Bekir AĞIRDIR

Bekir AĞIRDIR
Bekir AĞIRDIR
Tüm Yazıları
Dünyada küresel ara buzul dönemi: Eski düzen çökerken Türkiye'yi hangi riskler ve fırsatlar bekliyor?
15.12.2025
240
Dünya üç büyük krizin; jeopolitik, ekonomik ve kültürel, aynı anda aktığı bir küresel ara buzul dönemde. Eski düzen çökerken yenisi henüz kurulmadı ve Türkiye tam da bu sarsıntının kavşak noktasında duruyor. Artık ekonomi refahın değil, gücün altyapısı; siyasi ve kültürel rekabet aynı anda sertleşiyor. Böyle bir dünyada Türkiye hem risklerle kuşatılmış hem de benzersiz fırsatların eşiğinde

Son haftalarda küresel gidişata dair yapılan iki kritik analiz, yeni bir zihin haritası, yeni bir ideolojik çerçeve sundu. İlki, Amerikalı bilim insanı John Mearsheimer’ın bir YouTube yayınında dillendirdiği küresel analiz, ikincisi ise ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi (NSS). 

Ben, uzun süredir gidişatı “Küresel Ara Buzul Dönem” olarak adlandırıyorum. Gezegenin ritim değişikliği, teknolojik sıçrama ve toplumsal değişimler gibi üç devasa dalga nedeniyle insanlığın sahip olduğu ekonomik, jeopolitik, siyasal, hukuksal, toplumsal, teknolojik tüm sistemler krizde. Böylesi bir krizler yumağı çağ değişimine işaret ediyor; insanlık sanayi toplumundan bilgi toplumuna evriliyor. Ancak geleceğe dair bir hikayenin, ortak ütopyanın olmayışı, toplumların değişim korkusu ile değişime ayak uydurma zorunluluğu arasında bocalayışına yol açtı. Bu kaygı iklimi, popülist siyasi hareketler tarafından manipüle edildi. Krizler yumağının ürettiği endişe popülist, şoven siyasi hareketlerce korku politikalarına çevrildi. 

Bir yandan çözüm için hala “devlet” dediğimiz aygıttan başka bir imkan, küresel meselelere karşı da güçlü ve etkin küresel kurumlar olamadığını deneyimledik. Popülist hareketler yükselirken küreselleşmeyle zayıfladığı varsayılan ulusal devletler yeniden sahne aldı. 

 
 

“Küresel ara buzul dönemin” yarattığı karmaşanın somut bir sonucu olarak artan küresel adaletsizlikler, siyasi, ekonomik ve ahlaki sıkışmışlık popülist ve şoven iktidarlara, onlar da ulus devletlere güç verdi. Giderek tüm dünyada bir yandan ahlakçı ve güvenlikçi perspektifle oluşturulan politika setleri diğer yandan küresel yeniden bölüşüm kavgası gündeme geldi. 

Ekonomik büyüme ve refah talebinin karşılanamaması nedeniyle artan gelir adaletsizliği ve buna bağlı ortaya çıkan devletler arası çıkar çatışmaları arttı. Popülist ve şoven liderlerin yükselişi bu kavgayı hızlandırırken kapsamını da genişletti. 

Bugün Ukrayna’daki savaş, Gazze’de yaşanan insanlık kıyımı, ABD-Çin hattında büyüyen teknoloji savaşı, Avrupa’da yükselen aşırı sağ, göç korkuları, enerji krizleri… Bunların hiçbiri tek başına bir “ekonomik kriz”, bir “siyasi kriz” ya da bir “kültür çatışması” değil,  hepsi aynı krizler yumağının farklı rüzgarları.

Son üç yıldır krizler yumağının semptomlarının sıklaştığı, yaygınlaştığı, derinleştiği bir süreç yaşıyoruz. Şimdi küresel ara buzul dönemde yeni bir evreye geçiyor olduğumuz anlaşılıyor. Belki de küresel buzul dönem artık “ara” değil, “yeni bir karanlık çağa” dönüşüyor. Yazının başında sözünü ettiğim ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi ve John Mearsheimer’ın söyleşisi işte bu yeni evrenin ideolojik çerçevesini sunuyorlar.  

Ekonomi artık refahın değil, gücün altyapısı 

Analizlerden öğrendiğimiz kadarıyla ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi, ABD’nin dış ve güvenlik politikasını “Önce Amerika” ekseninde yeniden tanımlayan, egemenlik, güç siyaseti, ekonomik milliyetçilik ve askeri caydırıcılık odaklı bir strateji sunuyor. 

Temel hedef olarak ABD’nin askeri, ekonomik, teknolojik ve kültürel üstünlüğünü yeniden inşa etmek hedefleniyor. Daha önemlisi küresel düzeni ulus-devlet merkezli olarak yeniden yapılandırmaktan söz ediliyor. Askeri olarak ABD üzerindeki müttefiklerin güvenlik yükünü azaltmak, yani NATO ve Avrupa’ya başka bir perspektiften bakmak hedefleniyor.  

Bu Ulusal Güvenlik Stratejisi net biçimde, liberal küresel düzeni reddeden, ekonomik milliyetçiliği güvenlikle birleştiren, Çin merkezli büyük güç rekabetini esas alan, ABD’yi yeniden sert güç merkezine oturtmayı hedefliyor. 

Bu yeni ideolojik çerçeve bir yandan aşırı sert güç odaklı yaklaşımı nedeniyle diplomatik alanı daraltıyor, bir yandan da göç, kültür ve ideoloji konularında yüksek kutuplaştırıcı dil içeriyor. İklim krizleri, güvenlik, adalet meseleleri yokmuş gibi davranıyor. Bunların yerine ekonomi ve güvenlik meseleleri birbirine düğümlenirken, savunma sanayii ve enerji alanında somut politika hedefleri sıralanıyor.

Bu yeni ideolojik çerçeve elbette bir gerçeklikten de güç alıyor. Bir yandan küresel meselelere karşı yeterince kaynağı, kapasitesi olan küresel kurumlar oluşturulamadı. Diğer yandan küresel ekonomik sistem toplumlara güvenli bir gelecek sunamaz hale geldi.  Sanayi toplumunun ürettiği refah tabanı eriyor. Finansal ekonomi ve dijital ekonomi yeni bir servet aristokrasisi yaratıyor. Dünya nüfusunun çok küçük bir yüzdesi, gezegenin toplam servetinin yarısına yakınını kontrol eder hale geldi. Benzer adaletsizlik, fırsat eşitsizliği hemen her ülkenin kendi içinde de derin bir ekonomik ve toplumsal krize dönüşüyor. Bugün neredeyse beş büyük finansal fon şirketi küresel ekonomik dinamikleri yönlendirebilir, beş büyük teknoloji şirketi geleceği şekillendirebilir güce ulaşmış durumdalar. 

Sisteme müdahale ya da yeni çağa yeni hikaye gerekiyordu. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi de bu meseleye tersten ve başka bir cevap üretiyor: Serbest ticaret bitti, artık güvenli tedarik zinciri var. Yani ekonomi artık refahın değil, gücün altyapısı. Dolayısıyla ABD küresel ekonomik egemenliğin paylaşımı kavgasında masaya yumruğunu sertçe vurarak bir başka aşamaya geçtiğini söylüyor.

Siyasi egemenlik savaşında yeni aşama

Küresel bölüşüm kavgasının ikinci katmanında çok daha sert bir kavga yürüyor. Soğuk Savaş sonrası kurulan tek kutuplu Amerikan düzeni fiilen sona erdi. ABD bu kapasitede miydi, yönetebilir miydi tartışmaları ayrı bahis ama bugün tek kutupluluk değil çok kutupluluğun tartışıldığı bir dönemdeyiz. Çin artık sadece bir üretim atölyesi değil, bir dünya gücü. Rusya ekonomik olarak zayıflamış olabilir ama askeri olarak hâlâ oyunu bozan bir aktör. Avrupa ise tarihinin belki de en büyük güvenlik bunalımını yaşıyor: ABD’ye muhtaç ama ABD tarafından terk edilme korkusuyla yaşıyor.

Mearsheimer’ın analizleri burada devreye giriyor. “Büyük güçler arasında kalıcı barış olmaz, yalnızca geçici dengeler olur. ABD bugün Çin’i çevrelemek için Avrupa’dan, Orta Doğu’dan ve hatta Ukrayna’dan yorulmuş görünüyor. “Dünyanın polisi” rolünden “seçici hegemon” rolüne geçiyor. Yani her yere koşturan değil, çıkarına değen yere sert vuran bir güç.” 

Mearsheimer’a göre “Avrupa’nın 1945 sonrası dönemdeki ekonomik kalkınması, refahı ve huzuru, kendi iç erdemlerinden değil, ABD sayesindeydi. ABD, kıta içi tarihsel gerilimleri dondurmuş, Sovyet blokuna karşı Avrupa’nın savunma yükünü üstlenmişti. Bu, Avrupa’ya “altın çağ konforu” hediye etti”.

“Ancak, ABD’nın yeni ulusal stratejisiyle bu konfor dönemi, resmen bitirildi. ABD, artık tek kutuplu hegemon değil ve stratejik enerjisini Çin’e karşı Asya’ya yönlendirmek zorunda”. Mearsheimer’ın uyarısı acımasız, “Amerikan şemsiyesi kalkarsa, Avrupa yeniden kendi tarihsel jeopolitiğinin içine düşer”. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın kendi başına bir güvenlik mimarisi üretemediğini acı biçimde ortaya koydu. ABD çekildikçe Avrupa içindeki tarihsel korkular yeniden uyanıyor: Almanya’dan korkanlar, Rusya’dan korkanlar, birbirinden kuşkulananlar…

Avrupa, bu gerçeği görmezden gelerek, Rusya tehdidini büyüterek ABD’yi kendine “yeniden zincirleme” kumarı oynuyor. Oysa Trump’ın ABD’sinin tercihi net, savaşın durdurulması ve kaynakların Asya’ya yöneltilmesi bir stratejik öncelik.

Kültürel katmandaki gerilim niye bu kadar sert?

Üçüncü katman ise belki de en tehlikelisi, kültürel bölüşüm, yani kimlik kavgası. Göç, din, yaşam tarzı, etnik köken, ulusal aidiyet… Dünya artık “Nasıl daha zengin oluruz”dan çok “Kiminle yaşayacağız” sorusunu tartışıyor.

ABD’nin yeni güvenlik stratejisinde göç artık insani bir başlık değil, açıkça bir ulusal güvenlik tehdidi. Avrupa’da aşırı sağ, yalnızca ekonomik korkularla değil, kültürel panikle büyüyor. İnsanlar artık sadece ekmek istemiyor, kimlik de istiyor. Ve kimlik tehdit altında hissedildikçe siyaset sertleşiyor. Asıl kültürel gerilim Müslüman coğrafya ile Batı arasında yaşanıyor. Bir tarafta göçmen karşıtlığı ve İslamofobi’den beslenen hareketler, diğer tarafta IŞİD. Bir tarafta Gazze’ye seyirci kalan Batı diğer yanda her gün Akdeniz’de lastik botlarda can pazarı. Bir tarafta kurumlar, diğer tarafta diktatörler, otokratlar...

 Tarihte çoğu kriz tek eksende yaşanırdı. Bugün ise üç eksen birden aktif. Bu yüzden belirsizlik derin, korku yaygın, siyaset sert, uzlaşma zayıf. Mearsheimer bu tabloyu analiz ediyor ve tezi güç mücadelesinin kaçınılmaz olduğu. Bu da dünyanın, iş birliği çağından sert rekabet çağına geçtiğinin ilanı oluyor. ABD güvenlik stratejisi de bunun ideolojik çerçevesini sunuyor.

Küresel yeniden bölüşüm kavgasında Türkiye

Türkiye, bu üç katmanın tam kesişim noktasında duruyor. Ekonomik olarak yukarı çıkma şansı ile aşağı savrulma riski arasındayız. Siyasal olarak büyük güçler arasında denge kurabilen ama her an bir tarafa itilebilecek konumdayız. 

Küresel kimlik savaşlarının en canlı yaşandığı toplumlardan biri Türkiye. Göç, Kürt meselesi, laiklik, dindarlık, hayat tarzları, milliyetçilik… Hepsi aynı anda siyasal gerilimin hammaddesi. Küresel kültür savaşları, Türkiye’nin iç fay hatlarıyla bire bir örtüşüyor.  

Öte yandan bu kaotik küresel zemin, Türkiye için benzersiz bir fırsat haritası da sunuyor. Orta gelir bandında sıkışmış, orta teknoloji tuzağında bekleyen, yönünü ve geleceğini arayan bir ülke... Bu, ideolojik bir mesele değil, matematiksel gerçeklik.

Türkiye işte bu kırılgan jeopolitik zeminde ara aktör olarak konumlanıyor. Ne Batı’nın içinde ne Avrasya’nın dışında. Ne kimse için vazgeçilmez müttefik ne de herkesin birden gözden çıkarabileceği bir ülke. Tam da bu yüzden değerli ama aynı ölçüde baskı altında. 

Bugün haritalar sabit, ama güç dengeleri akışkan. Türkiye de bu akışın içinde. Ne Mearsheimer’ın önerdiği kadar sert bir güç siyaseti çözüm, ne de eski bilgiler, teoriler, ezberler hâlâ geçerli. Ne bugünkü adaletsizlikler sürdürülebilir ne de dünyanın herhangi bir yerindeki insanlar adil ve onurlu yaşam kavgalarından vazgeçebilir. 

Bu dönem ne yalnızca güce yaslanma ne de sloganlar çağı, yeni çağa hazırlık çağı. Hazırlanan ülkeler yükselecek, hazırlanamayanlar ise tarihin bir sonraki sayfasında dipnot olacak.


Oksijen'den alınmıştır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar