Oya BAYDAR
Yalçın Yusufoğlu’nu da kaybettik...
Yalçın Yusufoğlu’nu da kaybettik. Benim kuşağımın insanları birer birer gidiyor. Her gün biraz daha eksiliyoruz; gitgide vahşileşen, vicdansızlaşan bu dünyada yalnızlığımız gün be gün büyüyor.
Bazen bir arkadaşınızın, yoldaşınızın ardından yazı bile yazamazsınız. Çünkü giden sizden de bir parça koparıp götürmüştür; ama susamazsınız da, acınız yüreğinize saplanır.
30 yıl önce, 12 Eylül sonrası sürgün yıllarımızda Almanya’nın Ruhr bölgesinde bir toplantı sonrası buluşmuştuk Yalçın’la. Madrid’de Ölmeyi Özlediğimiz Akşam, o buluşmanın duygu yüküyle, o günlerde yazılmıştı. Tamamı Elveda Alyoşa kitabında olan metinden bazı bölümlerle anmak istedim onu, daha fazlasını yapamadım.

***
“Hiç ummadığımız bir yerde, hiç beklemediğimiz bir anda pırıl pırıl, cıvıl cıvıl, masmavi çıktı karşımıza. O sıkıcı, dostlar alışverişte görsün toplantılarından birinden dönüyorduk. İsli, ağır Ruhr havası gibi kapalı, soğuk, hüzünlüydü içimiz. Zehir saçan fabrika bacalarının, yağ ve is karası kömür tepeciklerinin, maden ocaklarının, yoksulluğu ve kasveti çevrenin zenginliği yanında büsbütün göze batan işçi mahallelerinin yanı başında, fantastik bir tiyatro dekorundan fırlamış sihirli bir masal gölü. Üzerinde beyaz yelkenlilerin yarıştığı, çevresinin gür, taze yeşilinin sulara yansıdığı masmavi bir su...
(……………)
-Şu göl kıyısında buz gibi bir beyaz şarap?
-Midye tavasız da olsa, ne yapalım!
-Essen’in burnunun dibinde, hiç gelir miydi aklına?
-Bu göl gerçekten var mı sence? Kıyısına varınca, ortasındaki iğne deliğinden kendi içine akıp gitmesin!
Almanya’nın göbeğinde, Ruhr bölgesinde, Krupp İmparatorluğu'nun bacalarının gölgesindeki Essen kentinin yanı başındaki bu gölde, bizim gündelik gerçeğimizle bağdaşan hiçbir şey yok. Ne şu çok şık beyaz elbiseli yaşlı çift, ne şu siyah mayolu, ıslak vücutlu, güzelliğinden alabildiğine emin sarışın; ne ağır ağır batmaya hazırlanan mayıs güneşi, ne de -en inanılmazı!- bu pıtrak gibi çiçek açmış erguvanlar!..
Erguvanlar!.. Kaçak, göçebe yaşadığımız günlerde gizlice buluştuğumuz Boğaz vapurlarından seyrine doyamadığımız, Boğaziçi tepelerinde betonların saldırısına karşı, tıpkı o zamanki bizler gibi inatla, kahramanca, umutla direnen, dallarını koparmaya kıyamadığımız, her şeyi unutsak da zamana yenilip ille de renklerini unutamadığımız erguvanlar…
-Erguvanlar mı? İnanılır gibi değil, on yıldır ilk kez görüyorum buralarda.
Hüzünlü, puslu bir nisan günü, İstinye sırtlarında incecik bir yağmur başlamıştı. Çevremizde çiçeğe durmuş erguvan ağaçları, yüreklerimizde ağırlık. Dün sıkıyönetim ilan edildi. Yarın ne olacak bilmiyoruz. Uzun ‘arananlar’ listeleri, tutuklamalar, belki de darağaçları, ölüm… Seziyoruz ama yaşayarak öğrenmedik daha. Hücrelerin çaresizliğini, işkencenin -hayır, acısı değil- utancını, sürgünün buruk tadını, inançlarımızın, kâbelerimizin, kalelerimizin birer birer yıkılışını henüz yaşamadık, ama yaşayacağız.
-On dokuz yıl olmuş, neredeyse yirmi…
Hangimiz, sen mi ben mi söyledik bu sözleri? Hangi kayalara, hangi zaman dehlizlerine çarpıp yankılandı sesimiz ki, bu kadar boğuk, bu kadar yabancı!..
Ne kadar gençtim, ne kadar gençtik yirmi yıl önce! Kaçak günlerimizin İstanbul’unda, Eminönü dolmuşlarında, Üsküdar vapurlarında, Gültepe otobüslerinde, Sağmalcılar minibüslerinde; çantalarımız kitaplarla, bildirilerle dolu, sendika şubelerine, işçi mahallelerine dağıldığımız… Erguvanlı Boğaz tepelerine, iskele meyhanelerine, çay bahçelerine kaçıp, -biraz utangaç ve suçlu- kavgadan, eylemden, örgütten vakit çaldığımız…
Ruhr bölgesinin ortasında bir masal gölü, gölün çevresinde erguvanlar. Göğsümde erguvan saplı bir bıçak acısı, karşımda yirmi yıl öncelerde bıraktığım sen. Kadehimiz tam istediğimiz gibi buğulu, şarabımız meyve tadında, buruk ve soğuk.
-Beyhude miydi hepsi, varılacak nokta buysa eğer
Soru, bembeyaz keten örtülü masanın üzerinde, iki buğulu kadehin arasında zehirli bir yılan gibi duruyor. ‘Hepsi’, yani yüzlerce yılımız, binlerce ölümüz, umutlarımız, inançlarımız, değerlerimiz; yani hayatımızı yaşanmaya değer kılan her şey…
Uzak, yabancı bir sürgün kentinde, Kruppların, Tyssenlerin, Opellerin ürkütücü kale burçlarının hemen altında, gerçekten var olup olmadığı bile kuşkulu bir masal gölünün kıyısında, ne kadar kaçarsak kaçalım er geç bizi yakalayacak soru suya atılmış bir taş gibi, gölde halka halka yayılıyor.
-Madrid’de Ölmek filmi Paris’te küçük bir sinemada yeniden vizyona girdi, diyorsun. Korka korka gidip bir daha gördüm. Yine o kadar güzeldi, insanı ağlatacak kadar güzel.
Bu kadar yaşlandığını fark etmemiştim. Ya da hep odaların, toplantı salonlarının alacakaranlığında görüşmüştük son zamanlarda. Oysa, bu parlak günbatımının yumuşacık, süzülmüş ışığında, sadece yüzünün, alnının çizgilerini değil gözlerinin, bakışlarının yaşlandığını da görüyorum. Çevremizin isyan ettirici zenginliğine, budalaca düzenliliğine, bakımlılığına inat, yaşlanmış yüzün, şişman gövden, özensiz giysilerinle bir direniş anıtı gibisin.
-Madrid’de ölmek boşuna değildi, diyorum. Yapılabileceklerin en doğrusu, en güzeli, en anlamlısıydı belki de.
-Pasionara’nın Uluslararası Gönüllü Tugayları’nı uğurlama konuşmasını hatırlıyor musun, diye soruyorsun.
Nasıl unuturum! Ezbere mırıldanıyorum: Analar, kadınlar! Yıllar geçip de savaşın yaraları sarıldığında, nefretin yerini özgürlük, sevgi, huzur aldığında, bu zorlu ve kanlı günleri anımsayıp çocuklarınıza anlatın. Anlatın onlara Uluslararası Tugaylar’ın ülkemizin özgürlüğü için savaşmaya ta uzaklardan nasıl geldiklerini. İspanya halkı! Onları unutma!
Nasıl unuturuz! İspanya çocukluğumuzdu, gençliğimizdi, tüm değerlerimizin süzülmüş, billurlaşmış özüydü. İspanya umudumuz ve yenilgimizdi (………..) Çöken kalelerin altında kalan devrim hayalimizin, sosyalizm umudumuzun, daha güzel bir dünyayı ellerimizle kuracağımıza olan inancımızın simgesiydi.
(………………)
Hiçbir şey, hiçbiri boşuna değildi, diye yineliyorum usulca. Hiçbiri boşuna değildi, hayır!
Garson kız, masanın yanından geçerken göz ucuyla bize bakıyor. Senin yanaklarında süzülen yaşları görüyor, uzadıkça beyazlığı daha bir göze batan sakalını, şakaklarındaki ter damlalarını, bakımsız giysilerini görüyor. ‘Bir yabancı olmalı, kim bilir ne derdi var!’ Kanıksamış, ilgisiz, uzaklaşıyor.
(………………)
Masanın özerinden uzanıp elini tutuyorum. Elin soğuk.
-Madrid’de ölmek güzeldi, diyorum. Uğrunda ölünecek bir şeylerin olması güzel. Hiçbir şey, ama hiçbir şey boşuna değildi.
Başka ne söyleyebilirim sana? Elli yıl sonra, elli yaşında, İspanya’ya ağlayabildiğin için seni şimdi her zamankinden daha çok sevdiğimi mi? Siyasal karşıtlıkların, sert tartışmaların sınavından geçmiş, yıllar boyunca süzülmüş dostluğumuzun dingin güzelliğini mi? Kendimi yorgun, çok yorgun, yine de aynı yollardan geçmeye hazır, ya da mahkûm, hissettiğimi mi? Ne söyleyebilirim sana?
-Buralarda fazla sürünmeyeyim. Bu akşam döneyim ben, Köln istasyonuna bırakıver beni, diyorsun.
(Evet, burada: zamanda ve mekânda sürgün olduğumuz bu yabancı diyarlarda fazla sürünmeyelim. Gerilerde kalmış kendi zamanımıza, kendi ülkemize, umut ve masumiyet günlerine dönelim.)
Boynuna sarılsam, Kuşatılmış Madrid kapılarına doğru yürüsek birlikte. Kavel grevcilerine yemek götürsek ya da işgalci Profilo işçileriyle geçirsek geceyi, 1 Mayıs pankartları hazırlasak. İki gün iki gece hiç uyumadan sayfalarca, dergiler dolusu yazılar yazsak. İspanya’ya dönsek, o umutlu, inançlı yenilgiyle yenilsek de ne çıkar!
Garson kız hesabı almaya geliyor. ‘Yaşlı şişman adam ağlamıyor artık. Kadın da geçkince. Kim bilir ne dertleri var!’
Hasabı alırken, Burası neresi, ne gölü? diye soruyorum.
Baldeney See, diyor. Krupp’un villası da buradadır, burada yaşarlar.
Ben Madrid’te ölmeyi yeğlerim, diyorum kıza.
Boş gözlerle, şaşkın bakıyor yüzüme.”
***
Ben Madrid’de ölmeyi hâlâ özlüyorum Yalçın. Belki de sen çoktan döndün bile.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
24.05.2024
14.05.2024
3.05.2024
3.05.2024
22.04.2024
16.04.2024
3.04.2024
29.03.2024
22.03.2024
7.03.2024