Gökhan BACIK

Gökhan BACIK
Gökhan BACIK
Tüm Yazıları
Dışarıdan ABD, içeriden mollalar: İranlılar ne yapacak?
20.01.2026
116

28 Haziran 2024’te İran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine seçmenlerin yüzde 39,9’u katıldı. 61 milyon seçmenden sadece 24 milyonu sandığa gitti. 61 milyon seçmenin bulunduğu İran’da seçimi Pezeşkiyan, sadece 10,4 milyon oy alarak kazandı.

Hem Tahran’da hem de Tahran eyaletinde seçime katılım oranları çok düşük gerçekleşmiştir: yüzde 23 ve yüzde 33. Yezd, Kum ve Horasan dışında diğer hiçbir eyalette seçime katılım yüzde 50’yi bulmamıştır. İran’da 31 eyalet bulunuyor. Arapların yaşadığı Huzistan’da katılım yüzde 30’un altında olmuştur. Yine Belucilerin yaşadığı Sistan ve Belucistan’da katılım yüzde 40 olmuştur.

İranlılar ne yapacak? | Gökhan Bacık yazdı

İran’da yönetime ve doğal olarak rejime yönelik memnuniyetsizlik, 2017 sonrasında belirgin biçimde derinleşmiştir. 2017 yılında seçimlere katılım oranı yüzde 73’tü. Artan memnuniyetsizliğin iki temel nedeni vardır: Birincisi, rejim ekonomik olarak halkı rahatlatamıyor. Elbette ekonomik sorunların kaynaklarından birisi bu ülkeye yönelik kapsamlı ambargolar. İkincisi ise rejimin, gündelik hayatta özellikle farklı yaşam tarzlarını baskı ve zor kullanarak bastırmak istemesidir.

İranlılar ne yapacak? | Gökhan Bacık yazdı

Kök sorun: Velayet-i fakihlik

Halkın meşru gerekçelerle Şah’ı devirdiği 1979 Devrimi’nden sonra Humeyni, pek çok Şii merci-i taklidin bile kabul etmediği Velayet-i Fakih kurumunu oluşturdu. Buna göre İran’da en yüksek siyasi otorite bir dinî lidere verildi. Bu lider, başta ordu, medya ve dışişleri olmak üzere fiilen tüm kurumların üzerinde belirleyici kabul edildi.
Velayet-i fakihi İran Anayasası’nın 5. maddesi şöyle tanımlıyor:

“Velayet-i Asr Sahibi’nin (Allah zuhurunu yakın kılsın) gaybeti döneminde, ümmetin velayeti ve liderliği; adil ve takvalı, çağının şartlarını tam olarak bilen; cesur, dirayetli ve yönetsel yetkinliğe sahip olan fakihe aittir. Bu fakih, Madde 107 uyarınca bu makamın sorumluluklarını üstlenir.”

İranlılar ne yapacak? | Gökhan Bacık yazdı

Şii (On İki İmam) inancına göre zamanın imamı 874 yılında kayıplara karıştı. İran Devrimi sonrası Humeyni, pragmatik bir manevra ile “İmam (yani Mehdi) geri dönene kadar onun yetkilerini kullanan bir makam oluşturalım” demiş oldu. Yani İran dinî lideri, ahir zamanda gelecek imamın/Mehdi’nin adına yetkilerini kullanıyor. Esasen bu, diğer otoritelerin dinsel bir inhiraf içinde olduğunu da içeriyor. Eğer yeryüzünde imam/Mehdi dönene kadar onun yerine görev yapacak biri varsa, ona uymak dinen de zorunlu olmalıdır.

Velayet-i fakihlik ile İran Devrimi, dinî bir inovasyon yaparak bir model geliştirmiş oldu.

Din devlet ilişkileri nasıl olmalı?  
Avrupa ModeliTürkiye-Sünniliği Modeliİran-Şiiliği Modeli
  Din ve devlet işleri ayrı olmalı    Devlet elitleri, dini yönetmeli    Dini elitler, devleti yönetmeli  

Bu kurumun dinsel/teolojik tartışması bir kenara, politik sonuçları feci oldu. Devlet işlerinin mollalara havale edilmesi, ekonomi, dış politika ve pek çok alanda başarısızlıklardan başka bir şey üretmedi. Teşbihte biraz hata olacağını kabul ederek, bu durumu Türk okurlara şöyle anlatabiliriz: Türkiye’de ordu, medya, dış politika ve istihbarat Diyanet İşleri Başkanına bağlansa ne olur?

Yeri gelmişken not etmek gerekiyor: İslam tarihinde dinsel elitler ne zaman siyaset üzerinde en etkili olursa, genelde sorunlar yaşanmıştır. Şiilerin (İsmaili) altın çağı olan Fatimiler döneminde örneğin en üst otorite olan halife hem dini hem de dünyevi otoriteye sahipti. Yani Fatimiler bugünkü İran’ın Velayet-i Fakih düzeni gibi değildi.

Velayet-i fakihlik iki büyük sorun üretti. Birincisi, İran rejimi lehine güçlü bir meşruiyet söylemi üretememek. Siyasi meşruiyet üretmek zordur ve tepeden, bunu gaipteki imamı temsil eden biri üzerinden kolayca yapabileceğini düşünmek hayal kırıklığı yaratır. Kısacası siyasi meşruiyeti siyasetçiler, şairler ve sanatçılar üretir. Durumun ne kadar garip sonuçlar doğurduğunu anlamak için Anadolu Ajansı’nın 20 Mayıs 2016 tarihli bir haberine bakalım: Habere göre, İran’ın taklit mercilerinden – yani en üst düzey Ayetullahlarından – Şirazi, ülkenin dini lideri Hamaney’in, ahir zamanda zuhur etmesi beklenen Mehdi ile irtibatı olduğunu iddia etti. Böyle bir algının devlete hâkim olduğu yerde, siyasi ve toplumsal meşruiyet üretmesi gereken aktörler zayıf kalır. Bir kere Mehdi bekleyen kişiler siyasal ve sosyal meşruiyet üretemezler çünkü zaten “meşruiyetin kralını” ürettiklerini düşünürler. Hatta bazı zamanlar toplumsal meşruiyet konusuyla ilgilenmezler. Bunu Haber7.com’un bir haberinden görebiliriz. Habere göre İran’ın türlü ekonomik ve dış politika sorunları yaşadığı 2010 yılında İran Turizm Bakan Yardımcısı Bagai’nin “Tahran’da çok acil onlarca yeni büyük otele ihtiyacımız var” dediğini, buna karşın “turist yok ki, neden?” diye soran gazetecilere şunu dediğini aktarıyor: “Biliyorsunuz yakında Mehdi gelecek, o zaman tüm dünya Mehdi’yi görmek için Tahran’a akın edecek. O zaman bu insanların kalabilecekleri otellerin mevcut olması lazım.”

İkinci büyük sorun, günlük hayatta yaşanan dinsel baskıcılıktır. Ahlak polisi, kadınları zorla başörtüsü takmaya zorlamak gibi son derece yanlış uygulamalara girişti. Burada yeri gelmişken belirtmek gerekir: Devlet gücüyle bir kadını başını açmaya veya kapamaya zorlamak eşit derecede ilkel bir davranıştır. Bu tür politikalar, İran’da özellikle gençleri bezdirmiş durumda.

Kontrollü “sekülerleşme” mümkün mü?

Avrupa’da yaşayan muhalif bir İranlı arkadaşım, bundan üç yıl önce bana “Mollalar bir gün laikliği İran’a getirmek zorunda kalacak” demişti. Aslında buna paralel adımlar atıldı. İran’da günlük hayatta kadınlara yönelik bazı konularda rejim geri adım attı. Tamamen dine (tıpkı tamamen başka bir şeye olduğu gibi) dayalı bir hayat zaten sıkıcıdır; bir de bunu ahlak polisi ile zorlamak hayatı tamamen zehir hâline getirir.

Öte yandan şunu da not etmek gerekir: Başörtüsü meselesi İran’da saçları örtme oranı açısından Türkiye kadar tabu değildir. Türkiye Sünniliği, “Saçın bir teli bile görünmeyecek” gibi aşırı sert bir yorumu takip ederken, İran’da genç kızların pek çoğunun saçlarının büyük bir kısmı açıktır.

Ekonomik sorunları çözemeyecek, öte yandan tam demokratikleşmeyecek İran rejimi, tıpkı bazı Arap rejimlerinin yaptığı gibi, günlük hayatı bir derece daha sekülerleştirerek nefes almak isteyebilir. Bu görüşü dile getiren ciddi sayıda İranlı siyasi, hatta dini elit de vardır. Ortadoğu çalışmalarında “sıkışınca reform yap” şeklinde özetlenen bu durum pekâlâ İran için de geçerlidir.

Bu noktada tabii ABD-İsrail ekseninin ne yapacağı önemlidir. Venezuela’da şunu gördük: ABD, rejim değişikliği değil, jeopolitik kimlik değişikliği talep ediyor. ABD’nin İran konusunda ne yapacağını şu an kestirmek zor; ancak benzer bir yola girebilir. Yani kulağa tuhaf gelse de Rusya ve Çin’e mesafeli, Batı (başta ABD) ile yakın ilişkisi olan, ölçülü sekülerleşen bir rejimi olan yeni bir jeopolitik kimlik Tahran’a dayatılabilir. Zaten İran rejiminin bütün jeopolitik savunma alanları (Lübnan, Suriye vb.) yok edilmiş durumda. Tabiri caizse İran rejimi, 1979’dan beri ilk defa bu kadar “çıplak” kalmış vaziyette. ABD ve İsrail, diş çeker gibi İran içlerine operasyonlar yapıyor, tepe noktadaki siyasi ve askerî hedefleri yok ediyor. Bu şartlar, İran’ı jeopolitik bir kimlik değişimine zorlayabilir.

Nihayet, şunu iyi anlamak gerekir: Günlük hayatın mantığı. ABD İran’a karışırsa bundan mutlu olan İranlılar olacaktır. ABD müdahalesini eleştirmek bir bakış açısı olarak tutarlı ve önemlidir. Ancak muhalif pek çok İranlının ABD müdahalesini destekleyeceğini inkâr etmek, günlük hayatın mantığını anlamamaktır. Günlük hayat böyle akmaz; günlük hayat kıskançlıklar, öfkeler ve diğer duygularla yönetilir, bir dış politika teorisi alanı değildir. İnsanlar kapısının önündeki sorunu uzaktaki sorundan daha birincil görürler.

Türkiye İslamcılığının çaresizliği/öfkesi

İslamcıların ABD ve İsrail konusunda bazı eleştirileri tutarlıdır. Ancak burada, İslamcılar bilerek ya da bilmeyerek başka bir sonuca yol açtılar: ABD ve İsrail karşıtlıklarını kamuoyuna rasyonel bir düşünce olmaktan ziyade bir korku olarak aktardılar. Eski Türkiye hiçbir zaman İsrail konusunda bu kadar korkak bir hâle bürünmemişti. Yeni Türkiye, halkı neredeyse “her taşın altında İsrail var ve bir şey yapılamaz” noktasına sürükledi. İslamcı söylem, Türkiye’yi İsrail konusunda peşin bir zihinsel mağlubiyet noktasına götürüyor. Bu panik havası, Türkiye’nin İran’da olup bitenler hakkında tavır geliştirememesine kadar vardı.

Daha kötüsü, İslamcıların İsrail eleştirisini rasyonel bir şekilde sunamaması, insanların zihninde kaçınılmaz kıyaslar oluşturuyor. Suriye’den Lübnan’a, oradan İran’a, İsrail’in oyun üstüne oyun kurduğunu sabah akşam anlatırsanız, insanlar bir süre sonra “Adamlar ülkelerin rejimlerini değiştiriyor, biz Halep’te bir mahalle ile uğraşıyoruz” diye düşünür. Mukayese, insan zihninin doğal refleksidir. Bugünkü İslamcı söylem bu açıdan desteklediği iktidara fayda sağlamıyor. Daha kötüsü, kendi içinde de İslamcılar çelişkilerini muhtemelen fark ettikleri için bunu öfke saçarak bastırmaya çalışıyor. Sonuçta görünüşte dış düşmanlarla hesaplaşmakla meşgul olunan, ama pratikte bunun yerine mahallede yürüyüş yapan yurttaşın peşinden koşulan bir ortam oluşuyor.

Belli ki İslamcılar stratejik olarak dış politikada geldikleri yerden memnun değiller. Türkiye bir yandan Batı karşıtı, diğer yandan dış politikada pragmatik bir Batıcı. Bir yıl önce dalga geçilen Trump’ın Gazze planı heyetinde Türk Dışişleri Bakanı da yer aldı. (Muhtemelen önümüzdeki dönemde bir iç İslamcı liderlik hesaplaşmasında bu, Fidan aleyhine kullanılacak.) Venezuela’da yaşananlar ise “iyiydi, hoştu, iyi bilirdik” gibi laflarla geçiştirildi ve ABD ile ilişkiler sürdürüldü. İslamcılar içeriye “bunlara uymak zorundayız” diyorlar, ama yaptıkları ile söyledikleri arasındaki çelişki, onların da iç huzurunu tam tatmin etmemişe benziyor.

Bir açıdan İslamcıları anlamak mümkün. ABD, gücü ile rejimlerin jeopolitik kimliğini dönüştürüyor ve buna karşı gelenleri askerî güçle ortadan kaldırıyor. Tıpkı İran örneğinde olduğu gibi, ABD’nin Suriye’de ve başka yerlerde yaptıkları, yeni Türkiye’nin jeopolitik güvenlik alanlarına zarar verdi. İslamcıların da buz gibi anladığı gibi, Türkiye’nin önünde ABD ile uyum içinde çalışmak dışında pek bir seçenek kalmadı. Nitekim, ABD’nin Türkiye iç siyasetine en büyük müdahalelerinden biri Kürt sorunu konusunda gerçekleşti.

Ancak İran konusunda sıkıntılı durum İslamcılarla sınırlı değil. CHP başta, seküler kesimin de ne dediği belirsiz. Vaziyete bakarsak, “İsrail ve ABD etkisi” Türkiye’yi İran konusunda paralize etmişe benziyor. Anlaşılan, “İran’ın sorunlarına İran halkı karar versin” gibi hoş laflarla, Türkiye bu meseleyi İslamcısı, seküleri, ahalisi birlikte geçiştirmeye çalışıyor. Bu elbette hoş bir temenni; ancak temenni bilindiği üzere bir dış politika stratejisi olamıyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar