Markar ESAYAN
“İki kişinin bir’i tutturamayabileceği gibi, bir kişi ikinciye yer açamayacak kadar kalabalık olabilir” demişim bir yerde ve not almışım, çok da mühim bir laf etmişim gibi. Bu söze belki döneriz yazının ilerleyen bölümlerinde. Ne yazacağımı bilmiyorum çünkü. Hiç de rahatsız değilim bu “bilmeme” durumundan. Boş sayfanın korkuttuklarından olmadım pek. Şu an yazmak hoşuma gidiyor ve biliyorum ki yazacağım ve çıkandan –okuyucunun kanaatine saygım sonsuz lakin– memnun olacağım. Yazmış olacağım çünkü. Bu yeterli... Yok, “yazmasaydım çıldırırdım” türünden yüceltmelere de uzağım. “Muslukları tamir etmeseydim çıldırırdım!” veya “O gün o postaları dağıtmasaydım ne yapardım!” gibi bir söz ne kadar saçmaysa, bu da o kadar saçma geliyor bana. Yazma işini aşan tasvirler bana göre değil. Yazıyorum, çünkü bunu yapıyorum. Yaparken bu beni memnun ediyor, hayatımı bundan kazanıyorum. Tamam, işini severek yapmakla, lanet ederek yapmak arasında önemli bir fark vardır. Ama işini yaparken mutlu olan, zevk alan bir muslukçu ile, bir yazar, şair arasında niye fark olsun ki?
İnsanın kendi ile ilgili kanaatleri, The Fisher King’deki o replikte olduğu gibi, “Boka konmuş sinekteki irade yok bende” saptaması ile, “Ben 007 Bond, James Bond” kibri arasında salındığı için.. bir şeyden çok kolay vazgeçebileceği gibi, başka bir şeyin sonuna kadar gidebilir de insan. Siz de öylesiniz, muhtemelen. İnsan bu. Her iki sınırı da zorlarız biz. O yüzden sürprizliyiz. Bunda özgüven, özdeğer gibi, bana göre çok da göreceli özelliklerin bir hükmü yok.
Askerlik yaparken ilk kez zorlamıştım limitlerimi... İlginç bir deneyimdi. Bana göre dünyanın en boktan ve en zor askerliğini yapıyordum. Sivas’ta, son günlerin tartışma konusu olan Madımak katliamında adı geçen tugayda, katliamdan iki yıl sonra askerliğimi yapmaktaydım. Biz Havantepe’deydik. Karşımızda ise dördüncü bölüğün olduğu ünlü Temeltepe vardı. Ünlü diyorum, çünkü Yılmaz Güney’in orada askerlik yaptığı söylendirdi. Hatta kaldığı koğuşun duvarına mı ne, “Ben bir yolcuyum, Sivas bir gemi, bir daha gelirsem, ... beni” diye yazdığı da rivayet edilirdi. Gerçekten zordu. Günde iki saat uyuyup, tüm gün eğitim verip, gecede altı saat nöbet tutup, her sabah beş kilometre koşup, şehit cenazelerine gidip, iki gecede bir tam teçhizatlı Emasya nöbeti tutup, her türlü angaryayı aradan çıkarıp ve bunu da cehennem gibi sıcak veya buz gibi bir havada yapıyorduk.
Bedenimi, zihnimi hiç bu kadar zorlamamıştım. Askeriye gibi, benim için ölüm derecesinde imkânsız bir ortamda yaşamak, iti, kopuğu, faşisti ile uğraşmak da cabası... Kendimi hayretle izliyordum. Bu kadar dayanıklı olduğumu düşünmezdim hiç. Makine gibi olmuştum. Sürekli ağır ve tehlikeli işler yapıyor, bana mısın demiyordum. Tamam sürekli şikâyet ediyordum ama, yılmıyordum da. Kendime yabancı biri gibi gelmeye başlamıştım. İçimdeki hayvan uyanmıştı sanki.
Bir gece, uyuz nöbetçi subay, biz Emasya nöbetindeyken çakma bir alarm verdi. Tepede bulunan su deposuna teröristler baskın yapmışmış da, orayı ele geçirecekmişiz. Garip de bir yandan. Gün aşırı, iki adım ötemizdeki 100 Yataklı Er Hastanesi morguna bir sürü şehit cenazesi geliyor. Sivas’ta eğittiğimiz erler çoğunlukla doğuya savaşa, ya da Kıbrıs cehennemine gidiyorlar. Dünyadan bihaber bıyığı terlememiş çocuklara kasaturayla mayın aramayı öğretip sonra savaşa gönderiyoruz. Eğitimim boyunca attığım üç mermi de karavanaya gitmiş ve ben savaş için adam eğitiyorum, bakar mısınız!
Neyse, konu bu değil. Atmış kilo ben, bir elli kilo da üzerimdeki teçhizat tepeye doğru intikal ediyoruz. Nöbetçi subay bir yerlerden bizi izliyor ama, zifiri karanlıkta onu göremediğimiz için her şeyi nizami yapmalıyız. Bir sütrenin veya ağacın arkasına gizleneceksin, sonra bir yirmi metre ötede başka gizlenecek yer tesbit edip, artık sürünür müsün, takla mı atarsın, yuvarlanır mısın, oraya varıp emniyete alacaksın kendini. Ben de öyle yapıyorum ama, günlerdir uykusuz ve harap bir haldeyim. O gece dört saat daha sabit nöbetim var. Oradan da içtimaa çıkıp bütün gün eğitim vereceğim.
Lanet su deposu Everest gibi geliyor bana. O kadar yüksekte ve uzak ki, zamanında ulaşamazsam ceza alabilirim. Kalbim 130- 140 atıyor, o kadar koşmuşum. Çok fazla küfür haznem yoktur. Bu lüzumlu zamanlarda çok kötü bir şey, uyarayım. Ben de sürekli aynı küfrü –kahretsin– ediyorum. Sonra kendimce yeni küfürler icat ediyorum. Neyse, tüm gücümü toplayıp, doğruldum, zifiri karanlıkta birkaç adım attım. Sonra..
Hani şu ayıcıklı pil reklamı var ya, öyle bir şey oldu. Anlamadım ilk önce. O birkaç adımdan sonra ayaklarım yerden kesilmiş, yere düşmüştüm çünkü.
Önce beyin kanaması veya felç gibi bir şey geçirdiğimi düşündüm. Ayaklarımı hissedemiyordum çünkü. Bir saat öyle yatmışım yerde. Baygın değilim. Sadece ayaklarım hareket etmiyor. “Makkaar, Markeer!” diye ismimin muhtelif algılanış biçimleriyle sesleniyorlar, beni aramaya çıkmışlar. Sesim de çıkmıyor ki!
Bir süre sonra dizlerim titreyerek doğruldum. Basbayağı pilim bitmiş, bütün enerjim tükenmişti. “Ayaklarımın dermanı kalmadı” denen şeyin hakkını vermişim.
İşte o gece fiziki limitimi, limitlerimizin ne kadar altında bir hayat idame ettirdiğimizi öğrenmiş oldum.
Yazı da bitti zaten.
Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
- Operasyon çökünce...
9.05.2019 - Kızgın demiri soğutma yöntemleri...
2.05.2019 - Müzik ve terör örgütü listelerinin benzerlikleri...
24.04.2019 - Taşın altına elini yine Erdoğan koydu...
21.04.2019 - Millet İttifakı neye kuluçka oldu?
18.04.2019 - Organize kötülüğün peşini bırakmayacağız...
16.04.2019 - CHP'nin 2019 resmi
13.04.2019 - Mazbata fetişizmi neye delalet?
10.04.2019 - 31 Mart’ta Türkiye neyi başardı?
3.02.2019 - Bu seçimin adaletsizliği…
28.03.2019
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları




























Bence BMW !
bu memlekette kürtler ve dönmeler (kendilerine türk diyenler) 1915 Ermeni Süryani Rum hristiyan soykırımı ile yüzleşmeden rahat edemezler.