Gökhan BACIK

Gökhan BACIK
Gökhan BACIK
Tüm Yazıları
Türk’ün uluslararası ilişkilerle imtihanı
13.01.2026
111

Küresel ölçekte olup bitenler, Türkiye’de hemen konuyla ilgili bir tartışmayı tetikliyor. Türkiye, kısa süreliğine açık bir uluslararası ilişkiler sınıfına dönüşüyor. Ancak bu uzun sürmüyor. Sanılanın aksine, Türkiye insanı dış politikaya meraklı değil. Popüler televizyon kanallarının ve gazetelerin ciddi dış politika servisleri bile yok. Hatta çoğu zaman dış politik gelişmelerle ilgili tartışmalar, tarafların konuyu iç politik kavgaya “meze yapması” için yapılıyor.

Benzer bir durumu ABD’nin Venezuela operasyonu ile gözlemlemek mümkün. Yapılan tartışmalara bakarsak, Türkiye’de popüler açıdan uluslararası ilişkiler konusuna yönelik önemli çıkarımlar yapmak mümkün

“Uluslararası ilişkiler masalı”

Türkiye’de epey kalabalık bir grup uluslararası hukuku iç hukuk gibi bir şey sanıyor. O nedenle hoşlarına gitmeyen olaylarda “uluslararası hukuk da bir masalmış” diye tepki gösteriyorlar.

Üç hukuk var: İç hukuk, devletler özel hukuku ve uluslararası hukuk. Esasen bütün bunlara hukuk denmesi ciddi sorunlar üretiyor. Çünkü bunlar farklı türden hukuklardır. İç hukuk mutlak bağlayıcıdır. Bir hatanız varsa devlet, savcı ve polis marifetiyle sizi alır götürür. Hâlbuki uluslararası hukukta bir hukuki kuralı aynı biçimde uygulayacak bir otorite yoktur. O nedenle teknik olarak sınıfta biz şöyle deriz: “Uluslararası sistem anarşiktir.” “Anarşik” şu demektir: Bir hukuk kuralını herkese, iç hukukta olduğu gibi, dayatacak bir küresel hükümet yoktur.

O zaman elde ne kalıyor? Uluslararası örgütler ve diplomasi. Bunlar da çalışmaz ise çıplak gerçek şudur: Ortada bir hukuk normunu dayatacak bir dünya hükümeti yoksa, örgütler ve diplomasi de devre dışı ise, güçlünün/gücün dediği olur. O yüzden güç dengesi, uluslararası ilişkilerin esas çalışma mekanizmasıdır.

Eğer bir ülke uluslararası hukukun bir kuralını ihlal ederse ve onu bunu yaptığına mecbur edecek karşı bir güç yok ise durum çoğu zaman olduğu gibi kalır.

Roma Statüsü ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin savcısı, iç hukukta olduğu gibi tutuklama yetkisine sahiptir. Ancak son İsrail örneğinde olduğu gibi bu bazen (hatta çoğu defa) çalışmıyor. Yani uluslararası düzeyde, iç hukukta olduğu gibi kararları mutlak bağlayıcı kurumlar oluşturulması düşüncesi henüz bebeklik aşamasındadır.

Tekrarlarsak, uluslararası sistem anarşiktir. Kararları herkesi bağlayacak bir dünya hükümeti yoktur. O nedenle işe yaradığı kadar diplomasi, yazılı anlaşmalar ve kurumlarla bir düzen tutturulmaya çalışılır. Buradan çıkan pratik sonuç şudur: Gücüne güvenen, bunların hiçbirini dikkate almayabilir.

Hegemon

Yukarıdaki teorik tartışma bizi sevimsiz bir sonuca götürür. Eğer bir ülke, bütün dünyanın diğer ülkelerine rağmen istediğini yapacak noktaya gelirse ne olur? Buna hegemonik güç denir. Carl Schmitt’in tarifini hatırlayalım: Hegemon, istisnayı belirleyendir. Yani hegemonik güç, herkese “siz bu kurala uyun ama ben uymuyorum” diyebilir.

Hatta günümüzde ABD örneğinde olduğu gibi, hegemonik güç pek çok uluslararası anlaşmaya taraf bile olmaz. Örneğin, 160 ülkenin taraf olduğu 1978 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne ABD taraf değildir. Ancak ABD, kendisi taraf olmadığı hâlde bazen Çin’in bu sözleşmeyi ihlal ettiğini söylemektedir. Örneğin, Çin ve Filipinler arasında denizcilikle ilgili bazı konuların Uluslararası Adalet Divanı’na gitmesiyle ortaya çıkan süreçte ABD, Çin’i sözleşmeye uymamakla suçlamaktadır.

Uluslararası sistem anarşik olduğu için, hegemonik gücün karşısına bir başka güç çıkıp “yapamazsın” demediği sürece onu kimse durduramaz. ABD’nin helikopterleri ve gemileri Venezuela’ya yöneldiğinde, bunu durduracak karşıda mesela Rusya ya da Çin güçleri yoksa yapılacak bir şey yoktur. Bütün bunlar son derece moral bozucu durumlara işaret ediyor; ancak sistem böyle çalışıyor.

Türkiye-merkezcilik

Doğal olarak Türkler, dünyaya Türkiye-merkezci bakıyor. Ancak bu bazı sorunlar üretiyor. Örneğin, en son grup konuşmasında Avrupalı sosyalistlerden bile daha sert biçimde ABD’nin müdahalesini eleştiren Devlet Bahçeli, hemen aynı konuşmada gerekirse Türkiye Suriye’ye girmelidir demiştir.

1999 yılında NATO, hiçbir BM kararı olmadan, üstelik bir NATO üyesi saldırı altında değilken, Sırbistan’a Kosova meselesi yüzünden müdahale etmiştir ve Türkiye de buna katılmıştır.

Yine kamuoyu sık sık, haklı olarak, Batı’yı uluslararası hukuka uymamakla eleştiriyor. Ancak Türkiye de uluslararası hukuku “ihtiyaçlarına” göre ihlal etmektedir. Örneğin Türkiye, tarafı olduğu hâlde Uluslararası Çalışma Örgütü sözleşmeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı gibi düzenlemelerin gerektirdiği pek çok konuda uluslararası hukuku ihlal etmektedir.

Politik tepki konusunda da Türkiye-merkezcilik had safhadadır. Türkleri en çok Batı’nın uluslararası hukuk ihlalleri heyecanlandırıyor. Rusya’nın Ukraynalı çocukları kaçırması yahut Çin’in bazı Müslümanlara yönelik siyaseti ya da Suudi Arabistan’ın Yemen’e müdahaleleri ülkede neredeyse hiç konuşulmuyor.

Uluslararası ahlak

Uluslararası ilişkilerde normatif/ahlaki yaklaşımlar elbette önemlidir. Bütün sorunlara rağmen insanlık, pek çok konuda normlar üzerinde anlaşmıştır. Yani tek bir olaya bakarak bütün insanlık “batmış” gibi düşünmemek gerekir. Uluslararası sistem, bütün sorunlarına rağmen, güçlü kurallar ve pratikler üretmiştir.

Dolayısıyla uluslararası sistemi bir başarısızlıklar zinciri olarak görmemek gerekir. Başarıyla uygulanan pek çok uluslararası hukuk kuralı ve rejimi de vardır.

Aynı şekilde, ABD gibi ülkelerin siyasetine yönelik ahlaki eleştiriler de önemlidir. Yani uluslararası sistemin mekanik doğasını —bu yazıda benim yaptığım gibi hatırlatmak— ahlaki ya da ideolojik tartışmaların anlamsız olduğu anlamına gelmez. Sistem düzeyinde değişim uzun zaman alır ve burada yeni düşüncelerin dönüştürücü etkisi büyüktür. Bir yandan sistemin mekanik doğasının farkında olmak, diğer yandan entelektüel ve normatif eleştirileri sürdürmek gerekir. Düşünceler sandığımızdan daha etkilidir. Uluslararası sistemde prestij önemlidir ve güçlü bile olsa prestij kaybına uğrayan ülkeler, uzun vadede yüksek maliyetlere katlanmak zorunda kalırlar.

Türkler ve uluslararası ilişkiler: Kültürel bir gerilim?

Fizik ve aritmetik gibi bilimlerin kökeni çok eskidir. Örneğin bugün ortaokulda teoremlerini öğrendiğimiz Pisagor, bundan yaklaşık 2.500 yıl önce yaşamıştır.

Ancak bazı bilimler daha yeni kurulmuştur. Örneğin antropoloji ve psikiyatri. Uluslararası ilişkiler de böyle yeni bir bilim dalıdır. Bu çalışma alanı olarak uluslararası ilişkiler, geçen yüzyılın başında İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Jeopolitik kavramı ilk defa 1899 yılında İsveçli Rudolf Kjellén tarafından kullanılmıştır.

Şimdi sorun şudur ki, yeni ortaya çıkan bilimleri Türkiye gibi biraz daha geleneksel ve Batı-dışı toplumlar bazı tereddütlerle karşılamıştır. Türkiye’de elbette önemli uluslararası ilişkiler hocaları çıkmıştır; ancak ülkedeki yaygın kültürün uluslararası ilişkiler, antropoloji ve psikiyatri gibi yeni bilim dallarıyla ilişkisini hâlâ tatlıya bağlamadığını düşünüyorum. Örneğin, antropolojik olarak dinlerin ortaya çıkışını okumak Türkiye’de pek itibar görmeyebilir. Bunun gibi güç, meşruiyet ve uluslararası sistem gibi kavramlar da Türkiye’de toplumsal çekincelerle karşılaşmaktadır. Örneğin, dış politika ile kimlik arasındaki ilişki Türkiye’de kolay anlaşılıyorken, dış politika ile çıkar arasındaki ilişkiyi anlamamakta ısrar edilmektedir.

Daha ilginci, uluslararası ilişkilerin modern doğası ile Türkiye’deki kültürün geleneksel dinamikleri arasındaki gerginlik, bazen Türklerin dünyaya küsmüş, gelişmeler karşısında romantik bir tavır alan bir millet gibi görünmesine yol açmaktadır.

Amerikan karşıtlığı sahih mi?

Nihayet, Türkiye’de devlet, dış politika konusunda toplumu çok sık manipüle ediyor. Dolayısıyla bir olay hakkında uzmanlar tartışmaya başlamadan önce, devlet toplumu bir hizaya koymuş oluyor.

Mesela şimdi Türkiye’de ilk bakışta herkes Amerikan karşıtı olarak görülüyor. Ancak dikkatle bakınca, burada iki tür Amerikan karşıtlığı olduğu fark ediliyor. Kullanılan kavramlar, tepki biçimleri ve Amerikan karşıtı olma şekilleri birbirine ikiz gibi benzese de aslında birbirinden çok farklı iki dinamik var.

Bunlardan ilki reel Amerikan karşıtlığıdır. Bazı İslamcılar ve sosyalistler, ahlaki ve ideolojik nedenlerle haklı olarak Amerika’yı eleştiriyor. Ancak halkın geri kalanı, büyük ölçüde devletin yönlendirmesi nedeniyle Amerikan karşıtı bir konumdadır.

Zamanı gelince devlet, halkı Amerika konusunda sakinleştirmeye, hatta ölçülü bir Amerikancılığa kolayca yönlendirir. Türk siyasi tarihinden bunun pek çok örneği verilebilir. Bir tanesini söyleyeyim: Irak müdahalesi sonrasında Türk kamuoyu, keskin bir Amerikan karşıtlığına savrulmuştu. Ancak bir yandan 1990’ların istikrarsız ve fakirleştiren ortamı, diğer yandan 1999 Marmara ve Düzce depremleriyle tamamen sarsılan ülke, bu depremlerden sonra Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkanı Clinton’un burnunu sıkan Erkan bebek sayesinde (!) Amerika’ya sempatiyle bakmıştı.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar