Ümit KARDAŞ
19. yüzyıl ortalarından itibaren Osmanlı siyaset hukuku ile Osmanlı ceza hukuku eş anlamlı hale gelmeye başladı. Ulema sınıfının ciddi şekilde sistemin içine entegre edilmesi yeni, modern ve otoriter bir durumdu. 1876 Anayasasında ceza hukukuna ilişkin düzenlemeler 12 maddede yer almış ve Osmanlı vatandaşları büyük ölçüde ,işleyebilecekleri suçlara göre tanımlanmıştı. Böylece vatandaş, birey ya da memur devletin işleyişine karşı bir tehdit olarak kabul edilmişti.
Bunun sonucu olarak modern devlet, sürekli saldırı tehdidine maruz kalan ve bu saldırılara karşı her türlü tedbiri alma ihtiyacı olan bir organizma olarak düşünülüyordu. Burada önemli olan husus siyaset hukukuyla ceza hukukunu bir araya getirme hususunda çok baskın olmasa da dinin oynadığı rol ve ulema sınıfının bu alanların yapısına entegre olmasıydı. Ruth A. Miller’e göre Osmanlı Anayasası sadece otoriterliğin değil proto-totaliterliğin de kıyısına sürükleniyordu.
Kolektif suç olarak değerlendirilen “eşkıyalık” veya “çete oluşturmak” suçları da bu gelişmelerle birlikte yeni ve tehlikeli bir forma bürünüyordu. Bunun sonucu olarak artık bütün sosyal gruplar şüpheli, potansiyel suçlu konuma düşmekte ve ilişkili olanlar da suçlu kabul edilmekteydi.
1908’de Genç Türkler ile başlayan süreçte devlet, adab, ahlak, din ve efkar-ı umumiye gibi kavramlarla özdeşleşerek hem bu kavramları koruyor hem de bu kavramların yarattığı itibar üzerinden korunuyordu. Bu bağlamda ise genellik, tekbiçimlilik gibi kavramlar daha önce görülmemiş ölçüde başat hale geliyor ve ceza hukuku terminolojisi, tekbiçimliliği özünde “iyi”, aykırılığı ve farklılığı ise “kötü” olarak niteliyordu.
Bireyin yerini kolektif, ulusçu halk kavramı alıyor ve birey bir tehdit unsuru haline geliyordu. Çünkü birey bu tanım bakımından “genel” ve “evrensel” değildi ve Miller’e göre “sapma”nın muhtemel kaynağıydı ve artık ceza hukukunun hedef tahtasındaydı.
Genç Türkler ve İttihat ve Terakki, oluşturdukları ideolojilerinin içerisine İslam hukukunu ve onun kavramlarını eklemlemede sakınca görmediler.”Umumi dini ahlak” kavramı bireyin topluma karşı görevinin altını çiziyor,biyolojik modelde olduğu gibi toplumun bütününe vurgu yapıyordu.
Biyolojik ve bilimsel temele dayanan bir ceza hukuku sistemi zamanla giderek daha militarist bir yapıya büründü. Hukuk teşkilatı askeri ideolojiye ve kurumlara dayanması itibariyle proto-faşist bir nitelik taşıyordu. Bu durumun rasyonel nedeni pozitivist kadroların toplumu ve devleti sürekli iç ve dış saldırılara maruz biyolojik bir organizma olarak düşünmeleriydi.
Bunun sonucu hukuk terminolojisi de ülkede ortaya çıkan sorunların dıştan gelen saldırılar sonucu meydana geldiği anlayışıyla gelişti. Cumhuriyet döneminde görülecek açıktan otoriter yapılar bu hukuk temeli üzerinden inşa edilecekti.
Cumhuriyet dönemi Türk hukukçuları İtalyan Adalet Bakanı ve faşist ceza hukukunun mimarı olan Alfredo Rocco’nun yolundan gitmeyi doğru buldular.Cumhuriyet,İtalya’da olduğu gibi sert bir liderlik çerçevesinde tek partili bir sistem,”ekonomik milliyetçilik” ve “din yerine devlete tapmak” yolunda ilerlemeyi benimsemişti.İslam, Türk etnik kimliğine ve milliyetçi programa eklemlenecekti.
Cumhuriyet, 1926 yılında 1889 tarihli İtalyan Kraliyet (Zanardelli) ceza kanununu kabul etti. Adalet Bakanı kanunun görüşülmesi sırasında şunları söyleyecekti: “Ceza kanunumuz çok serttir; çünkü inkılap çok kıskançtır. Ama hem sert hem ilmi. Bundan korkacak olanlar ve korkması lazım gelenler Türk milletinin menfaatlerine, Türk milletinin hukukuna ve inkılabına karşı tekin olmayanlardır ve bunların korkması lazımdır.”
1931-1938 yılları arasında, Türk Ceza Kanunu, Mussolini’nin 1930 tarihli faşist ceza kanunundan yapılan tercümelerle büyük ölçüde değiştirildi.Böylece “millete karşı suçlar”, ”devlet kuvvetlerine karşı suçlar”, “devletin güvenliğine karşı suçlar” bölümünde yapılan önemli değişikliklerle siyasi suç alanı genişletilmiş oldu.Bu suçlar daha muğlak hale getirildi ve cezaları arttırıldı.
Ayrıca aynı faşist anlayışla kürtaj ve kürtajın “ırkın sıhhati” ile ilişkisi üzerinden “ırkın bütünlüğü ve sıhhatine karşı suçlar” oluşturuldu. Böylece devletin şahsiyetinin, dinin, ekonominin, ırkın ve aile kurumunun korunması bakımından bilinçli olarak o dönemin İtalyan faşist felsefesiyle aynı çizgiye gelinmiş oldu.
Her iki kanunun alınmasındaki amaç, devletin varlığının korunması ve ihtiyaçlarıydı. Bu ihtiyaçların liberal bir hukuk tarafından karşılanamayacağı düşünüldü. Osmanlı-Türk ceza kanunlarının amacı aynıydı.
Bireyi zayıflatarak devleti güçlendirmek ve tek etnik kimlik olarak kabul edilen Türklüğü ırk üzerinden başat hale getirmek, devlet denetimini ve suç kavramını daha geniş toplumsal alanlara yaymak, siyaset hukukuyla ceza hukukunu kaynaştırmak,bireyi dışlayarak onunla sadece siyasi suç bağlamında ilgilenmek.
2004 yılında kabul edilen Türk Ceza Kanunu da bu mirası aynen devraldı. "Devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar”, "devletin güvenliğine karşı suçlar”, “milli savunmaya karşı suçlar”, “devlet sırlarına karşı suçlar” ceza kanununda yerlerini aldılar. Özellikle Terörle Mücadele Kanunu bu tarihsel çizgiyi en üst noktaya taşıdı.
Devlet iktidarı bireyi ezerken ,toplumsal alanı tam anlamıyla denetimi altına aldı. Siyaset hukuku TCK ve TMK içinde eritildi.
Söz konusu tarihsel süreçte hak ve özgürlükleri ve barışı koruyan bir hukuk kültürü inşa edilemedi, toplumda hak ve özgürlük temelinde bir hukuk bilinci oluşamadı.
Bugün de tarihten gelen kronik seyir geçmişte yaşananları aratmayacak şekilde devam etmekte.
Bu nedenle siyasetçiler,akademisyenler, gazeteciler, iş adamları kolektif siyasi suçlardan dolayı 18 aydan beri tutuklular. Tutukluların çoğunun malvarlıklarına kanunsuz ve genel müsadere sonucunu doğuran elkoymalar yapıldı.
HDP’nin parti başkanları, yönetici ve milletvekilleri tutuklandı. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek veren CHP de bundan nasibini aldı.
31 Mart 2017’de mahkemece serbest bırakılan 21 gazeteci aynı günün akşamı devlet iktidarının hışmına uğrayarak hukuka aykırı olarak tekrar tutuklandılar. Kararı veren mahkeme dağıtılarak üyelerine görevden el çektirildi.
Hak ihlallerinin önüne geçmek için öngörülmüş bireysel başvuru yolu Anayasa Mahkemesi’nce fiilen kapatıldı. Anayasa Mahkemesi’nce tutuklanmaları hak ihlali olarak görülen Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında verilen karar yerel mahkemece uygulanmadı.
İfade özgürlüğü kapsamında barışı ve hukuk güvenliğini sağlamakla görevli iktidarın politikalarını eleştiren kişi ve örgüt temsilcilerine soruşturma açılarak gözaltılar yapıldı.
Ceza hukuku alanını siyasi suçlar üzerinden genişleten ve siyaseti devre dışı bırakan güçlü devletin korumasız birey ve topluluklar üzerindeki hukuksuz şiddeti devam etmekte.
Bu tarihsel çizgiyi bilmeden, eleştirmeden ve değiştirmeden herkes için hukukun üstünlüğüne ve hukuk güvenliğine dayalı bir demokrasi kurmak mümkün gözükmemekte…
Yazarlar
-
Fehmi KORUVenezuela’yı aldı güya, ama para babaları güvence istiyor 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYARojava’dan Ortadoğu’ya Ortak Gelecek Çağrısı; 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUİki ‘dost’: Trump ve Erdoğan 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünBu kadar düşüncesiz olabilirler mi? 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİEmeklinin Türkiye Yüzyılı şimdi başlıyor desenize 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURHalep’te “hendek direnişi” kararını kim verdi? 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluÇözüm Süreci, Halep çatışmasına heba edilir mi? 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarLinç kültürü değil linç sektörü 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUZihniyet akrabası siyasetçiler 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Murat Sevinç'Barış Bildirisi'nin 10'uncu yılında hali pür melalimiz 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergil“Yerli ve Millî” ahlâk yanılsamasına karşı çağrı 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuDers alınıyor mu? 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENAmbargo ile diktatörlük arasında sıkışan İran 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRTRUMP'A TEMİZ BİR "ÖDÜL" LÂZIM 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNESiyasetin cinselliği 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanKaranlık Orman’ nedir? Trump’ın hepimizi soktuğu yerdir 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolSuriye’deki tehlike 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANCumhurbaşkanı partili mi partisiz mi? 8.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENİnsan hakları için dış müdahale tartışması 8.01.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKNormatif çerçeve, pratik ve Türkiye’nin durumu 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanHalkını adalete hasret bırakanların ibretlik hikayesi… 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANMADURO 2014 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciFaizi kim düşürmüyor 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTAK Parti'deki Truva Atları... 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRŞov bir kez başladığında… 6.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasTrump’ın yeni ‘dünya düzeni’ ve Türkiye 6.01.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
4.11.2025
17.10.2025
1.10.2025
7.09.2025
1.09.2025
27.08.2025
7.08.2025
4.06.2025
25.05.2025
11.05.2025