Bekir AĞIRDIR
Siyasetin dili giderek sertleşti, “münazara” ve “münakaşaya” dayalı bir tarz neredeyse siyasetin kendisi haline geldi. Güncel tartışmalar “müzakere” olarak adlandırılsa da gerçekte siyaset, karşı tarafı anlamaya ya da ortak bir zemin aramaya değil; yenmeye, susturmaya ve itibarsızlaştırmaya odaklanıyor. Laf üstünlüğü kurma pratiği, öfke ve güç gösterisi, hatta bazen Meclis kürsüsünde sergilenen performanslar siyasetin önceliği oldu. Her durumda da amaç ne müzakere ne de uzlaşma.
Oysa siyasetin gerçek başlangıç noktası müzakeredir. Müzakere, pazarlık ya da dayatma değil. Ötekinin ihtiyaçlarını, zihinsel ve duygusal konumunu anlamaya yönelik bilinçli bir çabadır siyaset. Ancak taraflar birbirini yenmeye değil, ortak bir üçüncü fikre ulaşmaya niyet ettiğinde ikna ve uzlaşma mümkün olabilir.
Bugün siyasetteki sertleşmenin temel nedenlerinden biri de siyasetin duygusal olarak hızlanırken güven üretme kapasitesini kaybetmesi. Son yıllarda seçmenin önemli bir kısmı siyasetin sorun çözebileceğine dair inancını yitirmiş durumda.
Elbette bu güveni düşük ama dili sertleşmiş siyaseti çoğaltan bir başka unsur daha var. Hayatımız mekân değiştiriyor. Mekânsal değişimin bir katmanı göçlerle coğrafi değişim. Bir diğer mekânsal değişim mahalle, sokak, bina, ev gibi gündelik hayat mimarisinin apartman tarlalarına dönüşümü. Üçüncü mekânsal değişim katmanı ise gündelik hayatın dijitalleşiyor olması.
İlişkiler, arkadaşlık, dostluk, dayanışma, yardımlaşma, örgütlenme, iş yapma biçimleri ve hatta flörtler ve aşklar dijital dünyaya kayıyor. Haber, bilgi, deneyim paylaşımı çoğalıyor. Ve elbette siyaset de dijital dünyaya kayıyor. Öte yandan dijital dünyanın ilişkilerine, haberine, bilgisine olan güven de eksiliyor. Dijital dünyada her şey daha görünür, daha hızlı, daha tepkisel. Ama aynı ölçüde daha tekinsiz, güvensiz ve kırılgan.
Yılın kelimeleri “Parasosyal” ve “Rage Bait”
Okurlar anımsayacaklar, Cambridge Sözlüğü yılın kelimesi olarak “parasosyal”, Oxford Üniversitesi ise “rage bait” kavramını seçti. Bu iki kelimenin seçimi bile hayatımızdaki mekânsal dönüşümü ve sonuçlarını izleyebilmek, anlayabilmek için güçlü bir çerçeve sunuyor.
Parasosyal, bir kişinin tanımadığı bir ünlüye, ağırlıklı olarak ekranlarda gördüğü bir figüre karşı geliştirdiği tek taraflı yakınlık hissi anlamına geliyor. Sunucular, sporcular, sanatçılar, siyasetçiler derken YouTuberlar, influencerlar, fenomenler olarak çoğalan karakterlerle izleyiciler arasında kurulan bu ilişki “parasosyal ilişki” olarak adlandırılıyor.
Oxford’un seçtiği “rage bait” kavramı ise dijital dünyadaki etkileşimi artırmak için öfkeyi tetikleyen, kışkırtıcı veya incitici içerikler, paylaşımlar anlamına geliyor.
Aralık 2025 Veri Pusulası araştırması da bu iki kelimeye, dijital hayatımızın önemlice bir yönünü biçimleyen bu ilişkilere odaklanmıştı. Araştırma dijital yakınlığı, ardındaki ihtiyacı, kırılganlığı ve toplumsal ruh hâlini anlamak için kurgulandı. Çünkü dijital öfke de dijital bağlanma da aslında yüz yüze ilişkilerde yaşanan eksilmelerin, yalnızlıkların ve temsil boşluklarının yansımaları. Ve elbette önemli sorulardan birisi de siyasi figürler. Gerek siyasetçi gerek haberci ya da yorumcu olsun siyaset etrafındaki insanlar bu ilişki biçiminin ya da kışkırtıcı iletişimin neresinde olduklarıydı.
Araştırmanın en çarpıcı bulgularından ilki, her on kişiden yaklaşık dokuzunun düzenli olarak takip ettiği bir içerik üreticisi ya da ekran yüzü olduğu. Daha da önemlisi, katılımcıların yüzde 44’ü “yüksek parasosyal yakınlık” kategorisinde yer alıyor. Yani izlediği kişiyi uzun süredir tanıyormuş gibi hisseden, onunla duygusal bir aşinalık kuran geniş bir kitle söz konusu.

Yakınlık arttı ama güven aynı yerde durmuyor
Siyasal iletişim açısından bunun anlamı, seçmenin artık bir partiyle ya da bir siyasi ideolojiyle kurduğu gibi bir ilişkiyi ekrandaki karakterlerle de kuruyor olduğu. İzlediği siyasetçi, haberci, yorumcu olan bir yüzle de partisiyle olana benzer duygusal ilişki kuruyor ve bağlanıyor. Liderler, yorumcular, kanaat önderleri, hepsi birer “tanıdık figür”e dönüşüyor. Siyaset, meydanlardan, kürsüden çok ekrandan, siyasi manifesto ve bildirilerden daha çok duygulardan anlamlandırılıyor.
Öte yandan bu yakınlık, sanıldığı kadar sağlam değil. Kurulan bağ aynı zamanda yüksek beklenti de üretiyor. Ve bu beklenti karşılanmadığında kopuş, vazgeçiş de son derece hızlı oluyor. “Senden beklemezdim”, “yakışmadı”, “takibi bıraktım” gibi ifadelerin özellikle siyaset ve spor gibi kutuplaşmanın yüksek olduğu alanlarda yoğunlaşması tesadüf değil. Parasosyal bağ, klasik parti sadakatinden, ideolojik pozisyondan daha duygusal ama aynı nedenle daha oynak.
Siyaset açısından bu durum, güçlü görünen desteklerin aslında ince bir cam zemin üzerinde durduğunu düşündürüyor. O nedenle zaman zaman karşılaştığımız liderler arası takipçi sayı kıyaslamaları anlamlı değil. Liderlerin videolarının izlenme sayıları, siyasi figürlerin takipçi sayıları ya da mesajlarına aldıkları beğeni sayıları oy sayısı anlamına ya da izleyicileri ikna ettikleri, onaylarını kazandıkları anlamına gelmiyor.
Siyaset bireylerle konuşur gibi görünür ama…
Siyaset bakımından, sosyal medyaya ve sosyal yakınlaşmaya yaslanan siyaset tarzının bir başka sorunu daha var. Bugün siyasete dair neredeyse bütün tartışmalar, bir yandan dijital dünyaya kayıyor diğer yandan bireylerle kurulan ilişki üzerinden yürüyor. Lider ile seçmen bağı, dijital yakınlık, parasosyal ilişkiler, öfke dili, kışkırtıcı içerikler… Veri Pusulası’nın 2025 bulguları da bu çerçevede sayılar sunuyor. Kim kime ne hissettiriyor, kim kimi takip ediyor, kim hayal kırıklığına uğruyor.
Öte yandan bu sayılar ve anlamlandırmalar kıymetli ama eksik. Çünkü siyaseti yalnızca bireylerle kurulan iletişim olarak ele aldığımızda, siyasetin asıl taşıyıcılarını, sınıfları, kültürel aidiyetleri, kolektif deneyimleri, ortak duyguları ve ihtiyaçları, görünmez kılıyoruz. Oysa siyasetin krizi, bireylerle daha az ya da daha çok konuşmakta değil, toplumsal bağları ihmal etmekte yatıyor.
Yaygın kanaatin aksine, siyasetin kişiselleşmesi hayatın ve toplumun doğal bir eğilimi değil. Toplum “lider görmek istediği” için değil, partiler ve medya siyaseti bu şekilde kurduğu için kişiselleşme, lidercilik ve kahraman arayışı baskın hale geldi. Partiler, seçmeni sınıflar, sosyolojik kesimler, kültürel gruplar ve ortak talepler üzerinden değil, bağlamından koparılmış bireyler olarak görmeye başladı.
Siyasetin kişiselleşmesi, seçmenin talebinden çok partilerin ve medyanın yapısal tercihleriyle ortaya çıktı. Bireylere indirgenmiş siyaset, sınıfları, sosyolojik kümeleri, ortak sorunları ve kolektif talepleri siyasetin dışına itti. Siyasal iletişim yüksek bütçeli, görsel medya ağırlıklı ve lider merkezli kampanyalara indirgenirken, seçmen reklamla ikna edilebilen, duygular üzerinden yönlendirilen bir birey olarak varsayıldı.
Oysa seçmen için mesele yalnızca bireysel tercihler değil; kimlikler, aidiyetler, sınıfsal eşitsizlikler ve ortak hayata dair taleplerdi. Bu ülkenin kadim toplumsal ve siyasal fay hatları ile adalet arayışı büyük ölçüde göz ardı edildi. Partiler siyaset tarzlarını bireyselleşmiş seçmen varsayımı üzerine kurarken kendi kurumsal ve örgütsel zayıflıklarını derinleştirdi; giderek lider partilerine dönüştüler. Sonuçta siyaset, aşağıdan yukarıya talepler üzerinden değil, yukarıdan aşağıya lider figürü üzerinden kurulmaya başladı.
Bu perspektiften bakışla, liderin TV’lerde, sosyal medyadaki görünürlüğü, reyting ya da takipçi ve beğeni sayıları toplumsal desteğin ölçüsü haline geldi. Halbuki, araştırma da gösteriyor ki parasosyal bağlar güçlü ama güvenli değil. İnsanlar samimiyet arıyor. Nitekim katılımcıların yüzde 85’i, izlediği kişinin doğal ve samimi olmasının içeriği daha çekici hale getirdiğini söylüyor. “Bizden biri” hissi, bugün siyasal iletişimin en değerli sermayesi.
Ancak bu sermaye son derece oynak. Çünkü “samimiyet”, gerçek değilse sürdürülebilir bir performans değil. Samimiyetin eşlikçisi “sahicilik”. Sahici olmayan samimilik karşıdakilerde, özellikle siyasetteki kitlelerde ikna ve güvenin önündeki en büyük psikolojik eşik olarak duruyor.

Öfke görünürlük sağlıyor ama ikna alanını daraltıyor
Araştırmanın ikinci ana ekseni olan rage bait, yani bilerek kışkırtıcı içerik üretimi, bu kırılgan zeminin üzerinde yükseliyor. Katılımcıların yüzde 58’i, sosyal medya akışlarında haftada en az birkaç kez kendisini ya da ait olduğu grubu öfkelendirmeyi amaçlayan içeriklerle karşılaştığını söylüyor.
Daha çarpıcı bulgu, her beş kişiden dördü, sosyal medya platformlarının bu tür içerikleri etkileşim almak için bilerek öne çıkardığını düşünüyor. Yani algoritmalar artık “tarafsız araçlar” olarak değil, niyet atfedilen aktörler olarak algılanıyor.
Siyasal aktörler için rage bait neden cazip? Çünkü kısa vadede çalışıyor: Tepki üretiyor, yorum alıyor, gündem oluyor, “Biz ve onlar” ayrımını keskinleştiriyor.
Ama araştırmanın verileri, bu stratejinin uzun vadede bedelinin ağır olduğunu gösteriyor. Kışkırtıcı içeriklerle karşılaşanların önemli bir bölümü, “Yeter artık bu konuyu görmek istemiyorum” hissine kapıldığını ve sosyal medyadan soğuduğunu ifade ediyor. Yani öfke mobilize ediyor ama bağlılık üretmiyor. Bu noktada siyasal iletişim açısından temel çelişki ortaya çıkıyor. Algoritmanın ödüllendirdiği dil, seçmenin uzun vadede geri çekildiği dil haline dönüşüyor.
Raporda dikkat çekici bir başka bulgu da şu. Rage bait içeriklerde başkalarının tepkilerini görüp kendi fikrini yeniden gözden geçirenlerin oranı oldukça sınırlı. Bir başka deyişle siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın baskın olduğu yerde bu içerikler çokça izleniyor, çünkü gürültü üretiyorlar. Özellikle kutuplaşmanın giderek duygusallığa yaslandığı, karşı tarafa olan olumsuz duygulardan beslendiği bizdeki gibi durumlarda bu içerikler kendi cemaatimiz içinde öfke boşalmasını sağlıyor. Ama karşı tarafça ya izlenmiyor ya da geniş bir ikna alanı yaratmıyor.
Daha çok olan şu oluyor, insanlar yorumları okuyor, öfkeyi seyrediyor, sohbet malzemesi üretiyor ama pozisyon değiştirmiyor. Bu tablo, siyasetin giderek yüksek sesli ama düşük etkili bir alana sıkıştığını düşündürüyor. Kutuplaşma derinleşiyor ama yeni seçmen kazanımı sınırlı kalıyor. Kararsızlar ikna olmaktan çok, gürültüden uzaklaşmayı tercih ediyor.
Güvenin erozyonu ve sessiz kopuş
Araştırmanın en kritik bulgusu ise hayatın birçok alanının dijitalleşmesine karşın dijitalde güven eşiğinin çok düşük olduğu. Yanlış bir bağlam, yanlış bir ton, yanlış bir anda söylenen söz, hızla güven kaybına dönüşebiliyor.
Kışkırtıcı içeriklerin yanında görünen, böylesi içeriklerle kitleleri manipüle edebileceğini düşünen ister siyasetçi ister marka olsun bir süre sonra “suç ortağı” gibi algılanabiliyor. Bu da kendi imajlarını, itibarlarını aşındırıyor. Üstelik bu aşınma çoğu zaman yüksek sesle değil, sessizce gerçekleşiyor. Takipten çıkılıyor, izleme bırakılıyor, ilgi kesiliyor.
Veri Pusulası araştırması bize şunu söylüyor: Bugün siyasetin temel meselesi, daha fazla görünür olmak, daha çok bağırmak değil, insanların ihtiyaç ve taleplerine duyarlı olmak. İnsanları bu topraklarda ortak bir geleceğin mümkün olduğuna, hep beraber ve herkes için onurlu bir hayatın mümkün olduğuna inandırmak.
Parasosyal yakınlık güçlü bir imkan sunuyor ama strateji haline getirildiğinde hızla tükeniyor. Rage bait kısa vadede kazandırıyor, ama alanı daraltıyor. Güven ise zor inşa ediliyor ama çok kolay kaybediliyor.
O nedenle asıl soru şu, siyaset, bu yeni dijital düzende bağırarak mı kazanır, yoksa dinleyerek mi?
Araştırma ikinci seçeneğin hâlâ geçerli olduğunu fısıldıyor. Ama o fısıltıyı duymak için biraz sessizleşmek gerekiyor.
Oksijen'den alınmıştır.
Yazarlar
-
Yıldıray OĞURDijital imzalar kurumadan.. 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciÇöken CHP mi AK Parti mi? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTrump şaşırtmaya devam ederken… 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÇankaya şişmanı... 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezÖnümüzdeki Küresel Riskler 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTSıfır tüketim, 402 lira fatura… 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENSuriye’nin “normal”i inşa ediliyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENDavos 2026: Küresel belirsizlikler eşliğinde ‘diyalog ruhu’ 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİstanbul çok kötü yönetiliyor! 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZSuriye’de yeni dönem arayışı: Çatışmadan entegrasyona geçilebilecek mi? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAGün Rojava’yı Savunma Günüdür; Ortak Geleceğe Yönelik Tehdit... 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNHızlı çöküşün anatomisi 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİBeleş hamaset, boş balon 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUİçişleri bakanı ne demişti, gerçek ne çıktı? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENSuriye’de İstikrar da “Süreç” de Tehlikeli Sularda 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasSuriye’nin bir ucunda oyun içinde oyun 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKDışarıdan ABD, içeriden mollalar: İranlılar ne yapacak? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUHakan Fidan’ın anlamadığı 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluCumhurbaşkanı 23 yıl sonra niye hâlâ şikayetçi? 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYılın kelimelerine siyaseten bakmak: “Parasosyal” ve “Rage Bait” neden ayrımı keskinleştiriyor, araş 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRSURİYE'DE İHLALE SUKUNET MORFİNİ 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞ“81 İLDE 81 AŞEVİ “YOKSULLUĞU”… 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞRastgele büyüme 19.01.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
12.01.2026
5.01.2026
29.12.2025
22.12.2025
15.12.2025
1.12.2025
24.11.2025
17.11.2025
11.11.2025
3.11.2025