Murat Sevinç

Türkiye'nin üniversite tarihi aynı zamanda 'tasfiyeler' tarihidir
14.03.2026
32

İkinci yazı…

İlk yazıda, üniversitenin-akademinin kamusal bir derdi olup olmadığını sormuştum, devam ediyorum.

Türkiye üniversite tarihi aynı zamanda bir üniversite tasfiyeleri tarihidir ve tasfiyelerin ‘ilke’si anlaşılmadıkça üniversite kurumunun niteliğinin kavranması güçleşir. Neden bu denli çok tasfiye yapıldı bu ülkede, neden bir kesim akademisyen ile devletin arası hiçbir zaman düzelmedi?

Memleket, demokrasi, özellikle düşünce özgürlüğü konusunda her zaman fukaraydı. Akademik özgürlük sorunu demokrasi cılızlığının ürünlerinden biri. Devlet ve devletlu ile üniversite-akademi arasındaki gerilimin, üniversitenin özerk olduğu yıllarda dahi sona ermemesinin önemli bir nedeni bu durum olmalı.

İlhan Tekeli’nin son yazıda atıf yaptığım makalesine hem bu yazıda hem sonrakinde değineceğim. Tekeli, Cumhuriyet tarihindeki tasfiyeleri özetledikten sonra şu sonuca varmış: “Bu öykünün tümü değerlendirildiğinde ‘Türkiye’de üniversite tasfiyeleri, olağanüstü dönemlerin geçici tedbirleri değil, siyasetin üniversiteyi yanlış formüle edişinin sürekli sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Devlet, üniversiteyi özerk bir bilgi üretim alanı olarak değil, uslandırılması gereken bir kurum olarak görmüş; bu bakış açısı tasfiyeleri tekrar eden bir yönetim pratiğine dönüştürmüştür. Böylece üniversite özerkliği yalnızca zedelenmemiş, kalıcı olarak siyasal müdahalenin nesnesi haline gelmiştir’ denilebilir.” Evet, mesele devletin üniversiteyi ‘özerk bir bilgi üretim alanı’ olarak görmemesi ve bu açmazla demokrasinin kalitesi arasında doğru orantı var.

Türkiye’de 1930’lardan bugüne her dönemeçte üniversite tasfiyesi yaşandı. İlki, kuruluş aşamasına dahil olan 1933 tasfiyesi. 2252 sayılı yasayla Darülfünun, İstanbul Üniversitesine dönüştürüldü. Öğretim üyeleri ve asistanların toplamda yüzde 70 küsuru tasfiye edildi. Tasfiyenin adı ‘reform’ idi kuşkusuz! Dönemin adı sanı bilinen hocalarının akademi dışında bırakılmasındaki siyasi niyeti görmek mümkün.

İkincisi 1946 ile 1948 arasındaki DTCF tasfiyesi. Niyazi Berkes, Behice Boran, Pertev N. Boratav, Muzaffer Şerif Başoğlu gibi dönemin çok önemli hocaları bu kez ‘solculuktan’ atıldı. Hocalara yönelik ırkçı taciz 1941’de başlasa da birkaç kez yaşanan yargısal gelgitlerin sonunda Senato tarafından görevlerine son verildi. Resmî ideolojinin anti-komünizm olarak belirginleştiği (öncesinde başlamış olsa da) yıllarda, II. Dünya Savaşı sonrası siyasi koşullarına ayak uydurma çabası ve sola yönelik ‘bastırıcı’ siyasetin sonuçlarından biriydi. İşin can alıcı yanı, bu tasfiyenin 1946’da kabul edilen ve üniversiteye-fakültelere özerklik tanıyan 4936 sayılı yasa yürürlüğe girdikten iki yıl sonra yapılmış olmasıdır.

Çok partili yaşama geçildikten sonra da üniversiteler üzerindeki baskı devam etti. SBF Dekanı Turhan Feyzioğlu 1956 ders yılı açılışında yaptığı konuşmada “Nabza göre şerbet veren münevver olmayın” dediği için bakanlık emrine alınmış, aynı gün dekanlıktan ve öğretim üyeliğinden istifa etmiştir. Menderes-DP’lilerin bu yıllarda ‘kara cüppeliler’le ilgili ifadeleri malum.

27 Mayıs 1960 darbesi sonrasındaki tasfiye, üniversite kurumu 27 Mayıs’ı desteklemiş olmasına karşın yapıldı! 28 Ekim 1960’ta çıkarılan (114 ve 115 sayılı) yasalar sürprizdi. Saygın ve farklı ideolojilere sahip hocaların 147’si tasfiye ediliyordu. Tekeli’nin ifadesiyle MBK (Milli Birlik Komitesi) bu tasfiyeyi yaparken gerekçe göstermemiştir (İlhan Tekeli’nin tasfiyenin nedenleri üzerine iddia ve saptamaları yazısında var). Hilmi Ziya Ülken, Emin Onat, Ali Fuat Başgil, İhsan Şükrü Aksel, Ekrem Şerif Egeli, Halet Çambel, Kemal Ahmet Aru, Nusret Hızır, Emin Bilgiç, Yavuz Abadan, Zafer Paykoç, Sabahattin Eyüpoğlu, Mina (Urgan) Irgat, Tarık Zafer Tunaya, Haldun Taner, Adnan Benk…

İlk İnönü koalisyon hükümeti bu rezalete son vermiş ve akademisyenler bir yıl sonra (1962) çıkarılan yasanın tanıdığı olanakla (senato kararlarıyla) görevlerine dönebilmişti.

27 Mayıs da bir kırılma ânıydı ve şu ya da bu nedenle, üniversite tasfiyesi yine ihmal edilmemişti. Dönemin kimi MBK üyelerinin ihraç edilen hocalar hakkında sarf ettikleri utanç verici ifadeler günümüzü andırır niteliktedir. 1960’taki 147’ler tasfiyesinin de üniversite özerkken ve aylar sonra kabul edilecek 1961 Anayasası 120’nci maddesiyle üniversite-fakülte özerkliğini bu kez ‘anayasal güvence’ye alacakken gerçekleştiğinin altını çizmek gerekiyor.

12 Mart 1971 yarım porsiyon askeri darbesi (Muhtıra) döneminde bazı öğretim üyesi cezaevindedir. İşkenceden geçirilenler olmuştur. 12 Mart’la birlikte her tasfiyeden nasibini alan Mülkiye Anayasa Kürsüsü’nün üç üyesi Bahri Savcı, Muammer Aksoy ve Mümtaz Soysal da tutuklananlar arasındaydı. Mümtaz Soysal SBF dekanıyken, ders esnasında gözaltına alınmıştır.

12 Mart sonrası yapılan anayasa değişiklikleri 12 Eylül’ün provası niteliğindedir ve değiştirilen düzenlemelerden biri de 120’nci maddedir. Bu arada, 1973’te 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılmış ve fakültelerin özerkliğinden söz etmeyen yasayla bir Yükseköğretim Kurulu kurulmuştur. İlk YÖK. AYM bu yasanın çoğu maddesini iptal edince, 12 Eylül’e dek denetleme kurulu (ÜDK) varlığını sürdürebilmiştir.

İlhan Tekeli’nin bu döneme ilişkin söz ettiği tasfiye 1975 ODTÜ tasfiyesi: “1.MC hükümeti döneminde de, militan bir sağcı olan Tarık Somer ODTÜ’ye rektör oldu. Somer üniversiteyi yönetmekten çok, üniversiteye kendince hiza vermek istiyordu. ODTÜ’nün 1973’te çıkan 1655 sayılı yasasının verdiği olanaktan yararlanarak 25 öğretim üyesinin sözleşmesini yenilemedi. Diğer tasfiyelerden farklı olarak bir idari kararla bu hocalar üniversiteden uzaklaştırılmış oldu. Kanımca bu sayı üniversite eğitimini felce uğratacak bir büyüklükte olmadığı ama üniversiteye korku salmak için yeterli olduğu için seçilmişti. Bu yirmi beş kişi arasında isimlerini hatırlayabildiğim kadar Mimarlık Bölümü’nden; Bilgi Denel, Mehmet Adam, Teoman Aktüre, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Tuğrul Akçura, Esat Turak, Aydan Bulca, Erhan Acar ve ben bulunuyorduk. Sosyoloji Bölümü’nden Ünal Nalbantoğlu, Elektrik Mühendisliği Bölümü’nden Güney Gönenç ve Nazif Tepedelenlioğlu vardı.”

Hocalar, AYM kararı sonrasında 1978’de üniversiteye dönmüştür.

Sonraki yazı 12 Eylül ve diğer ‘tasfiye durakları’ üzerine olacak. YÖK düzeni ve yeni kırılma anlarında yapılan ihraçlar. Cumhuriyet devrinde gerçekleşen tasfiyelerin hiçbiri, 15 Temmuz sonrasında OHAL KHK’leri ile gerçekleştirilen ihraç dalgasının şiddetiyle karşılaştırılamaz kuşkusuz. Ne sayı ne de tutum olarak. Önümüzdeki yazıda anlatacağım, örneğin, Cumhuriyet tarihindeki hiçbir tasfiye ‘sivil ölüm’ hedeflememiştir.

Yazı önerisi ve önemli bir not:

Geçen hafta Danıştay’dan hukuk devleti ve hukuk güvenliği ilkeleri bakımından ‘dehşet verici’ bir karar çıktı. Bizimle, imzacı akademisyenlerle ilgili. Sağolsun, Gökçer Tahincioğlu karar üzerine çok güzel bir yazı kaleme aldı, buraya bırakıyorum. Karar, Yargıtay’ın bir ceza dairesinin Can Atalay kararında açtığı kapıdan, o kapıyı daha da genişleterek, hatta kapıyı yerle bir ederek geçti ve AYM’nin Füsun Üstel kararını açıkça yok saydı. Karar ‘üçte iki’yle çıktı. Böylece Danıştay’ın ilgili dairesi daha geçen ayki içtihadını değiştirmiş oldu.

Bunlar ilk kez görülen işler. Anlamı?

Eğer Danıştay heyeti bu anayasaya aykırı tutumunda ısrar ederse imzacı akademisyenler iade edilmeyecek, yıllar sonra iade edilenler de (bizim gibi) yakın zamanda yeniden atılacak. Durum bu. Bu notu kime yazdığımı ise inanın ben de bilmiyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar