Murat Sevinç
Şemsa Özar’ın anısına…
Birinci yazı…
Geçen hafta Boğaziçi Üniversitelilerin mezunlar derneği olan BÜMED, bir toplantı/buluşma düzenledi. Başlık, ‘Dijital Çağda Akademik Özgürlükler ve Bilgi Üretimi’ idi. Cem Say, Gönenç Gürkaynak ve Albert Ali Salah, Evren Balta’nın başarılı yönetiminde birbirinden iyi konuşmalar yaptı, çok verimli bir toplantı oldu. Salon o gün ve saat için hayli kalabalıktı, Boğaziçililer arasındaki dayanışma insana umut veriyor. Ben açılışta birkaç satır konuştum. Öncesinde yaptığım hazırlık sırasında notlar çıkardım, bilişim-yapay zekâ konularında yeni birkaç yazı da fark ettim. Cem Say hocanın yazdıklarından yine yararlandım. Amacım, üniversite tasfiyesini anlatarak başlayıp bugüne gelmekti.
Toplantıdan bir gün önce, benim açımdan sevindirici bir rastlantı İlhan Tekeli hocanın, Sarkaç adlı yayın organında yayınlanan uzunca makalesi oldu. Başlığı, ‘Üniversitelerdeki tasfiye öyküsü, Türkiye ve üniversiteleri için ne söylüyor?’ Yazıyı okuyunca, aslında hazırlığa gerek yokmuş, bu makale bana yetermiş, diye düşündüm. Haliyle, konuşmamda Tekeli’den de yararlandım. Taner Timur hocanın ‘Toplumsal Değişme ve Üniversiteler’ (İmge) kitabı, Gençay Gürsoy hocanın ‘Bir Hayat Üç Dönem/Anılar-Tanıklıklar’ (İletişim) başlıklı otobiyografisi, Peter Fleming’in ‘Karanlık Akademi/Üniversiteler Nasıl Ölür?’ (Koç Üniversitesi) adlı kitabı, Marx’ın ‘Grundrisse’si ve Marx’ın damadı Paul Lafargue’ın ‘Tembellik Hakkı’ başlıklı kitabı… Üniversite ve gelecek hakkında fikir veren işler.
Toplantı sonrasında bir şeyler yazmaya karar verdim. Daha önce de çok gevezelik ettiğim konulardan biri bu, haliyle bazı tekrarlar olur. Okuyacağınız birkaç yazının akademi dışı okur ve meslektaşlarla sohbet gibi düşünülmesini isterim.
Geçmişte ne yaşandı, şimdi ne yaşıyoruz ve gelecekte ne yaşayacağız? Yıllar sonra akademi nasıl bir yer olur, sorusu üzerinde düşünmek için, herhalde, öncesi ve bugünü hakkında bir şeyler söylenmeli. ‘Yapay zekâ akademiyi, üniversiteyi hallaç pamuğu gibi atacak, üniversitenin sonu geliyor‘ gibi heyecanlı, kısmen gerçekçi ve biraz da endişeli ifadelere sık tanık oluyoruz. Türkiye’de ve dışarıda. Peki, sona ereceği tahmin edilen nedir? Bu soru bizi kaçınılmaz biçimde, ‘akademi-üniversite-bilim nedir?’ soruları üzerine düşünmeye sevk eder.
Dünya faslına, Fleming’in kitabından yararlanarak daha sonra geleceğim. Şimdi kendimizden konuşalım. Genellemelerden olabildiğince uzak durmaya çalışarak.
Yakın çevremdeki, tanıdığım ettiğim meslektaşlarım içinde akademiden memnun ve mutlu olan, iş-meslek tatmini yaşayan neredeyse hiç kimse yok. Yinelemek isterim, ‘tanıdıklarım’ içinde. Nihayetinde birkaç yüz bin kişilik bir camiadan söz ediyoruz. Meslek sevgisi ile ekmek parası kaygısı fazlaca örtüşen gerekçeler değil nicedir. Memnuniyetsizlik kısmen güncel siyasi koşullardan kaynaklanıyor. Ama kısmen. O koşullar uzunca bir süredir hem yapısal olarak hem mesleki gereklilikler bakımından üniversite adı verilen kurumu şekillendiriyor. Siyasal-toplumsal koşullardan bağımsız bir akademi yok, hiç olmadı.
Hoşnutsuzluktan söz ederken bir ayrım yapmak gerekiyor belki de. Genç, orta yaşlı ve emekliliğe yakın akademisyenler arasında. Yaşını başını ve güvenceli kadrosunu almış akademisyenlerin çoğu kendilerini pek çok açıdan daha rahat hisseder. Türkiye’de, örneğin 30’lu yaşların sonu 40’lı yaşların başında profesör olmuş ve devlet üniversitesinde çalışan bir akademisyen, kalan 20-25 yılını göreli bir konfor ve güvenceyle geçirir.
Orta yaş grubu, Türkiye gibi bir ülkede sürekli mesleki tedirginlikler yaşasa ve mütemadiyen değişen akademik ölçütlerle sersemle(til)miş olsa da, hiç olmazsa doktor öğretim üyesi ya da doçent olduğu için -her an kaybedebileceği- kısmî bir huzura kavuşmuştur. Mesleğe yeni başlayanlar ise, en talihsizi bana kalırsa. Hem yıllar sürecek belirsizlik ve güvencesizlik duygusuyla yaşamak, hem de zaman geçtikçe sonu gelmez bir yayın baskısıyla uğraşmak zorunda genç akademisyen. Akademinin yayın, ders ve diğer idari vs. görevlerden oluşan yükünü, büyük ölçüde bu genç ve orta yaş grubundaki kadrolar taşır. Son çeyrek yüzyıldan, özerk olmayan yıllarda giderek belirginleşen manzaradan söz ediyorum, on yıllar öncesinden değil.
YÖK devri, 1980’ler sonrası dünya ve Türkiye’sinde başladı. Piyasacılık yaşamın çok alanında muteber hale getirilirken özerkliği elinden alınış bir üniversitenin bu yeni ‘geçer akçeden’ bağışık kalması olanaksızdı. 1990’lerda asistan olduğumda bizim okulun bir geçiş ve değişim sürecinde olduğunu, bugünden bakınca daha iyi anlıyorum. Henüz yayın ve atıf deliliği her yeri bu ölçüde sarmamıştı ama güçlü göstergeleri vardı. O günlerde istisnai olan bazı öneri ve uygulamalar çok kısa süre içinde genel kurala dönüştü ve sonunda akademi havlu attı. Yukarıda andığım İlhan Tekeli makalesi, işte bu havlu atmanın temelindeki nedenleri ve 12 Eylül sonrası ideolojinin galibiyetini, tasfiyeler üzerinden anlatıyor.
Doğrudur, 12 Eylül ve piyasacılık, eski tip akademi anlayışı karşısında galip geldi. Buna mukabil, bilişim devriminin sonuçları da piyasacı akademinin sonunu getirecek gibi duruyor. Genç kadroların filanca sıralamaya girebilmek için akıl dışı bir yayın baskısı altında yaşadığı, akademisyenin kendisine bağlanan taksimetre ile yapıp ettiği işlerden-yayınlardan teşvik aldığı, istihdamın büyük ölçüde esnekleştiği-güvencesizleştiği, çalışanların mütemadiyen puan/atıf hesabı yaptığı ve bunun doğal sonucu olarak ‘kamusal’ kaygıların anlamını yitirdiği, sıradanlığa ve apolitikliğe mahkûm edilmiş bir ‘yapıdan’ söz ediyoruz.
Hani, her birimizin hayranlıkla andığı, hocalığını, duruşunu, kamuya-kuruma yararını, entelektüel birikimini hatırladığı hocalarımız vardı ya, işte o insanların hiçbiri ‘puan’ etmiyor artık.
Buraya varırken yaşananlar, üniversitenin devlet ve devletlu ile bitmeyen sınavı, ikinci yazının konusu olsun.
Yazı önerisi: Tanıl Bora’nın ‘Öğrenme Korkusu’ başlıklı yazısı.
Yazarlar
-
Elif ÇAKIRİyi ki Güney Afrika ve İspanya var… 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciBu ülke bu pahalılığı taşıyamaz 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçÜniversitenin-akademinin kamusal bir derdi var mıdır? 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZİran savaşının gölgesinde siyasal tutarsızlık 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUSavaşın mertlikle ilgisi yok… Haberler yalan, operasyonlar çakma… 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuOrta Doğu’daki diktatörlükler yıkıldığında ne olur? 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYEmperyalist Savaşın Gölgesinde 'Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi' Projesi 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol21. Yüzyılın Hitler’i 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERİran savaşı ışığında dezenflasyon süreci 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKToplumsallaşmayan süreç enfekte olur 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraÖğrenme Korkusu 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİNiye İspanya gibi olamayız? 6.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANPKK yine çark edebilir! 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİHileye karşı dürüstlük (Kizbe karşı Sıdk) 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit Akçay2018-2023 arasında biz ne yaşadık? 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye nerede duruyor? 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANMolla rejiminde hırsızlık olur mu? 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNVaroluş savaşı! 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanKimin füzesi önce bitecek? 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENKüresel hegemonya mücadelesinde İran savaşı 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRSiyanür faciasına yol açan madeni 1.5 milyar dolara Cengiz alıyor 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURİran savaşından Türkiye’ye düşen ilk şarapnel parçaları 5.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur Akgünİran Savaşı… 4.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezGSYH nasıl böyle yükseldi? 3.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİran’ın gücü, rejimin zaafları 3.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞDİLE GETİRİLMEYENLER… 2.03.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
1.03.2026
26.02.2026
20.02.2026
14.02.2026
4.02.2026
10.01.2026
5.01.2026
29.12.2025
7.12.2025
23.11.2025