Ümit Akçay

Seçimler yaklaşırken AKP’nin üçlü açmazı
16.02.2026
11

2023’te Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanlığına atanmasıyla başlatılan istikrar programı, yalnızca enflasyonu düşürmeye dönük teknik bir müdahale değildi. Zira böyle olsaydı, toplumsal maliyetler göz ardı edilerek bir istikrar programı uygulanabilirdi. Ancak tercih edilen yol bu olmadı. ‘Şok terapisi uygulamayacağız’ yaklaşımı ile kademeli olarak hayata geçirilen bir istikrar programı ortaya çıktı. Bunun nedeni iktidarın toplumsal dayanaklarını, iktidar bloku içi dengeleri ve siyasal meşruiyet zeminini gözetme zorunluluğu idi. Bir başka ifadeyle, mesele fiyat istikrarından ibaret değildi. Asıl mesele, istikrar programının sürdürülmesi ile iktidarın devamlılığı ve rıza üretme kapasitesi arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır.

Bu yapısal zorunluluklar, 2023 sonrası dönemde Erdoğan Hükümeti için bir üçlü açmaz olarak belirginleşiyor:

- İstikrar programının sürdürülmesi,

- İktidarın sürekliliğinin korunması,

- Toplumsal rızanın yeniden üretilebilmesi hedeflerinin hepsinin aynı anda gerçekleşmesi oldukça zor.

Bu çelişki, sadece 2023 sonrası dönemi anlayabilmek açısından değil, 2027 seçimleri yaklaşırken AKP’nin karşılaşacağı açmazları ortaya koymak açısından da önemlidir. Gelin detaylara bakalım.

İstikrar programı ve bölüşüm gerilimi

2023 sonrası uygulanan program yüksek faiz, kredi daralması, talep baskısı ve ücret disiplinine dayanıyor. Bu politikanın uygulanmasının ilk sonucu, Cumhur İttifakının 2024 yerel seçimlerinde aldığı hezimettir. Bu tarihten beri enflasyon gerilese bile, bu düşüş reel gelir kaybı ve büyüme yavaşlaması eşliğinde gerçekleşmektedir.

Reel ücretlerin hedeflenen enflasyona bağlanması ve iç talebin sınırlandırılması özellikle alt ve orta gelir gruplarında memnuniyetsizlik üretir. Zira üst gelir grupları yüksek faiz politikası döneminde de avantajlı kesimlerdir. Dolayısıyla alım gücü gerilemiş geniş toplum kesimleri açısından istikrar programı sürdükçe, iktidarın oluşturabildiği rıza giderek aşınmaktadır. Bu durumda iktidarın hegemonik dayanağı daralır ve siyasal meşruiyet daha kırılgan hale gelir.

İktidarın sürekliliği ve blok içindeki denge

İktidarın sürekliliği konusundaki önemli faktörlerden biri, iktidar bloku içindeki dengenin gözetilmesi zorunluluğudur.

İktidar blokunun sermaye ayağına baktığımızda, istikrar programının uygulanması açısından farklılaşan çıkarların olduğunu görebiliriz. Finansal sermaye ve uluslararası yatırımcı çevreleri yüksek faiz ve ortodoks çerçeveden memnun olabilir. Buna karşılık emek yoğun sektörler ve iç pazara dayalı kesimler talep daralması ve TL’nin reel olarak değerlenmesinden olumsuz etkilenir. İktidar bu iki eğilim arasında denge kurmak zorundadır. Bu bağlamda, TCMB Başkan Yardımcısı Fatma Özkul’un, enflasyon raporu bilgilendirme toplantısı sırasında kullandığı şu ifadesi dikkat çekicidir: “Reel değerlenme, uyguladığımız para politikasının doğal bir sonucu. Dönem dönem devam edebilir ama bunun sürdürülebilir olduğunu söylemek mümkün değil.” Bu açıklamadan da görüldüğü gibi, istikrar programı sürdükçe finansal kesimlerin memnuniyeti artarken üretim kesimlerinin baskısı büyüyebilir. Bu durum hegemonik koalisyonun sınırlarını daraltır.

Güvenlik bürokrasisi ve milliyetçi siyaset ekseni ise iktidar blokunun ikinci temel ayağıdır. Kürt meselesi ve Suriye’deki gelişmeler, bu eksenle kurulan ilişkinin merkezindedir. MHP’nin, Kürt meselesinde çözüm için zaman zaman inisiyatif alması, milliyetçi tabandan gelebilecek sert itirazları göğüsleme işlevi görmüştür. Ancak güvenlik ekseni üzerinden kurulan siyasal mobilizasyon, ekonomik hoşnutsuzluğu bütünüyle absorbe edemez. Kimlik ve güvenlik siyaseti rızayı pekiştirebilir, fakat maddi kayıpları telafi edemez.

Kısacası, istikrar programının sürmesi, iktidar bloku içi uyumu giderek zorlaştırmaktadır.

Siyasal alanın düzenlenmesi

İstikrar programı toplumsal maliyet ürettikçe iktidarın rıza üretme kapasitesi zayıflar. İktidar açısından toplumsal rızanın yeniden üretilmesinin zorlaşması, siyasi rekabetin olduğu bir ortamda, muhalefet için iktidar kapısını aralamak için önemli bir avantaj sağlayabilirdi. Ancak, günümüz koşularında bu tür bir demokratik rekabetten bahsetmek mümkün değil. Yine de, mevcut koşullarda dahi oluşabilecek bir siyasi rekabet ihtimaline karşı, siyasal alanın sınırlarının yeniden çizilmesi, iktidar blokunun attığı kritik adımlardan biri olarak görülebilir.

2025’teki 19 Mart operasyonu ve CHP’nin yargı süreçleri üzerinden baskı altına alınması, siyasal alanın yeniden düzenlendiği bir süreç olarak okunabilir. Ana muhalefetin hareket kapasitesinin daraltılması, ekonomik hoşnutsuzluk ile siyasal alternatif arasındaki bağın zayıflatılması anlamına gelir. Benzer biçimde DEM Parti ile CHP’nin ortaklaşma zeminlerinin aşındırılması da siyasal alanın parçalı tutulmasına yönelik bir hamle olarak görülebilir.

Dolayısıyla, toplumsal rıza üretme kapasitesi zayıfladıkça siyasal kontrol araçlarının ağırlığının artması beklenmelidir. Geçtiğimiz hafta kabinede yapılan değişiklikle Adalet ve İçişleri Bakanlıklarına yapılan yeni atamaları, bu bağlamda değerlendirebiliriz.

2027’ye giderken

Kısacası 2027 seçimlerine doğru tablo giderek netleşiyor: İstikrar programı sürdükçe iktidarın toplumsal desteği aşınmaktadır. İstikrar programının gevşetilmesi durumunda ise, makroekonomik kırılganlık riski artmaktadır. Siyasal kontrol araçlarının genişlemesi, bu açmazın yönetilmesinde başvurulan bir denge mekanizması haline gelmektedir.

Dolayısıyla 2027’ye giderken asıl soru enflasyonun kaç olacağı değildir. Asıl soru, istikrar programının hangi rıza zemini üzerinde sürdürülebileceğidir. AKP’nin üçlü açmazı tam da burada yatmaktadır: İstikrar programını sürdürmek, iktidarı korumak ve toplumsal rızayı yeniden üretmek aynı anda ne ölçüde mümkündür?

Muhalefetin başarısı ise bu yapısal gerilimi doğru okuyup okuyamayacağına bağlı olacaktır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar