Yasin AKTAY
Deprem sadece yeri sallayıp üzerinde çürük temeller ve eksik malzemeyle inşa edilmiş binaları yıkmıyor. Herşeyi sallıyor, sarsıyor, yıkıyor ve yeniden daha iyi yapmak üzere insanlara bir fırsat sunuyor. Duyguları sarsıyor, hayatları, algıları sarsıyor, insan ilişkilerini sarsıyor, devletin duruşunu sarsıyor. Bu sarsıntının ardından kimilerini düzeltiyor ama kimilerini daha berbat hale de getirebiliyor.
Her depremden sonra insan ilişkilerinin seyrine bir baktığımızda, ilginç bir deprem sosyolojisi ile karşı karşıya kalıyoruz. 17 Ağustos depremi Türkiye'de devlet-toplum ilişkilerinin paradigmasının değişmesinde çok önemli bir rol oynamıştı. O deprem, yıktığı evler, söndürdüğü hayatlar, yaraladığı canlar bir yana, Türkiye'de toplumun devletten çok daha güçlü olduğunun ortaya çıkmasına yol açmıştı. Bunu yaparken güçlü bir devletin ancak bu toplumu temel aldığında mümkün olacağını da göstermişti. Deprem böylece toprağı hareketlendirdiği kadar insanların toplumsal hayatlarında da bir hareketliliğe yol açıyor.
Bir de depremin uyarı boyutu var. Bu "uyarı" kavramı istismar edilmeye çok müsait. Kimi bu uyarıyı kendi hayatına çekidüzen vermek üzere acı da olsa bir vesile olarak alıyor, kimi tam tersine onu kendi düşmanlarına karşı Allah'ın kendisine bir yardımı öbürlerine bir cezası gibi... Her halükarda depremin insanları sarsarak uyardığı kesin.
Depremle gelen uyarı çok acı, çok trajik, çok feci oluyor. Doğrusu, bu uyarıdan kimin ne kadar nasiplendiği konusunda da insanın kalitesini asla devre dışı bırakamıyor. Zaten ders alabilecek olanlar, gönül gözleri ve kulakları hala mühürlenmemiş olanlar o uyarıları zaten alıyor. Trajik tarafı belki uyarıları en çok alması gerekenler belki ilk anda kulak kesiliyor ama kısa sürede yine kör sağır hale geliyorlar.
Depremin bir uyarı olduğunu söylemenin ne kadar riskli olduğunu biliyorsunuz mutlaka. Onu riskli kılan o uyarıyı hemen kendine mal eden, istismar eden, onu kendi duruşunu pekiştirmek üzere araçsallaştıranların tutumları. Deprem belki herkesten önce onları uyarıyordur da, onlar genellikle o uyarıdan üzerlerine hiçbir şey alınmamış oluyorlar. Depremi hemen kendi saflarına geçirip hasım bildiklerine karşı haklılıklarının bir kanıtı sayıyorlar. Nedense depremi bir uyarı olarak alanlar, hep başkalarına ne söylediğiyle ilgileniyorlar, kendilerine ne söylediğiyle değil.
Oysa deprem geldiğinde dikkat edilirse masum-günahkar, küçük-büyük hiç kimseyi ayırmıyor, Türk'ü de Kürt'ü de, Arab'ı da Ermeni'yi de aynı anda, aynı şekilde vuruyor. Belki bir tek depreme karşı gereken tedbirleri alanları vurmuyor. Onları bile hiçbir şekilde korkutmaktan geri durmuyor. Dolayısıyla deprem bir uyarıysa bile herkes için bir uyarıdır, kimseyi ayırt etmiyor.
Van depremi esnasında ve sonrasında yaşadıklarımızdan yine herkes kendine göre sonuçlar çıkardı, ama öncelikle bu depremin Türkiye'nin çok güçlü bir toplum olduğu gerçeğini açığa çıkardığını kaydetmek gerekiyor. Bu 1999 depreminde ortaya çıkan gerçeği bir bakıma teyid etmiş oldu. Başka ülkelerde bu tür afetler sonrasında insanların yardım yerine talana koştuklarını görebiliriz. Oysa Türkiye'de tam tersi bir manzarayla karşılaşırız.
Ülkenin her tarafından seferber olan yardımları motive eden duygular Allah'a ne kadar şükretsek az dedirtecek cinstendi. Allah'a binlerce şükürler olsun. Onun bizim üzerimizdeki nimetlerinden biri düşmanken veya birbirimizden nefret edecek kadar birbirimize soğumuşken içimize ve aramıza indirdiği sekineyle bizi kardeş kılmış olması...
Bu şükredilecek manzaraya gölge düşürecek hadiseler olmadı değil. Onları önplana çıkarmaya çalışmanın hiç kimseye bir yararı yok halbuki. Sergilenen kardeşliğin büyüklüğü karşısında o hareketler çok cılız ve zavallı. Ama gözümüzün içine sokularak gündeme getirildikçe sanki bu mükemmel manzarada görülecek tek şey olarak görülmeye başlanıyorlar.
Oysa seferber olan yardımların, ifade edilen duygudaşlığın oranı karşısında bu tür olaylar son derece istisnai. Bunlara kulak verdikçe asıl olan gözden kaçıyor. Asıl olan bu ülkenin Kürdüyle, Türküyle tekrar hatırlanan ve canlanan kardeşliğidir.
Şeytanın gör dediğine baktıkça gözlerimiz kirleniyor, o haberleri duydukça kulaklarımız paslanıyor, gönüllerimiz kararıyor. O yüzden bakmamak ve onları zavallılıklarına mahkum etmek gibi gayet mümkün bir yol var. Kem sözü, kem görüntüyü yaymak onu güçlendirmeye, reklamını yaymaya yarıyor. Kem söze ve harekete o fırsatı vermemek gerek.
Deprem haberini Kahire'de El-Yavm el-Sabia ve El-Ehram gazeteleri ile Stratejik Düşünce Ensitüsünün birlikte düzenlediği "Mısır ve Türkiye'de demokratik ve anayasal değişimlerin karşılaştırmalı incelemesi" üzerine bir konferans esnasında aldık. Bu olay olmasa o konferansla ilgili izlenimlerimi aktaracaktım, kısmetse sonraki bir yazıda.. Ama bir olayı anlatmadan geçmeyeyim. Açılış konuşmasını yaptığım oturumun başlangıcında salondaki katılımcıları Van'da deprem sonucu vefat edenlere duaya ve fatiha okumaya davet ettiğimde, benden sonraki Mısırlı konuşmacı şunları söyledi: "Türkiye'nin değişmiş olduğunun bir göstergesini size söyleyeyim mi? Türkler böyle durumlarda eskiden bizi Müslümanlara epey yabancı bir ritüele, saygı duruşuna davet ederlerdi"
Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
- ABD kimin için yanıyor? “Nefesleri kesilenlerin intikamından kaçılamaz”
3.06.2020 - Suriye’nin toprak bütünlüğü, istikrarı ve geleceği kimin sorunu?
6.01.2019 - Suriye’de birilerinin sadece çıkarları var, Türkiye’ninse derdi
16.10.2019 - Arap Birliği’ne rağmen Türkiye’ye en büyük destek Araplardan
14.10.2019 - Kürt sorunu değil PKK sorunu, o da bir ABD sorunudur
9.09.2019 - Muhafazakâr mahallede neler değişiyor?
8.07.2019 - Muhafazakâr mahallede neler değişiyor?
8.07.2019 - Devrim hırsızları Sudan ve Libya’da
22.04.2019 - En geniş kapsamlı anket: Seçim sonuçları
1.02.2019 - “Bu gençler cellatlarından daha uzun yaşayacak”
25.02.2019
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları



























faruk tuncay
Kürt Halkının yüzde seksenini, İstanbul başta olmak üzere Türkiye şehirlerine göçüren, kalanların yarısını devletin sadık kulu yapanların bu saatten sonra zamanın ruhunu mu, nane ruhu mu kavradıklarını en iyi sizin gibiler bilir ama, işiniz bu; 1970lerde Barzani yanlılarını tepeleyip Apoculara yolu açanlar da sizin kadar bilerek yapıyorladı işlerini.