Ümit Akçay

2018-2023 arasında biz ne yaşadık?
5.03.2026
12

Geçen haftaki yazıda, 2027’ye giderken iktidarın önündeki yolun çatallandığını ve alternatif senaryoların hangi sınıfsal dengeler etrafında şekilleneceğini tartışmıştım. Bu haftaki yazıda, “Genel olarak ekonomi politikası, özel olarak da para politikası nasıl şekillenir?” sorusunu odağa yerleştirerek, geçen haftaki tartışmayı biraz daha geniş bir perspektiften ele alacağım.

Bu soru, tıpkı 2027 seçimlerine giderken olduğu gibi, 2021-2023 döneminde de en yakıcı iktisadi ve siyasi sorulardan biriydi. Bu tartışmayla ilgili kamuoyundaki yaygın siyasi ve iktisadi açıklamalar, genellikle siyasi liderlerin tercihlerine, liyakat eksikliğine, yeni siyasi rejime, Merkez Bankası bağımsızlığının aşınmasına ya da seçim ekonomisi gibi faktörlere dayandırıldı. Bu argümanlar kısmen açıklayıcı olarak görülebilir. Ancak yine de yetersiz olduklarını düşünüyorum. Bunun nedeni, siyasal-iktisadi analizi dışarıda bırakmaları ve para politikasının şekillenişinde etkili olan sınıfsal güç ilişkilerini görmezden gelmeleridir.

Geçen hafta, tam da bu tartışmayı ele aldığım bir akademik makalem yayımlandı (Dileyen okur bana email ile ulaşırsa makaleyi iletebilirim). Bu makaleden hareketle 2018-2023 arasındaki para politikası deneyinin temel dinamiklerini özetlemenin, önümüzdeki döneme de ışık tutabileceğini düşünerek, bu haftaki yazıyı bu tartışmaya ayırdım.

2001 sonrası model: Dış kaynağa dayalı büyüme

2018 sonrasındaki dönemi ele almak için biraz geriye gitmek gerek. 2018 krizini, 2001 krizi sonrası düzenden ayırarak incelemek, bu konuda yapılan en yaygın hatalardan biri. Zira 2018’deki döviz krizi, 2001 sonrasında kurulan büyüme rejiminin kriziydi aynı zamanda.

2001 krizi sonrasında IMF programı eşliğinde ve Kemal Derviş uygulayıcılığıyla kurulan, AKP hükümetleriyle devam eden model, merkez bankasının siyasi iktidardan özerkliğine, sermaye hareketlerinin serbestliğine ve yüksek reel faizle yabancı sermaye çekmeye dayalı bir birikim stratejisiydi. Bu model, 2000’lerin ortasında bir yandan enflasyonu kontrol altına alırken diğer yandan hızlı büyüme sağladı.

Büyüme temel olarak iç talep kaynaklıydı. İnşaat sektörü ve finansal genişleme modelin merkezine yerleşti. Bu yıllarda net ihracatın büyümeye katkısı sürekli negatif olarak gerçekleşti. Cari açık kronikleşti. Özel sektörün döviz borcu zirve yaptı. Üretim yapısı ithalata daha bağımlı hale geldi.

Emek tarafında ise, taşeronlaşmanın önü açıldı, KİT’ler tasfiye edildi ve emek hareketinin taşıyıcı omurgası, özelleştirmelerle kırıldı.

Bu model çalıştığı sürece istikrar görüntüsü verdi. Ama aslında model bir yapısal dışsal kısıt üzerine inşa edilmişti. Türkiye ekonomisi büyüdükçe daha fazla dövize ihtiyaç duyuyor, büyüme dış finansman akışına bağımlı hale geliyordu. Kısaca bağımlı finansallaşma olarak adlandırılan bu model, sermaye girişleri yavaşlamaya başladığında tökezlemeye başladı. 2013 sonrası dönem, bu tökezlemenin yarattığı ekonomik ve siyasi sorunlar kümesinin özetidir.

2018: Modelin duvara çarpması

2013 sonrası dönemi tanımlayan temel özellik, küresel likidite koşullarının değişmesidir. Bu dönemde sermaye girişleri zayıfladı. 2018 kur krizi, 2001 sonrası modelin sınırına gelindiğini gösterdi. Bu, yalnızca bir döviz krizi değildi, aynı zamanda dış finansmana dayalı birikim rejiminin kriziydi.

Döviz krizi sonrasında faiz artırımıyla ortodoks bir yanıt verildi. Bu tercih, küresel piyasalara entegre büyük sermaye kesimleri açısından rasyoneldi. Ancak yüksek faiz ve daralan kredi, iç talebi baskıladı. Ekonomi daraldı ve işsizlik, 2008 küresel finansal krizdeki seviyelere yükseldi. Bunun siyasal sonucu 2019 yerel seçimlerinde görüldü. İktidar blokuna ait partilerin büyükşehirleri kaybetmesi, ekonomik daralmanın (Ve buna neden olan yüksek faiz politikasının) siyasal bedeliydi.

Tam da bu noktada iktidar bloku içinde bir yön değişikliği gerçekleşti.

Düşük faiz koalisyonunun yükselişi

2020 yılına gelindiğinde kovid-19 salgını küresel ekonomiyi ve Türkiye’yi derinden etkiledi. Küresel düzeyde ekonomiyi canlandırmak için faizler hızla indirildi, hatta pek çok ülkede negatif reel faiz görülmeye başlandı.

Türkiye’de ise hem faiz düşürüldü hem de TL’nin değersizleşmesini önlemek için rezerv satışları ile kura müdahale edildi. Sonuçta Türkiye, dünyada salgın koşullarında büyüyen ender ülkelerden biri oldu. İnşaat ve iç pazara dayalı sermaye kesimleri bu dönemdeki düşük faizden yararlandı. İhracatçılar ise artan siparişlerden ve kur artışından avantaj elde etti. Reel ücretler enflasyon yoluyla geriledi. Bölüşüm ilişkileri bu dönemde sermaye lehine yeniden düzenlendi.

Bu süreçte “düşük faiz koalisyonu” iktidar blokunun merkezine yerleşti. Ancak bu koalisyon, 2001 sonrası modelin yarattığı yapısal dışsal kısıtı ortadan kaldırmaya, yani üretimin ithalata bağımlı yapısını değiştirmeye yönelmedi. Aksine, o kısıtın içinde manevra yapmaya çalıştı. Ancak rezerv erimesi ve artan kur baskısı, dışsal kısıtın ortadan kalkmadığını gösterdi. Yapısal bağımlılık devam ediyordu.

2023 seçimleri: 2019’un tersi

2021 sonrası negatif reel faiz ve hızlanan enflasyon, düşük faiz koalisyonunun liderliğindeki en radikal aşamaydı. Burada bilinçli bir tercih yapıldı. İktidar çevreleri, 2019’daki daralmanın siyasal maliyeti düşünerek kemer sıkma ve faiz artışı seçeneğinin masada olmadığını ilan etti. Bu kez durgunluk değil, enflasyon göze alındı.

2023 seçimlerine büyümenin tamamen çöktüğü bir ortamda değil, yüksek enflasyon ama süren ekonomik faaliyetle girildi. İstihdam artışı sürdü, reel ücretlerde 2020-2022 arası görülen kayıplar kısmen de olsa telafi edildi, emeğin payı arttı.

Bu dönemde Türkiye ekonomisi altılı masa muhalefetinin ileri sürdüğü gibi bir krizde değildi. Bir başka ifadeyle, 2023 seçimlerinin iktidar bloku açısından bir başarıya dönüşmesi, ekonomik duruma rağmen değil, bizzat bu ekonomi politikası sayesinde gerçekleşti.

Şok terapisinin önündeki engeller

2023 seçimlerinin ardından Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanlığına atanmasıyla birlikte daha ortodoks bir yönelime geçilmesi, ekonomideki döviz ihtiyacının yani büyüme üzerindeki dışsal kısıtın yeniden belirleyici hale geldiğini gösteriyor. Dış finansman ihtiyacı, rezerv biriktirme zorunluluğu ve risk priminin düşürülmesi gerekliliği para politikasındaki değişimin temel nedenlerindendi.

Ancak ortodoks politikaya dönüş, bir şok terapisi uygulaması şeklinde gerçekleşmedi. Faiz artırımları kademeli ve çekingen ilerledi. İktidar bloku içinde yer alan emek yoğun sektörlerin bir anda tasfiye edilmesinin yaratabileceği etkiler ve bunun işsizliğin aniden sıçramasıyla birleşmesi ihtimali, iktidarı bu tip bir şok terapisi programını uygulamaktan alıkoydu.

Sonuç: İşlemeyen iki model

Bu kısa özetin bize gösterdiği şu: Ne 2001 model IMF programı, ne de 2021 model düşük faiz programı, toplumun sorunlarına çözüm üretebiliyor. 2001 model program, dışa bağımlı bir birikim yapısı yarattı. 2018 sonrasında, 2001 modelinin krizine verilen yanıt ise yine bu yapının içinde, sınıfsal dengeleri yeniden kurmaya çalışan bir stratejiydi. Bugünkü gerilim, her iki modelin de işlememesinden kaynaklanıyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar