Cihan Tuğal

Amerikan hegemonyası ve Kürt hareketi
3.02.2026
101

Hegemonya, rıza zırhıyla korunan zordur. Uluslar ve sınıflar arası ilişkileri genelde ilkeler değil, güç belirler. Ancak kapitalizmin küresel tarihi, her iki ilişki biçiminde de rızanın ağırlık kazanma sürecinin de tarihidir. Bu da kapitalizmin, insanlığın genel çıkarlarını temsil etme iddiası ile el ele gider. 

Ancak kapitalizmin hegemonik iddiasının temelinde, ezilen ulus ve sınıfların örgütlü mücadelelerini soğurması yatar. Bu mücadelelerin en sarih ifadesi Bolşevizm olduğu için, kapitalist “evrensellik” iddiasının doruğunu da belkemiğini komünist tehdidin soğurulması olan Amerikan hegemonyası oluşturmuştur. Wilson ilkeleri, Yeni Anlaşma ve Marshall Planı, komünizm tehlikesini bertaraf etmek için devreye sokuldu. Amerika’nın geçen yüzyıldaki küresel cazibesinin sırrı, bu tip açılımlar.

Soğuk Savaş liberal demokrasi ile komünizmin mücadelesi olarak görülür çoğunlukla. Uluslararası ilişkilerdeki “Realist’ okulun yorumuna göre ise, Amerikan ve Sovyet devletlerinin güç yarışından başka bir şey değildir. Oysa hegemonya çerçevesinden bakılınca, durum daha net görülür.

Ne Amerika liberal ilkelere ne SSCB (Bolşeviklerin tarif ettiği anlamda) komünizme sadık kalmıştır. Ancak iki taraf da kendi emperyal çıkarları için düşmanına karşı savaşırken bu ilkeleri mobilize etmiş, dolayısıyla bunların yayılmasına ve benimsenmesine sebep olmuştur. Yani Amerika’nın liberalliği ve SSCB’nin sosyalistliği temelsiz bir yalan değil kısmi ve karmaşık bir gerçekliktir.

Bu tarihte Kürtlerin özel bir yeri var. Özellikle 1960’lardan itibaren ezilen sınıfların ağır katılımıyla yükselen Kürt hareketi, son yıllarında artık Bolşevizmle pek alakası kalmamış SSCB’nin ve uydularının desteğini de aldı.

Elbette on yıllardır hem Amerika hem SSCB ne tam anlamıyla sosyalist ne tam anlamıyla liberal olan Kürt grupları da destekledi. Yeri geldiğinde de bunların bastırılmasını. Bu işin “realist” analizlere uyan kısmı.

Yine de…

Türkiye’nin ve Kürt hareketinin iç dengeleri kadar, SSCB’nin yıkılması da hareketin Marksist iddialarını yavaş yavaş bırakmasında etkili oldu.

Özellikle 2000’lerde Amerikan emperyalizminin Kürtlerle saf tutmaya başlaması, çeşitli komplo teorilerine yol açtı. Sanki Kürtler hep Batı emperyalizmine hizmet etmiş gibi bir algı yaratıldı Türkiye’de. Oysa Kürt ayaklanmasının belki de en önemli dönüm noktası olan 1993-1995 harbinde milyonlarca insanın yerinden edilmesi, köylerin ve ormanların yakılması, on binlerin katledilmesi bizzat Amerika’nın desteği ile gerçekleşti, hiçbir zaman unutmayalım bunu.

Son yıllara kadar Amerika, “realist” çıkarları kadar, liberal veya neocon ilkelerle de yaklaşıyordu Kürt meselesine. Kürt hareketi de basit bir “maşa” değil, bu çok belirleyenli yaklaşımı kendi çıkar ve ilkelerinin süzgecinden geçiren bir aktördü.

Trump yönetimi ise, zaten Amerikan hegemonyasının gerileyişinin bir ifadesi olan neoconlardan dahi daha açık biçimde emperyal hegemonyanın “rıza” boyutunu gömmeye başladı.

Neoconlar, Ortadoğu’da sadece kukla devletler kurmaya değil, bunları “liberal-demokratik” bir vitrinle donatmaya çalışıyordu. Trump ve çevresindekilerin böyle bir derdi yok. Trump’ın Ortadoğu çarı Tom Barrack’ın da işaret ettiği gibi, Batı artık monarşi ve diktatörlüğü Ortadoğu’nun “doğal” hali olarak gördüğünü gizlemiyor. Ama bu algı dahi o kadar mühim değil. Herhangi bütünlüklü bir algının yokluğu bu tür “Oryantalist” tespitlerden çok daha ağır basıyor. Artık Batı, kim ona daha hızlı bir yağma olanağı sağlayacaksa, onunla ortak olacak. Yani, emperyalizmin kısa vadeli çıkarları “Batı medeniyeti ”nin (ve bununla birlikte Batı emperyalizminin) uzun vadeli çıkarlarını sabote ediyor. Hatta bütünlüklü bir “Batı” kurgusu bile tedavülden kalkabilir bu sabotajların sonucunda. Hülasa, Trumpçılık alelade bir realizm de değil, realizmin sıra dışı, yağmacı, kumarcı, sığ bir versiyonu.

Kanada başbakanının büyük yankı yaratan, Trump’ın kırılgan duygularını inciten konuşmasının çok dikkat çekmeyen bir özelliği, uluslararası ilişkilerin bu yağmacı- “realist” okumasını iyice doğallaştırmasıydı. Trump’ın gündelik siyasetine karşı yapılan bu konuşma aslında onun genel dünya görüşünü (ya da görüş yokluğunu) paylaşıyor. Artık (kısa vadeli ve kör) çıkarlar var, ilkeler yok.

Dolayısıyla, Amerika’nın Kürtlerle ilişkisi zaten pamuk ipliğine bağlıydı. Hem komplo teorileri ve Kürtleri “Amerikan uşağı” olarak gören şovenist okumalardaki, hem de bazı Kürt önderlerinin Amerika’ya aşırı duygusal ve stratejik yatırım yapmasındaki ortak hata bunun görülmemesiydi.

Genel tabloya geri dönelim şimdi.

Emperyal hegemonların halklara herhangi bir taviz vermesinin asıl sebebi, örgütlü halk hareketleridir. Bir o kadar önemlisi, halk hareketlerinin birleşip, her şeyi ellerinden alması ihtimalidir. Bu tehdit 20. yüzyıla damgasını vurmuş, tehdidin ortadan kalkması emperyalistlerin “ilkeli davranma” iddiasını bırakmasıyla sonuçlanmıştır.

Örgütlülüğün dünya çapında azalmasının diğer bir sonucu, ayakta kalan hareketlerin diğer halklardan çok emperyal hegemonları muhatap almasıdır. Yine “realist” bir yerden bakınca, bu elbette anlaşılır bir yönelim. Bir yere kadar kaçınılmaz. Ancak bu yönelim geçici bir taktik olmaktan çıkıp ana strateji haline gelirse, hareket kendi geleceğini de yakar. Uzun vadede tek güvenilecek müttefik, dünya proletaryası, diğer ezilen halklar ve onların örgütleridir. Maalesef bu örgütlerin şu anda ciddi bir küresel etkisi yok. Ama böylesi bir etkinin yokluğunda emperyalistlerin nasıl davrandığı, insanlığın kurtuluşunun bu örgütlerde olduğunu bir kere daha kanıtladı.

Kürtlerin, Ukraynalıların, Venezuelalıların, Filistinlilerin, Nijeryalıların, Dürzilerin ve tüm ezilenlerin umudu ne Amerika ne de ona karşı doğru düzgün bir hegemonik iddiası olmayan kapitalist rakipleri Rusya ve Çin. Emperyalistler arası rekabeti emperyalistlere bırakalım. Umut, ezilen ulusları bir araya getirecek yeni bir Bakü Kurultayı’nda.

1920’de toplanan Bakü Kurultayı, Asya’nın ezilen halklarını proleter ilkeler etrafında birleşmeye çağırmış, kendi kaderini tayin hakkı bayrağını yükseltmişti. Bu kurultayın niyetlenilen sonuçları doğurmamasının yığınla nedeni var. Ama Bakü ruhu, 1955’teki Bandung Konferansından tutun anti-kolonyal ayaklanmalara kadar bir sürü mecrada kendini tekrar tekrar gösterdi. Özgürlüğe giden yol, Bakü Kurultayı’nın 21. yüzyıl muadilini örgütlemekten ve bu sefer verilen sözleri terk etmemekten geçiyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar