İsmet Berkan
Türkiye Büyük Millet Meclisi dün çarpıcı bir karar aldı, Meclis komisyonu adına İmralı adasına gidip ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’la görüşen üç milletvekilinin bu görüşme hakkında hazırladığı 16 sayfalık özet tutanak Meclis tarafından yayınlandı.
Tutanağın yayınlanmasından sadece birkaç saat önce İstanbul’daki 14. Ağır Ceza Mahkemesi Türkiye’nin 1 milyonluk nüfusuyla en büyük ilçesinin seçilmiş belediye başkanını ‘PKK ve KCK’ya üye olmak’tan mahkum etmişti.
Örgütün kurucusunun sözleri TBMM tutanağına girmiş, resmi web sitesinden yayınlanmıştı ama bir başka siyasetçi ‘örgüt üyesi’ olmaktan mahkum ediliyordu.
Daha birkaç gün önce Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Avrupa Birliği ile vize serbestisi için son engelleri kaldırmaktan söz etmişti. Buradaki başlıca engel bizim terörle mücadele kanunumuzda ‘örgüt üyesi olmak’ tanımının muğlaklığından kaynaklanıyor. AB bizden bu muğlaklığı giderip örgüt üyesi olmayı net biçimde tanımlamamızı istiyor.
İşte o muğlaklığın son kurbanı Ahmet Özer oldu. Mahkeme ömrünü Kürt sorununa çözüm aramaya adamış bu saygın sosyoloji profesörünü bir kalem darbesiyle ‘örgüt üyesi’ yapıverdi.
Hepimiz farkındayız elbette, Türkiye son bir yıldır Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından yönetildiği kadar, hatta belki daha fazla savcılıklar ve mahkemeler tarafından yönetiliyor.
Şöyle bir geriye dönüp baktığınızda göreceksiniz, gazetelerin, web sitelerinin, televizyonların gündeminin ağırlıklı bölümünü artık savcılık soruşturmaları ve mahkeme kararları oluşturuyor.
Bu soruşturmaların ve mahkeme kararlarının tamamı siyasetle ve siyasetçilerle ilgili.
Bu tuhaf durumu içselleştirmiş gibiyiz neredeyse. Oysa bu bir anormallik.
Biz darbe dönemlerinde bile savcıların, mahkemelerin kararlarını bu kadar fazla konuşmadık. Darbe dönemlerinde bile ülkenin siyasi yöneticileri bu kadar arka planda kalmadı.
Çok tuhaf sahiden.
Bakın dünden bir örnek daha: İstanbul’da bir İdare Mahkemesi Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını iptal eden İstanbul Üniversitesine karşı açtığı davayı reddetti. Yani bir anlamda üniversiteyi haklı buldu, İmamoğlu’nun diplomasını haksız yere elde ettiğini kabul etti.
Diploması olmayan bir İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olması da söz konusu değil. Yani İstanbul’daki mahkeme bize seçimde kime oy verip kime oy veremeyeceğimizi söyledi.
Bir yanda 1 milyon nüfuslu ilçenin belediye başkanını ‘terör örgütü üyesi’ yapıp onun seçme ve seçilme hakkını elinden alan bir mahkeme, öte yanda 16 milyon nüfuslu şehrin seçilmiş belediye başkanını CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı yapan 15,5 milyon kişinin iradesini hiçe sayıp ‘Hayır, onun diploması yok, aday olamaz’ diyen bir başka mahkeme…
Benim yaşım yetiyor; 12 Eylül darbesinin ‘ara rejim’ini yaşadım, hem de gazeteci olarak bir hayli yakından yaşadım.
28 Şubat’ın hukuki zorlamalar dönemini, o dönem alınan Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarını yaşadım.
90’lı yıllarda DGM’ler döneminin, yargının Kürt sorunu ve terör konusunda nasıl ‘aktivist’ bir dönemden geçtiğinin bire bir tanığıyım.
Bu saydığım dönemlerin ve ‘jüristoksrasi’ adını verdiğimiz yargı eliyle ülke yönetimlerinin her birinin Türkiye’nin ‘normal’ siyasetinde büyük etkisi oldu. O dönemlerin en çarpıcı olaylarından biri yargı eliyle halkın Tayyip Erdoğan’ı seçmesinin engellenmek istenmesiydi. Ne oldu sonunda? Su çatlağını buldu, oradan aktı, siyaset ülkeyi ‘normal’e döndürmek için Tayyip Erdoğan’ı ilgilendiren Anayasa değişikliği yaptı.
Türkiye son bir yıldır geçmişin darbe ve ara rejim dönemlerine benzer, hatta bir bakıma çok daha ağır bir jüristokrasi döneminden geçiyor. Bu dönemi daha ağır yapan şey mevcut iktidarın kendi iktidarını sürdürebilmek için bu jüristokrasiye yol veriyor olması. Kendileri arka plana çekildiler, ülkeyi savcı ve yargıçların yönetmesine arkadan destek veriyorlar.
Sanıyorlar ki bir daha hiç ‘normal’ geri gelmez bu ülkeye, bugünlerin hesabı hiç sorulmaz, bugünlerde milletin seçme hakkına yapılan bu kör gözüm parmağına müdahaleler millet tarafından da sessizce kabul edilir, geçer gider.
Hayır, öyle olmaz.
YARGININ BAŞKA YÜZÜ: 5 YIL SONRA GELEN TUTUKLAMA
Deniz bebek, Kahramanmaraş’ta bundan beş yıl önce, 21 Mayıs 2021’de doğmuş. Erken doğum. Deniz bebek henüz yeterince gelişmemiş. O yüzden annesinin yanına verilmemiş, yeni doğan yoğun bakımda, küvözde kalmış.
Deniz bebek daha beş günlükken o yoğun bakımda görevli bir hemşirenin şiddetine uğramış. O kadar ki bebeğin bacağı kırılmış örneğin.
Sütçü İmam Üniversitesi hastanesi bu durumu tespit edince bebeği Maraş’taki bir özel hastaneye sevk etmiş ve bebek burada sağlığına kavuşmuş, gelişimi de tamamlanınca anne babasına verilmiş.
Ama bebekte vahim bir sağlık sorunu olan cerebral palsi ve epilepsi ile bedensel engel de var.
Bilmediğimiz şey, bugün beş yaşındaki Deniz’deki bu rahatsızlıkların henüz beş günlükken gördüğü vahim şiddetle ilgili olup olmadığı. Ona bilirkişi karar verecek.
Kendi başına son derece vahim olan bu durumu daha da vahimleştiren bir başka gelişme, üst üste yaşanan skandallar.
Birinci skandal, bebeğin anne babasına minik çocuklarının beş günlükken şiddet gördüğünün söylenmemesi. Oysa üniversite hastanesi şiddeti daha ilk günden beri biliyor, şiddet uygulayan hemşireyi de biliyor. Hepsini kamera kayıtlarından saptamışlar.
Anne babaya bu bilginin verilmemesi hukukun işlemesini de sakatlıyor. Hemşire için idari soruşturma açılıyor ve işine son veriliyor, ayrıca konu savcılığa da aktarılıyor.
Şimdi öğreniyoruz ki bu yargılama beş yıldır ilk derece mahkemesinde devam ediyor. İnanılmaz bir şey bu. Bu kadar geciken bir adalet adalet olabilir mi?
Daha fenası, yargının kamuoyu baskısıyla hareket ediyor olması. Önceki gün söz konusu hemşire tutuklandı. Neden? Çünkü olay medyaya yansıdı, kamuoyu baskısı oluştu.
Oysa tutuklama bir tedbir, ceza değil. Tutuklanacaktıysa beş yıl önce tutuklanmalıydı. Beş yıldır yargılanan, duruşmalara katılan bir kişinin kaçma şüphesi veya delilleri karartma şüphesinden söz edilebilir mi?
Siyaset söz konusu olduğunda pek bir aktivist olan yargımızın bir insanın hayatı söz konusu olduğunda işleri bu kadar ağırdan alması inanılmaz gibi geliyor ama inanın böyle.
Yazarlar
-
Figen ÇalıkuşuYangının ortasında… 13.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENAmerikan PDY’si 13.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUSiyasi zeka ile siyasi tavır ilişkisi… 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDünyanın en büyük terör örgütü 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasYerli ve milli füzelerimiz nerede? 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN15 Yaşındaydı… 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUTerörsüz Türkiye’ye adalet yakışır 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYBarbarlık Çağında Savaşlar Kaçınılmaz 12.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİPeki İmamoğlu niye canlı yayında yargılanmıyor? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLU“Kabe’de Hacılar” sahiden ortak ses mi? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanAK Parti ile böyle bir Türkiye hayali kurmamıştık 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURİranlılar neden rejimi devirmek için ayaklanmıyor? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolSavaş nereye? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZSilivri’de başlayan yargı üzerinden siyasi rekabet 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünSavaş gerçekten bitiyor mu? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciYolsuzluk yasaları neden çıkmıyor? 11.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIİSKENDER’DEN BUGÜNE İRAN’IN DİRENÇ HAFIZASI 10.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANSiyasi dava… Sansür yasası! 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞATEŞ AVUCUMUZUN İÇİNDE... 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA8 Mart’ın Direniş Ruhu ile Özgürlük ve Demokrasi Newrozu’na Çağrı... 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞTrump’ın en büyük yanlışı, açmazı anlayamadığıdır 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRDünya büyük çağ değişiminde: Yükselen milliyetçilik, korkunun refleksi 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMANİran savaşında Türkiye boyutu 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKBu toplumda herkes devletçi! 9.03.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANİran’dan Türkiye’ye yansıyanlar 8.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNBinlerce kadın Taksim'den sesleniyor: "Bitmeyecek bu İSYAN" 8.03.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
5.03.2026
3.03.2026
2.03.2026
21.02.2026
18.02.2026
14.02.2026
9.02.2026
7.02.2026
5.02.2026
29.01.2026