Ümit KARDAŞ
1856 Islahat Fermanı’ndan sonra Osmanlı hukuk yapısının suç algısı ve mağdur kavramının içeriği değişmeye başladı. Artık mağdur olan ve korunması gereken devletti. Devletin varlığı tabiatı gereği sapkın olarak kabul edilen bireyin varlığından önemliydi. Böylece “devlet suçu” ve “siyasi suç” kavramları ceza hukuku alanında önemli bir yer tutmaya başladı.
Fransa’da 1810 tarihli modern dikta yönetiminin destekleyicisi olan Napoleon ceza kanunu Fransız yargısını siyasi suçlar hakkında daha saplantılı hale getirmişti. Osmanlı Devleti büyük ölçüde bu kanundan esinlenerek 1858 tarihli Osmanlı Ceza Kanunnamesini kabul etti. Tartışmalı siyasi suça yönelik eğilim bu kanunun kabul edilmesini makul kılmıştı. Nitekim 1858-1876 arasında siyasi suç ve bürokrasiye karşı işlenmiş suç kavramı önem kazanacaktı. Temel nokta bürokrasinin kendisini güven altına alması ve halktan ayrı bir varlık olarak korunmasıydı. İzinsiz basım ve yayınlar ile ilgili maddelerin kanuna konulması inşa edilmiş hiyerarşinin korunmasına yönelikti.
19. yüzyıl ortalarından itibaren Osmanlı siyaset hukuku ile Osmanlı ceza hukuku eş anlamlı hale gelmeye başladı. Ulema sınıfının ciddi şekilde sistemin içine entegre edilmesi yeni, modern ve otoriter bir durumdu. 1876 Anayasasında ceza hukukuna ilişkin düzenlemeler 12 maddede yer almış ve Osmanlı vatandaşları büyük ölçüde, işleyebilecekleri suçlara göre tanımlanmıştı. Böylece vatandaş, birey ya da memur devletin işleyişine karşı bir tehdit olarak kabul edilmişti. Bunun sonucu olarak modern devlet, sürekli saldırı tehdidine maruz kalan ve bu saldırılara karşı her türlü tedbiri alma ihtiyacı olan bir organizma olarak düşünülüyordu. Burada önemli olan husus siyaset hukukuyla ceza hukukunu bir araya getirme hususunda çok baskın olmasa da dinin oynadığı rol ve ulema sınıfının bu alanların yapısına entegre olmasıydı. Ruth A. Miller’e göre Osmanlı Anayasası sadece otoriterliğin değil proto-totaliterliğin de kıyısına sürükleniyordu.
Kolektif suç olarak değerlendirilen “eşkıyalık” veya “çete oluşturmak” suçları da bu gelişmelerle birlikte yeni ve tehlikeli bir forma bürünüyordu. Bunun sonucu olarak artık bütün sosyal gruplar şüpheli, potansiyel suçlu konuma düşmekte ve ilişkili olanlar da suçlu kabul edilmekteydi.
1908’de Genç Türkler ile başlayan süreçte devlet, adab, ahlak, din ve efkar-ı umumiye gibi kavramlarla özdeşleşerek hem bu kavramları koruyor hem de bu kavramların yarattığı itibar üzerinden korunuyordu. Bu bağlamda ise genellik, tekbiçimlilik gibi kavramlar daha önce görülmemiş ölçüde başat hale geliyor ve ceza hukuku terminolojisi tekbiçimliliği özünde “iyi”, aykırılığı ve farklılığı “kötü” olarak niteliyordu. Bireyin yerini kolektif, ulusçu halk kavramı alıyor ve birey bir tehdit unsuru haline geliyordu. Çünkü birey bu tanım bakımından “genel” ve “evrensel” değildi ve Miller’e göre “sapma”nın muhtemel kaynağıydı ve artık ceza hukukunun hedef tahtasındaydı.
Genç Türkler ve İttihat ve Terakki, oluşturdukları ideolojilerinin içerisine İslam hukukunu ve onun kavramlarını eklemlemede sakınca görmediler. ”Umumi dini ahlak” kavramı bireyin topluma karşı görevinin altını çiziyor, biyolojik modelde olduğu gibi toplumun bütününe vurgu yapıyordu.
Biyolojik ve bilimsel temele dayanan bir ceza hukuku sistemi zamanla giderek daha militarist bir yapıya büründü. Hukuk teşkilatı askeri ideolojiye ve kurumlara dayanması itibariyle proto-faşist bir nitelik taşıyordu. Bu durumun rasyonel nedeni pozitivist kadroların toplumu ve devleti sürekli iç ve dış saldırılara maruz biyolojik bir organizma olarak düşünmeleriydi. Bunun sonucu hukuk terminolojisi de ülkede ortaya çıkan sorunların dıştan gelen saldırılar sonucu meydana geldiği anlayışıyla gelişti. Cumhuriyet döneminde görülecek açıktan otoriter yapılar bu hukuk temeli üzerinden inşa edilecekti.
Cumhuriyet dönemi Türk hukukçuları İtalyan Adalet Bakanı ve faşist ceza hukukunun mimarı olan Alfredo Rocco’nun yolundan gitmeyi doğru buldular. Cumhuriyet, İtalya’da olduğu gibi sert bir liderlik çerçevesinde tek partili bir sistem, ”ekonomik milliyetçilik” ve “din yerine devlete tapmak” yolunda ilerlemeyi benimsemişti. İslam, Türk etnik kimliğine ve milliyetçi programa eklemlenecekti.
Cumhuriyet, 1926 yılında 1889 tarihli İtalyan Kraliyet (Zanardelli) ceza kanununu kabul etti. Adalet Bakanı kanunun görüşülmesi sırasında şunları söyleyecekti: “Ceza kanunumuz çok serttir; çünkü inkılap çok kıskançtır. Ama hem sert hem ilmi. Bundan korkacak olanlar ve korkması lazım gelenler Türk milletinin menfaatlerine, Türk milletinin hukukuna ve inkılabına karşı tekin olmayanlardır ve bunların korkması lazımdır.”
1931-1938 yılları arasında, Türk Ceza Kanunu, Mussolini’nin 1930 tarihli faşist ceza kanunundan yapılan tercümelerle büyük ölçüde değiştirildi. Böylece “millete karşı suçlar”,”devlet kuvvetlerine karşı suçlar”, “devletin güvenliğine karşı suçlar” bölümünde yapılan önemli değişikliklerle siyasi suç alanı genişletilmiş oldu. Bu suçlar daha muğlak hale getirildi ve cezaları arttırıldı. Ayrıca aynı faşist anlayışla kürtaj ve kürtajın “ırkın sıhhati” ile ilişkisi üzerinden “ırkın bütünlüğü ve sıhhatine karşı suçlar” oluşturuldu. Böylece devletin şahsiyetinin, dinin, ekonominin, ırkın ve aile kurumunun korunması bakımından bilinçli olarak o dönemin İtalyan faşist felsefesiyle aynı çizgiye gelinmiş oldu.
Her iki kanunun alınmasındaki amaç, devletin varlığının korunması ve ihtiyaçlarıydı. Bu ihtiyaçların liberal bir hukuk tarafından karşılanamayacağı düşünüldü. Osmanlı-Türk ceza kanunlarının amacı aynıydı. Bireyi zayıflatarak devleti güçlendirmek ve tek etnik kimlik olarak kabul edilen Türklüğü ırk üzerinden başat hale getirmek, devlet denetimini ve suç kavramını daha geniş toplumsal alanlara yaymak, siyaset hukukuyla ceza hukukunu kaynaştırmak, bireyi dışlayarak onunla sadece siyasi suç bağlamında ilgilenmek.
2004 yılında kabul edilen Türk Ceza Kanunu da bu mirası aynen devraldı. ”Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar”, ”devletin güvenliğine karşı suçlar”, “milli savunmaya karşı suçlar”, “devlet sırlarına karşı suçlar” ceza kanununda yerlerini aldılar. Özellikle Terörle Mücadele Kanunu bu tarihsel çizgiyi en üst noktaya taşıdı.
Devlet iktidarı bireyi ezerken, toplumsal alanı tam anlamıyla denetimi altına aldı. Siyaset hukuku TCK ve TMK içinde eritildi. Bunun sonucu siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler kolektif siyasi suçlardan dolayı tutuklandılar. Bu nedenle 31 Mart 2017’de mahkemece serbest bırakılan gazeteciler aynı günün akşamı devlet iktidarının hışmına uğrayarak tekrar tutuklandılar veya gözaltına alındılar. Kararı veren hakimler ihraç edildi.
Ceza hukuku alanını siyasi suçlar üzerinden genişleten güçlü devletin korumasız birey ve topluluklar üzerindeki hukuksuz şiddeti devam etmekte. Bu tarihsel çizgiyi bilmeden, eleştirmeden ve değiştirmeden hukukun üstünlüğüne ve hukuk güvenliğine dayalı bir demokrasi kurmak mümkün gözükmemekte…
Yazarlar
-
İlker DEMİRLAİKLİK DEMOKRATLIK MIDIR? 27.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranRojava’da “Gün batımı!” 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUKemalistin bilinç altı 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçLaikliği savunmak bir özgürlük, bir hak ve yurttaşlık görevidir 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDünya bildiğin gibidir 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANTerörsüz Türkiye’yi neden halka anlatamıyorlar? 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBütün otokratların dilinde aynı hikaye 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUDünyayı aldatamıyordu Trump, ülkesi, halkı da uyanmaya başladı… 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENSuriye… Kürtler için acı bir anlaşma… 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİTO’da tartışma yaratan sunum: ‘Seks sektöründe 100 bin kadın ve kız çalışıyor’ 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYTürk Siyasetinde Belirleyici Olan Dinamikler 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kahveciİktidarın ‘seçim argümanı’ ne olur? 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞHukukun her alanında gerileyen Türkiye 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMKürşat Timuroğlu’nun anısına 26.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURCereyanda kalan fikirler… 25.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Darbe anayasası’ 25.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünMedeniyetler savaşı mı başladı? 25.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRAİHM ve AYM kararlarına uyulmalı tavsiyesine ihtiyaç var mıydı? 24.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA"TKP 7. KONGRESİNİN "NEREDE KALMIŞTIK" İFADESİNİ DOĞRU ANLAMAK" 24.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİTarımda bitmediysek bu iftarlar niye pahalı? 24.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENSiyasette mertlik-ahlâkîlik 24.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZYirmibir yıl sonra: ‘Büyük Devlet’ sözüne ne oldu? 24.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerKÜMELEŞMELER VE ORTAK RUH HALLERİ ÜZERİNE 24.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakGeliyorum diyen krize dikkat! 23.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALAltmış sayfalık umut… 23.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERUmut hakkı tartışması 23.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞSON ÇİVİ... 23.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞCHP sağa açılmayı yanlış mı anladı acaba? 23.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKSadece bir örgütün kendisini feshetmesi değil bu 23.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRKutuplaşmalar gündelik hayatı belirliyor; toplumsal güven zemini nasıl onarılacak? 23.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarOrtadoğulu erkekler 23.02.2026 Tüm Yazıları
































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
6.02.2026
22.01.2026
13.12.2025
4.11.2025
17.10.2025
1.10.2025
7.09.2025
1.09.2025
27.08.2025
7.08.2025