Alper GÖRMÜŞ

“Şahinyan’ın büyükdedesi ve kardeşleri, kaçmak zorunda kalacaklarını anladıkları zaman aralarında bir tür anlaşma yapıyorlar. 'Birbirimizden ayrı düşersek, aramızdan eve ulaşan kişi, evin ikinci katındaki küçük odanın duvarına nereye gittiğini mutlaka yazsın' diyorlar. Düşündükleri gibi oluyor, çünkü ayrı düşüyorlar. Sonra eve ulaşan kişi not bırakıyor diğerlerine: '1922’de Nişan Efendi’nin evine geldim. Burada 25 gün kaldım. Şimdi Halep’e gidiyorum. Hoşçakalın dostlar. Bedros’un bu notunu okuyan beni hatırlasın. İmza: Der… YAN.”
Stephan Norayr Şahinyan, dedelerinin Urfa'daki Ermenilere ait evlerden birinin duvarına tam 90 yıl önce kazıdıkları bu yazıyı görmek için kalkıp Sao Paulo'dan Urfa'ya geldi ve gördü de...“Tehcir”e dair Ermenice yazının bugüne ulaşabilmesinde kimbilir nasıl bir hikmet var...
Kim derdi ki, o yazı binayı Valiliğin kullandığı yıllarda dahi silinmeyip korunacak ve 90 yıl sonra yazıyı yazanların torunlarından biri “ev”e dönüp o yazının önünde ürpererek poz verecek?
AGOS gazetesinin son sayısında yer alan “Sao Paulo’dan Urfa’ya bir eve dönüş hikâyesi” başlıklı haber, 1979’da Brezilya'da doğan Şahinyan’ın ecdat topraklarına yaptığı heyecan verici yolculuğu anlatıyor. Hikâyeyi, yolculuğun İstanbul-Urfa-Maraş bölümünde Şahinyan'a eşlik eden Esra Elmaskaleme almış.
“O yazı asla silinmeyecek”
Kökleri baba tarafından Urfa’ya ve Maraş’a, anne tarafından ise İskenderun’a dayanan ailenin üçüncü kuşak üyesi olan Norayr Şahinyan bir fotoğrafçı... 2005'te Ermenistan'ı boydan boya dolaşmış. Bir gün sıranın buralara geleceğini o da ailesi de biliyormuş ama birbirlerine hiç itiraf etmemişler bunu. Nihayet o gün geldiğinde de doğal olarak ailesi hiç şaşırmamış.
Aile 1915'te Suriye'ye göçmüş. Beş yıl kadar sonra “buralar düzeldi, gelin” haberleri üzerine geri dönmüşler ama tez zamanda anlamışlar ki düzelen bir şey yok. Onun üzerine 1920'lerin başında bir kez daha ve bu defa kesin olarak göçmüşler Suriye'ye... Suriye'deki hayatları 1960'ların başına kadar sürmüş, ardından da Brezilya'ya göç etmişler.
Duvardaki yazıyı ilk, Şahinyan'ın 1997'de Urfa'ya gelen babasının kuzeni görmüş. Şahinyan, 1991'de İl Özel İdaresi tarafından satın alınıp (tabii ki bir Türk'ten) restore edilen ve bir süre Valilikçe işletildikten sonra işletmesi özel kesime devredilen Cevahir Konukevi'ne girerken, yazının hâlâ orada olduğu konusunda endişeliymiş. Fakat girince endişesinden kurtulmuş, çünkü yazı tarif edilen duvarda, öylece durmaktaymış.
Norayr Şahinyan, büyükdedeleri Nışan ve Ağacan Der Bedrosyan'ın birlikte yaptıkları konakta, o yazının olduğu odada kalmak istemiş. Şansına, oda boşmuş ve orada kalabilmiş.
Ben, Esra Elmas'tan hikâyenin sözlü versiyonunu da dinledim. Şahinyan'ın yazıyı görünce kapılıp durduramadığı hıçkırıklı ağlamasının yanında haberde geçen “gözyaşlarını tutamadı” kelimeleri pek zayıf kalıyordu. Esra Elmas, yazarken öyle uygun gördüğünü söyledi bana, bense gerçek durumu bilmenizi istedim.
Norayr Şahinyan, gelecek yıl da babasıyla gelecekmiş konukevine... İşletmeci Cevahir Asuman Yazmacı, yazıyı bir yıl sonra da görüp görmeyeceklerine dair bir soruya şu cevabı vermiş:
“Babanızla sizi bekliyoruz. O yazı o duvardan bugüne kadar silinmediyse, bugünden sonra da asla silinmeyecek, emin olabilirsiniz.”
************
Gazetelerdeki uçaklar: Psikanalitik bir çözümleme...
Hatırlayacaksınız, 29 haziranda bu köşede, Türkiye'nin “uçak krizi”nin ardından Suriye'yle savaş noktasına gelmesini “coşkuyla” karşılayan ve o coşkuyla sayfalarını silah dergisi tadında tasarlayan meslektaşlarımızla ilgili bir eleştiri yazısı yer almıştı: “Savaşa meyyali vallahi sevmekten...”
Yazının bir yerinde, “Savaşı 'sevmediklerini' bildiğimiz, dolayısıyla başlıktaki ithamı hak etmeyen gazetecilerin hazırladığı gazetelerin birinci sayfalarının da benzer bir tarzda düzenlenmesinin izahı beni aşıyor” demiş, Taraf okuru, psikiyatr Halûk Sunat’ı yardıma çağırmıştım.
Halûk Sunat, sağolsun, yardım çağrımı karşılıksız bırakmadı.
Şimdi, Sunat'ın mektubunun küçük bir kısmını özetleyerek, büyük bölümünü de olduğu gibi aktararak dikkatinize sunacağım.
“İlk bakışta kendini ele vermeyen”in önemi...
Halûk Sunat, durumun psikanalizini yaptığı mektubuna, bir psikanalist için “görünenden ziyade, ilk bakışta kendini ele vermeyen”in önemli olduğunu belirtiyor. Bu noktada, “Düşünüyorum, o halde varım”a çok hoş bir nazire yapıyor: “Yani 'düşünemediğimiz yerde varız'dır esasta -diyelim.”
Sunat, bu türden bir psikanalistik duyarlılığa ilham veren şeyin, karşılaştığımız olgudan bize yansıyan “tuhaflık, tutarsızlık, inandırıcılıktan yoksunluk, vb.” duygular olabileceğini, aslında sağduyusunu bir miktar muhafaza edebilmiş herkesin benzer duygular geliştirebileceğini söylüyor ve şöyle diyor: “Burada, ihtiyacımız olan bilgelik de bize onu hatırlatacaktır: 'Kişinin aynası eylemidir -lafa itibar edilmez'.”
Gerisini Sunat'ın kaleminden aynen aktarıyorum.
“Biraz daha yol alırsak; bir psikanalist, 'yapısal' özelliklerini ayrıştırmak özeni ile baktığı insanın, nerelerde 'kırılım'a uğradığını anlamak ister -öncelikle. Yani, hangi hayat olayları (hangi nesnellik) içinde, görünegeldiğinden (sizin tabirinizle, 'bilinegeldiği'nden) farklı bir tavır ortaya koymaktadır o kişi. İşte, o kırılma noktaları (bam tellerimiz yani), 'savunma'larımızın da başladığı noktalardır. Dolayısıyla, eğer bir insan (bir gazeteci/yazar), kendisinde bildiğimiz şeyi (savaş/şiddet karşıtlığını) kendi ile barışık (tutarlı/istikrarlı) yapısal bir değer olarak edinmişse, her koşulda o değer uyarınca davranır (örneğimizde, savaş karşıtıdır). Öyleyse, anılan gazetecilerde, dil hangi koşullarda dönüyorsa (ister meşrulaştırıcı hâkim toplumsal eğilimler, ister maddi/mesleki ikbal kaygısı), o raddede, içlerindeki şiddet eğilimi ile yüzleşememiş/halleşememişler demektir. Bir başka deyişle, 'yapısal gerçeklik’leri tam da oradadır. Ötesi, savunmasal olandır, kondurmadır, içe sinmemişliktir, vs. -iş gördüğü yere kadar kullanılır: Zurna öttürülür, ta ki, 'zırt'ladığı yere kadar.
“Büyümenin yollarını aramak yerine...”
“Daha genel olarak -şu ya da bu görünümdeki- 'şiddet'e meyyaliyetimizse (öyle bir yatkınlığın toplumsal/kültürel varoluşumuzda belirleyici olduğunu düşünmekteyim), 'kendi olamamaklığımız' (kendiliksel zaaf) temelinde değerlendirilmelidir kanımca. Genelleştirmenin -elbet- sorunlu olduğunu bilerek, 'biz'im terkibimizin, kendi olamamakla malul olduğunu; kendi olma arayışımıza saygı ve sevgi ile eşlik etmeyen (kaçınılmaz, şiddeti ima eden) hiyerarşik bir 'ideal'in tahakkümünde büyüdüğümüzü (aslında, öteki ile ilişkisini şiddet üzerinden düzenleyen birer çocuk olarak kaldığımızı) düşünmekteyim. Bir başka deyişle; yalnızca toplumsal/tarihsel varoluşsallığı içinde değil, kendi içindeki şiddetle de yüzleşemeden varoluşsallığını 'rasyonalize' edenlerin (maluliyetlerini millileştirip kamusallaştıran bir ırkın) ahfadıyız biz -nereye dönüp baksak o sanatın mahsulleri ile karşılaşırız (ama yüzleşemeyiz). Ve hatta, her karşılaşmayı, ‘Ah, biz çılgın Türkler!’ romantizmine yıkacak kadar da yüzsüzleşebiliriz: Büyümenin yollarını aramak yerine, büyümemişliğimizi ('içimizdeki çocuk' -ah!) yüceltiriz.
“Nihayetinde, 'şiddete meyyali, vallahi, kendini bile doğru düzgün sevememekten -büyütücü bir sevgi ile sevilmemişlik, serpilmemişlikten'.”
NOT. Bana zaman zaman yazan Taraf okuru, emekli edebiyat öğretmeni Selman Büyükaşık, kullandığım “Savaşa meyyali vallahi sevmekten” başlığındaki “meyyali” yi haklı olarak eleştirmiş.
Eminim, aynı mesele birçoğunuzun da aklına takılmıştır. O nedenle Selman Bey'e gönderdiğim kısa cevabı sizin de dikkatinize sunuyorum:
“2007'de kaleme aldığım ve aynı başlığı kullandığım ilk yazıda yazının dibinde şu not vardı:'Meyyal sözcüğünün başlıkta doğru kullanılmadığının farkındayım. Polis filmindeki ünlü repliğe (Şiddete meyyalim vallahi dertten) nazire olduğuna göre, oradaki hatayı da korumak gerekir diye düşündüm...' Fakat bu yazıda o notu eklemeyi unuttum ve size tosladım. Cuma günü sizin uyarınızı ve bu notu kullanarak düzelteceğim...”
Selman Bey'e teşekkürlerimle bilginize sunuyorum.
Yazarlar
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
21.07.2025
14.07.2025
23.06.2025
19.06.2025
17.06.2025
8.06.2025
1.06.2025
11.05.2025
8.05.2025
4.05.2025