Selami GÜREL

Başlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!)
10.02.2026
271

Başlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!)

Ya da 13 yıldır –bazılarınca- görülmeyen Rojava Devrimi.

 

Başlıktaki ilk cümle Alman yazar Goethe’ye aittir. Rosa Luxemburg tarafından da çok kullanılmış, hatta benim gibi birçok sosyalist bu ifadeyi Rosa gibi devrimci önderlere daha çok yakıştırmıştır.

Sosyalizmle haşır neşir olmuş birçok insanın yakından bildiği bazı örneklerden başlayıp, sonra sözü günümüze getireceğim.

Karl Marks kapitalizmin dinamiklerini çözmeye çalıştığı 1840’lı – 50’li yıllarda, işçi sınıfının kapitalist üretim içindeki yerini “artı değer teorisiyle” ekonomik anlamda yerine oturturken, aynı sınıfın –günde 16-18 saat çalışmak gibi- yaşam koşullarına bakarak, “işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoktur” demişti. Döneme dair –tartışmasız- doğru tespitlerdir. Ayrıca bugüne kadar “artı değer teorisi” kabul görmeye devam etti, ediyor. Süreç içerisinde işçi sınıfı özünde değişmese de, mavi ve beyaz yakalılar vb. gibi, çeşitlenip, şekillendiği de başka bir başlıktır.

Tüm devrimci sosyalist önderler sınıf mücadelesinin ortaya çıkardığı devrimci durumlardan yeni teorik mücadele anahtarları, ya da sonuçlar çıkarmayı önemsemişlerdir.

Marks’da 1871 Paris Komünü eylemine kadar “proletarya diktatörlüğü” kavramı yoktur. Paris’in varoşlarında yaşayan kent yoksulları, yani işçi sınıfının 71 gün şehri yönetmesinden sonra, proletarya diktatörlüğü kavramı sosyalist literatüre girer.

Almanya ara başlığı

Almanya Sosyal Demokrat Partisi SPD 1875’de kuruldu. 1914 yılında, bir milyon üyesi, 4,5 milyon seçmeni, 90 tane günlük gazetesi, sendikaları, kooperatifleri olan dünyanın en büyük işçi örgütüydü. Önderleri Kautsky dünyanın en popüler sosyalist liderlerindendi.

1914 yılında emperyalist savaş blokları, İngiliz, Fransız ve Çarlık Rusyası bir yanda, Almanya, Avusturya Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu diğer yanda, olmak üzere şekillenmişti.

Böyle bir aşamada, daha savaş başlamadan SPD, hükümetin savaş bütçesine oy vererek tutumunu belirlemişti. İkinci Enternasyonal böyle çökmüş, dünya sosyalist hareketi ciddi bir yara almıştı. Elbette devamı daha vahim sonuçlara yol açacaktı. Önderliksiz kalan Almanya işçi sınıfı Ocak 1918 devrimci ayaklanmasını değerlendiremeyecek, bu durumun sonuçları Hitler’in 1933’deki iktidarına, hatta ikinci dünya savaşına kadar uzanacaktı.

Çarlık Rusya cephesi

1917 Şubat ayında Çarlık, Lenin dahil (*), kimsenin beklemediği bir anda Çarlık, kadınların başlattığı eylemlerle büyük bir işçi ayaklanmasına dönüşür ve yıkılır.

Lenin, sınıf mücadelesinin aşamalarından hızlı teorik sonuçlar çıkaran biridir. Devrim sonrası Rusya’ya döndüğünde, o güne kadar kafasındaki “aşamalı devrim” planları da değişir.

Bir tarafta Kerenski hükümeti, diğer yanda işçi, köylü ve asker konseyleri – sovyetleri vardır. Yıllar önce Göthe’nin dediği gibi, karşısında eylemin teoriye baskın bir müdahalesi vardır. O eylemin gücünden yana tavır alır. “Nisan Tezlerini” o sıra yazar. Kitabın özeti, Kerenski iktidarını desteklemek yerine, tüm iktidarın –işçi, köylü, asker- konseylerine devretmektir. Lenin’e göre gerçek halk iktidarının nüveleri konsey örgütlenmelerindedir. Ekim devrimi ile bu da başarılır.

(*) İsac Deutscher, Lenin’in 1916 Aralık ayında “bizim kuşak devrimi göremez” dediğini yazar. 

Brest-Litovsk Antlaşması

Sovyet Rusya devriminin ilk zorluklarından biridir Bresk-Litovsk antlaşması. Sosyalist iktidarın daha koltuklarına bile oturamadığı bir dönemde karşılarına çıkar. Bir yandan savaş tüm şiddeti ile devam etmekte, diğer yandan savaş dışına çıkmanın sonuçları tartışılmaktadır. Tartışma detayları uzundur, ama Lenin’in barış ısrarı genel kabul görür ve 3 Mart 1918’de antlaşma imzalanır. Koşulları oldukça ağırdır.

Tüm topraklarının ¼ ünü (3 milyon 443 bin km kare), nüfusun %44’ünü, tahıl ürünlerinin 1/3’ünü, tüm sanayisinin %56’sını kaybeder. Ama birinci dünya savaşının bitişine de atılan bir imzadır bu.

Makul hiç kimse Bolşevikleri ve Lenin’i böyle bir barış antlaşmasını imzaladıkları için eleştirememiştir.

Bugün

“Arap Baharı” Tunus’ta başlayıp geniş bir Ortadoğu coğrafyasına yayılan kitlesel eylem ve toplumsal dönüşümlere verilen isimdir. Böylesi ayaklanma anlarında “ne istediğini bilen” örgütlülükler, demokratik bir dönüşümün lokomotifi olma şansını yakalayabilir. Bunu, sınır komşumuz, Suriye Kürtleri başardı. Suriye Kürtleri, bizim Kürt vatandaşlarımızdan daha da geri bir statüye sahipti. Yüz binlerce Kürt’ün kimliği bile yoktu. O toplum Suriye krizinde ne iktidarda kalmaya devam eden Esad’dan, ne de “muhalif” cihatçılardan yana taraf oldu. Yaşadıkları her bölgede, Kürt, Arap, Süryani, Ermeni, Alevi vb. kimseyi dışlamadan, kadın özgürlüğünü program ve politik felsefelerinin en başına yerleştirerek, komünal bir yaşam kurdular.

Bu komünal yaşam 13 yıldır devam ediyor. Adı ve mücadelesi dünyanın her tarafına yayıldı, Türk solcuları - sosyalistleri “görmedi ve duymadı!”

Ortadoğu coğrafyasını halklarının tüm acılarının reçetesi olabilecek, halkların kimliklerini, dillerini, inanç ve törelerini özgürce yaşadığı, örnek bir yaşam modeli tüm dünyaya gösterildi. Dünya halkları gördü, Türk sosyalistleri yine görmedi!

Oysa hemen yanı başımızda, komşumuzda bir devrim gerçekleşmişti. Ortadoğu’nun en barbar cihatçı örgütü DAİŞ bu devrimi boğmak için Kobane şehrini kuşattığında Kürtler olağanüstü bir direnişle, şehirlerini korumuş, DAİŞ’i püskürtmüşlerdi. Bununla da yetinmemiş 20 binin üzerinde ölü verme pahasına, “yenilmez” barbar örgütü yenmişler, tüm dünyanın barış ve demokrasi güçlerinin takdir ve saygısını kazanmışlardı.

O günden bu yana kendi topraklarını savunmak dışında kimseye saldırmadılar, diğer halklarla sorunsuz birlikte yaşadılar. Ama bölgesel ve küresel kapitalist / emperyalist devletler, düne kadar “terörist” ilan ettikleri DAİŞ artıklarıyla, Esad rejimini devirip bölgeyi yeniden karıştırdılar. Esad rejiminin devrilmesinin ardından iktidarı alan eski DAİŞ’liler, yeni adıyla HTŞ, korunaksız ve örgütsüz halklara (Dürzi, Alevi, Ermeni, Süryani ve diğerlerine) karşı soykırım saldırısına başladılar. Binlerce sivil insanı katlettiler, mallarını yağmaladılar, kaçırdılar.

Rojava Kürtleri hem örgütlü hem de öz savunma güçlerine sahip oldukları için saldıracak uygun zamanı beklediler. ABD, İngiltere, İsrail ve bölgesel güçlerin de desteği ile yeni saldırılarına 6 Ocak’ta Halep’te başladılar. Rojava yönetimi bir barış antlaşması beklerken başladı bu saldırı. Kapalı kapılar ardındaki gizli antlaşmalar kısa sürede anlaşılınca, gerek Ortadoğu’da dört devlet sınırlarında yaşayan, gerekse Avrupa ve dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış Kürtler, bir öfke patlamasıyla tek vücut oldular. Daha önce Kobane’yi teslim etmedikleri gibi, Rojava’yı da asla teslim etmeyeceklerini, “özgürlüğe açılan kapı anahtarının direniş olduğunu” tüm Dünya halklarına gösterdiler.

Bu küresel direniş karşısında, saldırganlar yeni bir antlaşma imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşma kimilerinin yeterince hoşuna gitmemiş olsa da, Kürtler “tümden yok edilme saldırısını” başarıyla püskürttüler. (Genç Sovyetler Birliğinin devrimi korumak için Bresk-Litovsk antlaşmasını imzalaması gibi.) Tüm Dünyaya “artık Ortadoğu’da bizim varlığımızı dikkate almadan davranmayın” dediler.

Seküler, laik yaşamı seçmiş “solcu” arkadaşlarıma soracağım bir soruyla yazıyı bağlamak istiyorum. Rojava Devrimi –ki bir kadın devrimidir- görmediniz, gördüyseniz de anlamadınız. Eskiden bugüne doğru bir hafıza tazelemesi yapalım: Bir Alevi mahallesinin vahşice katledildiği 1978 Maraş Soykırımı, 34 canımızın yakılarak öldürüldüğü Sivas Katliamı, yakın tarihteki Ankara Garı ve Suruç Katliamı, son haftalar içinde Suriye’de binlerce insanın öldürüldüğü, Alevi, Dürzi, Süryani vb. katliamları. 1990’lı yıllarda boşaltılan dört bin köy ve oradan sürgüne gönderilen dört milyon insan…

Bugüne gelirsek, sınırın karşı tarafı Suriye’den Kürtleri sürüldüğünde, oraya cihatçıların yerleşeceği ayan beyan ortadayken, bu “umursamazlığınızın” bir açıklaması olmalı. Bu itiraf edemeseniz de, ya da farkında olmasanız da, gizli bir Kürt düşmanlığı olmasın?

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar