı da Ortadoğunun kaderi bekliyor 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUHatırlama: 28 Şubat dönemi… 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURTürkiye’nin en iyi giden işi 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUDünyanın cehenneme çevrilmesi mi isteniyor; savaş buna yarar… 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezCDS priminin anlattıkları 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALAB üyeliği hayalinden vize kuyruğunda bekleme gerçeğine… 1.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYÖcalan’dan ‘Kardeşlik Hukuku’ Çağrısı 28.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolDin ve laiklik 27.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYıkımın eşiğinde yeni bir dünya düzeni 27.02.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
12.10.2025
19.08.2025
18.08.2025
17.07.2025
20.06.2025
13.05.2025
5.05.2025
6.03.2025
26.02.2025
13.02.2025