Ümit KARDAŞ
Ankara Hacı Bayram Camii’nde kılınan temsili cuma namazında konuşan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lutiliği, eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti? Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir bunun hikmeti” ifadesiyle tepkilere ve tartışmalara neden oldu.
Cinsel tercih üzerinden ayrımcılık ve nefret söylemi oluşturan bu beyanın tepki doğurması doğal. Ankara Barosu’nun verdiği tepki ise iktidar cenahınca ifade özgürlüğü kapsamı dışında görüldü ve Diyanet İşleri Başkanlığı Ankara Barosu hakkında suç duyurusunda bulundu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, DİB’i devletle özdeşleştirdi, bu kuruma yapılan saldırıların doğrudan devlete yapılmış sayıldığını söyledi. DİB’in devlet iktidarının ihtiyaçlarına göre bir İslam anlayışı geliştirdiği ve bir devlet kurumu olarak devleti temsil ettiği açık.
DİB yapısı, bağlı vakıfları, bağışları, bütçesi, lüks makam araçları nedeniyle de eleştirilmesi gereken bir noktada. DİB’in 2020 yılı bütçesi 2019’a göre 1.1 milyar TL arttı. Böylece bir bürokratik kurum 16 bakanlıktan sekizinin bütçesini geride bıraktı. Yatırımcı bakanlıkların bütçesini 4’e katladı.
DİB, bütçeden aldığı milyarlarca liralık pay, sahip olduğu binlerce taşınmaz, yurt içinde ve dışında yaptığı yatırımlar, 100 bini aşan istihdamı ve yönettiği vakıflar ile adeta devasa bir holdingi andırmakta. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 2018 yılında yaptığı tahsisler ile Diyanet’in toplam taşınmaz sayısı 2 bin 17’ye yükselmiş durumda.
Bütçeden aldığı devasa ödenek dışında Hac ve Umre'den, yurt içi ve yurtdışındaki kurban kesimlerinden ve sahip olduğu vakıflar üzerinden yaptığı yatırımlardan elde ettiği gelirler de hesaba katıldığında, DİB’in devasa bir ekonomik büyüklüğü yönettiği anlaşılmakta.
Bu kadar büyük bir ekonomik yapıyı yöneten DİB’in gelir ve giderlerinin yeteri ölçüde denetlenemediği, şeffaflık ve hesap verebilirlik kriterlerinin uzağında olduğu da bir gerçek.
Bu durumda kapitalist bir ekonomiyle ve otokratik bir siyasi rejimle bütünleşmiş bir devlet kurumunun İslam adına fetva vermesi kabul edilebilir mi?
DİB bünyesindeki en büyük yapılardan biri de Türkiye Diyanet Vakfı. Diyanet İşleri Başkanı tarafından yönetilen Vakıf, dünyanın 145 ülkesinde eğitim, kültür ve yardım faaliyetleri yürütüyor. 1977’de Bakanlar Kurulu tarafından alınan bir kararla Vakfa 'vergi muafiyeti' getirilirken, 2005 yılında yapılan bir düzenleme ile de Vakıf "izin” almadan yardım toplayan kuruluşlar" arasına alınmış durumda.
Vakıf tarafından işletilen ülke genelinde 13 adet sosyal tesis bulunurken, özellikle vakıf bünyesindeki KOMAŞ A.Ş. hem yurt içinde hem de yurtdışında yüzlerce anahtar teslim cami, müftülük hizmet binası, Kur’an kursu, öğrenci yurdunun yanı sıra okul, iş merkezi, misafirhane, hastane ve otel inşaatları yapıyor. Vakfın iştirakleri arasında RTÜK’ten yayın lisansı almış bir TV kanalı ve matbaa da bulunuyor.
Aslında yazımın amacı DİB gibi bir kurumun ayrımcılık gütmeyen, çoğulcu, katılımcı bir demokraside yerinin olup olmadığıyla ilgili bir analiz yapmak. Laik olduğunu iddia eden bir rejimde DİB gibi bir kurumun varlığı düşünülebilir mi?
Fransa’da devlet dini uygulamalara saygılıdır. Ancak devlet dinleri resmen kabul etmez. Kamu eğitiminde dini bir mezhebe yer verilmez. Dini cemaatler dernekler şeklinde örgütlenebilirler, bu derneklere vergi indirimi sağlanır. Fransa’da 200’ü aşkın İslami dernek bulunmakta.
Hollanda’da 1798 Anayasası kanun önünde bütün dinlerin eşit olduğunu ilan eden ilk anayasa olup, 1. madde ile din ve inanca yönelik ayrımcılık yasaklanmıştır. Devlet hiçbir dini veya ideolojik örgütün iç işlerine müdahale hakkına sahip değildir.
Almanya’da kiliseler vergi, aidat, bağış toplayabilmekte, dini eğitim yapabilmekteler. Federal Anayasaya göre dini eğitim zorunlu olmayıp, isteyen istediği dini seçmekte serbesttir. Eyaletler kendi anayasalarına uygun biçimde bölgelerindeki kiliselerle anlaşmalar yapabilmekteler.
İngiltere’de devlet hiçbir dine ve dini kuruma yardım etmemekte ancak bazı binaların bakım ve onarımı için mali destek sağlamakta. Dini örgütler ise yardım dernekleri statüsüne sahip oldukları takdirde vergi muafiyetinden yararlanabilmekteler.
Hindistan Anayasası’nda cemaatlerin dinlerinin gereğini özgürce yerine getirebilecekleri ve dinlerini yaymada özgür oldukları belirtilmiştir. Dini amaçla toplanan vergilere cemaat üyelerinin katılma zorunluluğu olmayıp, öğrencilerin din derslerinden muaf olma hakları bulunmakta. Bu şekilde Müslüman azınlığın hakları da güvence altına alınmış durumda.
Görülmektedir ki toplumu demokrasi ve hukuk kuralları içinde özgürce yaşatmayı öngören rejimlerde DİB gibi nevi şahsına münhasır bir kurum bulunmamakta. DİB kaldırıldığı ve askeri harcamalar denetim altına alındığı takdirde elde edilecek kaynakların eğitim, sağlık, adalet, sosyal güvenlik ve yatırım alanlarında kullanılması ülke standartlarını üst düzeylere çıkaracağı açık.
Bu yapılanma insan hak ve özgürlüklerine, vicdan, din, inanç özgürlüğüne, laiklik ilkesine, çoğulcu demokrasiye, eşitliğe ve adalete aykırıdır. Ayrıca bu kurumun Sünni, Alevi, Musevi, Hristiyan Ateist, Deist yurttaşların vergilerinden pay alarak sadece Sünnilerin çoğunluğu oluşturan bir mezhebine din hizmeti vermesi kabul edilemez bir adaletsizliktir.
Bunun dışında bir dinin veya mezhebin merkezi güç olarak araçsallaştırılması ve resmileşmesi onun yozlaşmasına ve başka ideolojilerin aracı durumuna düşmesine neden olur. Örnek verilen ülkelerde olduğu gibi devlet her dine ve mezhebe karşı eşit mesafede durarak, dini yaşamı sivil topluma bırakmalıdır. Her kesim kendi ibadethanesini yapmalı, kendi din adamını istihdam etmelidir.
Dinin merkezde iktidar gücü tarafından araçsallaştırılıp yozlaştırılması ve devletin bir aparatı olarak kullanılması Emeviler ile başlamış bir devlet geleneğidir.
Osmanlı Devleti’ndeki dinin merkezde araçsallaştırılması, şeyhülislamlık makamının devletin merkezi örgütü içine çekilmesi ve devletin çıkarları doğrultusunda kullanılması anlayış ve pratiği Cumhuriyet tarafından aynen tevarüs edilmiştir.
Cumhuriyet döneminde 3 Mart 1924’de çıkarılan Şer’iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye Umumiyye Vekaletlerinin İlgasına Dair Kanun ile Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak Başvekalete bağlı Diyanet İşleri Reisliği ve Evkaf Umum Müdürlüğü kuruldu.
Yine 1925 yılında çıkarılan bir kanunla Alevilerin inançlarını ve bunun gereklerini yaşayabilmeleri imkânı ortadan kaldırıldı. Bunun sonucu Alevi-Bektaşi kimliği kendini ifade edebilme imkânını kaybederek Cumhuriyet’in tekçi ideolojisine kurban edildi.
1961 Anayasası ile ilk kez Diyanet İşleri Başkanlığı anayasal bir kurum haline getirildi. 154. madde ile “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir.” düzenlemesi yapıldı.
1965 yılında 633 sayılı kanun ile Diyanet İşler Başkanlığı görev, teşkilat ve görevlilerinin nitelikleri açısından kapsamlı bir kanuna sahip oldu. 1982 Anayasası bu kuruma “ yürütme” bölümü içinde “idare” alt başlığı altında yer vererek, 136. madde ile “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinme” görevini de yükledi.
AKP iktidarı genç cumhuriyetin dini denetim altına alma ve tekçi ideolojisi doğrultusunda kullanma amacına yönelik kurduğu bürokratik bir kurumu kutsallaştırıp güçlendirerek siyasi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmış durumda.
Devlete egemen olan anlayış doğrultusunda, din yorumu ve yaklaşımları dönüşebilen, yeri geldi mi müfrit bir milliyetçiliği ve militarizmi meşrulaştıran, yeri geldi mi yolsuzluk meselelerini hutbelerinden çıkarmakta beis görmeyen bir kurumun dinin temel değerlerinden uzaklaştığı açık.
Laiklik ilkesinin bir boyutu din, vicdan, inanç ve ibadet özgürlüğü olup, toplumsal barış için fevkalade önem gösteren diğer boyutu da dinin devlet işlerine, devletin de din işlerine karışmamasıdır. Devlet tüm dinler, inançlar ve mezhepler karşısında tarafsız ve eşit mesafede olmalıdır.
DİB’in kaldırılmasının tarikat ve cemaatleri güçlendirip kaosa neden olacağı iddiası da gerçekçi değil. Çünkü Türkiye zaten tarikatlar ve cemaatler cenneti.
Eğitim politikası uzmanı Prof. Dr. Esergül Balcı’nın 2018’de hazırladığı rapora göre, Türkiye’de belli başlı 30 tarikat ve onlara bağlı 400 kol bulunuyor. Sadece İstanbul’da açıktan faaliyet yürüten tekke sayısı 445.
2,6 milyondan fazla kişinin bir tarikat ya da cemaatle organik bağı bulunuyor. Türkiye’deki 10 bin 53 özel öğretim kurumunun üçte biri bir tarikat ya da cemaat ile bağlantılı. Tarikat ve cemaatlerle bağı olan okullarda öğrenim gören öğrenci sayısıysa 210 binin üzerinde.
Türkiye’de faal olan başlıca tarikatlar Nakşibendilik, Kadirilik, Rufailik, Mevlevilik ve Halvetilik olarak sıralanıyor. Bunlardan en kalabalığı olan Nakşibendiler; Menzil, İsmail Ağa, İskenderpaşa ve Erenköy Cemaati çatısı altında dört farklı kolda faaliyet yürütüyor.
Diğer büyük cemaatlerden Süleymancılar, Işıkçılar ve Nur Cemaati ise Nakşibendilikten ayrılıp cemaatleşen yapılar. Nur Cemaati’nin kendi içerisinde 44 ayrı kolu bulunuyor. Gülen yapılanması ise Nurcuların kollarından biri.
Özellikle "Zenginler tarikatı olarak" bilinen Erenköy Cemaati, Süleymancılar, Menzil ve pek çok tarikatın iş ve çıkar ilişkileri bulunuyor. Bu cemaat ve tarikatlara ait şirketler, hastaneler, özel okullar mevcut.
Tarikat ve cemaatlerin en önemli gelir kaynağıysa bünyesinde bulunan işletmelerden elde edilen kârlar ve toplanan bağışlar. Bu yapılar yola çıkış amaçlarından uzaklaşarak kapitalist sistem ve otokratik rejimle uyumlu hale gelerek şirketleşmiş durumda.
Bunun dışında söz konusu tarikat ve cemaat yapılanmaları siyaset ve bürokrasi içinde de etkinler. Sosyolojik bir gerçek olarak var olan bu yapılanmaların ilkesel anlamda dini referanslarına sadık kalma yerine sisteme uyum yaptıkları anlaşılıyor.
Görülüyor ki DİB, tarikat ve cemaatlerin etkinliklerini, ekonomi, siyaset ve bürokrasi alanındaki güç çatışmalarını engelleyebilmiş değil.
Türkiye “DİB” ile “Tarikat ve Cemaatler” arasında sıkışmış durumda. Dindar muhafazakâr kesim bu sıkışmışlığa ahlaki ve vicdani bir çözüm bulabilecek mi?
Yazarlar
-
Mensur AkgünBu kadar düşüncesiz olabilirler mi? 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUİki ‘dost’: Trump ve Erdoğan 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYARojava’dan Ortadoğu’ya Ortak Gelecek Çağrısı; 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUVenezuela’yı aldı güya, ama para babaları güvence istiyor 11.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUZihniyet akrabası siyasetçiler 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarLinç kültürü değil linç sektörü 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Murat Sevinç'Barış Bildirisi'nin 10'uncu yılında hali pür melalimiz 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİEmeklinin Türkiye Yüzyılı şimdi başlıyor desenize 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluÇözüm Süreci, Halep çatışmasına heba edilir mi? 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURHalep’te “hendek direnişi” kararını kim verdi? 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergil“Yerli ve Millî” ahlâk yanılsamasına karşı çağrı 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuDers alınıyor mu? 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRTRUMP'A TEMİZ BİR "ÖDÜL" LÂZIM 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNESiyasetin cinselliği 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolSuriye’deki tehlike 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanKaranlık Orman’ nedir? Trump’ın hepimizi soktuğu yerdir 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENAmbargo ile diktatörlük arasında sıkışan İran 9.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENİnsan hakları için dış müdahale tartışması 8.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANCumhurbaşkanı partili mi partisiz mi? 8.01.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTAK Parti'deki Truva Atları... 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANMADURO 2014 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanHalkını adalete hasret bırakanların ibretlik hikayesi… 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciFaizi kim düşürmüyor 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKNormatif çerçeve, pratik ve Türkiye’nin durumu 7.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZTrump’ın Venezuela operasyonu ve sistemin çöküşü 6.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasTrump’ın yeni ‘dünya düzeni’ ve Türkiye 6.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRLaleli ‘çamaşırhanesi’ -4- Libya’ya sır seyahat... İki banka yöneticisi kimliğini niye gizledi? 6.01.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRŞov bir kez başladığında… 6.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKABD terörü ve rızanın çözülüşü 6.01.2026 Tüm Yazıları






























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
4.11.2025
17.10.2025
1.10.2025
7.09.2025
1.09.2025
27.08.2025
7.08.2025
4.06.2025
25.05.2025
11.05.2025