Bekir AĞIRDIR

Bekir AĞIRDIR
Bekir AĞIRDIR
Tüm Yazıları
Yalnız kalabalıklar, dijitalleştikçe daralan güven çemberi, kaleye dönüşen aile: Toplum, kopan bağlarını nasıl onaracak?
26.01.2026
98
Türkiye hızla metropolleşirken mekân küçülüyor, aile yapısı çeşitleniyor ve toplumsal bağlar zayıflıyor. Apartman tarlalarında komşuluk, hemşerilik ve gündelik dayanışma çözülürken birey güçleniyor ama yalnızlaşıyor. Bu yalnızlık içinde aile küçülüyor; fakat aileye duyulan ihtiyaç hiç olmadığı kadar büyüyor. Toplumsal bağların zayıfladığı ve güven krizinin derinleştiği bir ortamda aile, kamusal aidiyetin yerine geçen bir “kale”ye dönüşüyor

Bugün toplumu anlamaya çalışırken tek bir hikâyeden söz edemeyiz; siyasal, ekonomik, sosyolojik ve teknolojik alanların her biri kendi dinamikleri ve aktörleriyle farklı süreçler üretiyor. Kültürel kimlik sıkışmasını, ortak ufkun daralmasını ya da ahlaki değerlerdeki erozyonu açıklamaya çalıştığımızda iki temel başlangıç noktası öne çıkıyor: Yaşamın mekânsal değişimi ve aile yapısındaki dönüşüm. Birbirini besleyen bu iki eksen, elbette birçok siyasal ve ekonomik etkenle iç içe. Bu yazıda odağım ise tam da bu iki büyük dönüşüm: Mekân ve aile.

Bu topraklarda yaşam uzun süredir mekânsal olarak üç katmanda değişiyor. Göçle coğrafya değişiyor. İkincisi, metropollerin apartman tarlaları içinden mekân, hane, mahalle, meydan, sokak değişiyor. Üçüncü katmanda ise yaşam dijital dünyaya kayıyor, ilişki, dayanışma, komşuluk, örgütlenme ve hatta flörtler, aşklar. 

Göç hâlâ sürüyor ve sürecek de

TÜİK verilerine göre Türkiye’de 2024 yılında nüfusun yüzde 3.13’ü olan 2 milyon 682 bin kişi iller arasında göç etmiş. İstanbul 395 bin kişi ile en çok göç alan ve aynı zamanda 369 bin kişi ile en çok göç veren il olmuş. Göç almak bakımından da göç vermek bakımından da İstanbul’u sırasıyla Ankara ve İzmir takip etmiş. Sayılara bakıldığında üç büyük il de net göç almaya devam etmiş.

Zaman zaman farklı yorumlar, gözlemler duysak da kabul edelim ki göç büyükşehirlere doğru devam edecek. Ekonomik dinamikler, istihdam, eğitim ve sağlık fırsatları bakımından bu süreci tersine döndürmek mümkün değil. Üstelik yeni gelenler gençler, gidenler yaşlılar. Ayrıca gidenlerin köylerine, memleketlerine dönüyor oldukları da bir efsane, çünkü dönüş yine Ege, Akdeniz ve Marmara yerleşimlerine doğru.

Yine anımsayalım, sayılar iller arası göçe dair, il içi hareketler sayılara dahil değil. 50 60 yıl önce göç kırlardan doğrudan büyük sanayi kentlerine doğruydu. Bugün köylerden önce ilçe merkezine, ilçelerden il merkezine, illerden bölgelerin metropollerine doğru aktarmalı gelişiyor. Bu hareket örüntüsü de iç göç dinamiklerinde önemli bir değişiklik yaşandığını gösteriyor. Yani gerçekte nüfus hareketliliği yukarıdaki sayılardan daha fazla. 

Nitekim TÜİK il ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranını 2024 yılında yüzde 93.4 olarak veriyor. Yine TÜİK sınıflamasıyla nüfusun yüzde 67.2’si “yoğun kent” olarak tanımlanan, benim “metropol” olarak kullandığım yerleşim yerlerinde yaşıyor. 1927 yılında nüfusun yüzde 75.8’i, 1980 yılında yüzde 56.1’i, 2024’te ise yüzde 6.6’sı. Yani Türkiye artık kentli ve metropollü bir ülke. Köy hikayeleri de o günlerin romanlarında, filmlerinde kaldı.

Kimliksiz, sokaksız, apartman tarlalarında yaşam

Ülke apartmanlaşmaya sanayileşmeyle beraber 60’lı yıllarda başladı. Apartmanlar şehirli yaşamın yeni mimarisiydi. İlk yıllarda sanayiye kol emeği için gelen köylüler o apartmanlara giremedi. Yeni bir yerleşim modeli olarak gecekondulaşmanın öncüleri oldular. Köyden her yeni gelen köylülerinin olduğu işyerlerine, mahallerine geldi. Gecekondu mahalleleri bir bakıma yeni, melez bir yaşamın merkezleri oldular. Hemşerilik önemliydi, eğitim için gelecek kardeşler, kuzenler de kışın anne babalar da o evlere geldi. Kışın yenecek erzak köylerde hazırlanıp, o mahallelere getirildi. 

Şehir büyüdükçe, metropolleştikçe o kenar mahalleler şehrin yeni merkezleri oldu. Gecekondular apartmanlara döndü. Son yirmi yıl ise hem merkezi iktidarın tercihleri, kaynak tahsisleriyle apartman tarlalarına dönüşmeye başladı şehirler. Kimliksiz, estetiksiz, sokakları meydanları olmayan, her il ve ilçede kopyalanan apartman tarlaları. Ama daireler, apartmanlar kaloriferli. Son yirmi yılda sobayla ısınan evlerin oranı üçte ikiden üçte bire geriledi. Apartmanlar ve apartman tarlalarıyla beraber kireç badanalı banyo ve mutfak seramik kaplı banyoya ve mutfağa dönüştü. Yer sofrası masaya kalktı. Arap sabununun yerini ahşap için ayrı seramik için ayrı kimyasallar aldı. Bulgur aşı bulgur pilavına döndü. 

Bir başka dönüşüm de dairelerin mimarisinde yaşandı. Metropollerin arsa maliyetleri ve bireyselleşen yaşam tarzı evleri küçülttü; 1+1 ve hatta 1+0 daireler çoğalmaya başladı. Bu mekânsal küçülme, konut fiyatından mutfak alışverişine, tüketim alışkanlıklarından enerji kullanımına kadar hayatın her alanında küçük hane düzeninin izlerini belirginleştirdi.

Çok biçimli aile tanımı 

Bu sürecin içinde aile de değişti. Aile, bu toplumun hem ekonomik güvenlik ağı hem de duygusal sürekliliği. Bir yandan aile çözülüyor, yeni yaşam mekânlarında amcalar, teyzeler, kuzenler eksiliyor. Anneanneler, babaanneler, dedeler de metropolün, apartman tarlalarındaki küçülen mekânlarında yoklar. Aile artık çekirdek aile demek. 

Toplum kentleşiyor, yoksullaşıyor, yalnızlaşıyor. Bu dönüşümün ortasında aile, eskisi gibi hayatın bütün yükünü taşıyan bir yapı olmaktan çıkıp çeşitlenen, esneyen ve bireylerin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenen bir kuruma dönüşüyor.

Eskiden toplumun standart bir aile tahayyülü vardı. Bu tanım geniş aileydi, sonrasında ülke kentleşirken bu form anne, baba, iki çocuklu aileye dönüştü. Şimdi ülke metropolleşir, yaşam küçük apartman dairelerine sıkışırken, aile tanımı bir yandan küçülüyor diğer yandan çeşitleniyor. Bugün ise tek yaşayanlar, tek ebeveyn aileler, çocuksuz çiftler, geç yaşta evlenenler, hiç evlenmeyenler, boşanmış tek yaşayanlar, boşanmış çocuklular… Hepsi sayıca artıyorlar. Ve önemli olan şu, hiçbiri marjinal değil artık, hepsi yeni normalin bir parçası.

TÜİK verilerine göre evlenen çiftlerin sayısı 2024 yılında 568 bin. Yıllar içinde ortalama ilk evlenme yaşı her iki cinsiyette de büyümüş. Ortalama ilk evlenme yaşı 2024’te erkeklerde 28.3 iken kadınlarda 25.8 olmuş. 2001’de ortalama evlilik yaşı erkeklerde 26 kadınlarda 22.7’miş.

Yine TÜİK verilerine göre 2024 yılında 187 bin çift boşanmış. Evlilik süresine göre bakıldığında, gerçekleşen boşanmaların yüzde 33.7’si evliliğin ilk 5 yılı, yüzde 21.3’ü ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşmiş.

Son bir yıl içindeki boşanma olaylarından 186 bin çocuk etkilenmiş ve bu çocukların yüzde 74.4’ünün velayeti anneye, yüzde 25.6’sı babaya verilmiş.

Toplamda 26 milyon 599 bin ailenin yüzde 20’si tek kişilik aile, yüzde 14.2’si çocuksuz aile, yüzde 44’ü çocuklu aile, yüzde 6.5’i anne ve çocuk, yüzde 1.7’si baba ve çocuktan oluşan aile, yüzde 16.3’ü geniş aile, yüzde 2.4’ü de çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hane halkından oluşuyor.

İlişkiler değişirken ailenin “kale”ye dönüşümü

Bu mekânsal ve demografik değişim ve dönüşümün ürettiği üç sonuç var. Birincisi, Veri Enstitüsü’nün Türkiye’nin Trendleri’ 2026 Araştırması bulgularının en önemlilerinden birisi “kale aile” metaforu ile tanımladığımız eğilimdi. Birey güçleniyor ama yalnızlaşıyor. Evlilik yaşı geriliyor, çocuk sahipliği yaşı hem büyüyor hem sayıca azalıyor. Gençlerin evlilik ve çocuk kararını ertelemesini sadece ekonomik nedenlerle açıklamak doğru değil. Bu aynı zamanda yeni kuşakların özgürlük arayışı ve kendi yaşamını kurma isteğinin de sonucu. Ama aynı gençler, tarihsel olarak en kırılgan nesil. Ekonomik belirsizlik, yüksek barınma maliyeti, iş güvencesizliği onları bireysel tüketici haline getiriyor ama sosyal sermayelerini azaltıyor. Bu yüzden aile küçülüyor ama aileye duyulan ihtiyaç büyüyor. 

Kimliksiz apartman tarlalarına dönüşen metropollerde hemşerilik yok, hatta akrabalık ve dayanışma, ilişki ağları çözülmüş. Memleketin farklı metropollerine dağılmış kuzenler birbirini tanımıyor, teyzeler, amcalar birer birer hayatlardan eksilmişler. Soyut ve büyük kimlik anlatıları, aidiyetler dayanışma ve ilişkinin zeminleri olmaktan giderek uzaklaşıyorlar ama negatif kimliklenmenin ve kutuplaşmanın zeminleri haline dönüşüyorlar. 

İkinci sonuç ise toplumsal ilişkilerin ve bağların zayıflaması olarak ortaya çıkıyor. Komşular, mahalleliler, veresiye defterine bağlanmış güvenilir mahalle esnafı ilişkileri yok. Çocukların futbol oynarken keşfedilecekleri arsalar, parklar, meydanlar da yok. Çocukları sokakta oyuna bırakmak, bakkala göndermek, hatta tuz istenecek komşular da eski masallarda kaldı. Tanış olunmayan kalabalıklarda ve apartmanlarda selamlaşmalar, küçük etkileşimler yerine her yerde güvenlik kameraları var.

Toplumsal bağların zayıfladığı ve genele yayılan bir güven krizinin hâkim olduğu bir dünyada, bireyler kendilerini korumak için geri çekiliyor. Güven çemberi radikal bir şekilde daralıyor ve bu çemberin merkezinde, paradoksal biçimde ve sarsılmaz bir kale olarak “aile” duruyor. Aile, dış dünyanın belirsizliklerine ve kırılgan zeminine karşı tek ve en güvenilir “sığınak” haline gelmiş durumda. Aileye dönüş “sığınma arayışının” somut bir sonucu. Ama hangi aile, dönüşen, küçülen aile. Toplumun çözülmesiyle birey hem duygusal hem de mekânsal olarak eve, aileye sarılıyor. Bu durum, aidiyetin kamusal değil özel alanlara çekildiğinin de göstergesi.

Yaşamın mekânsal değişiminin üçüncü katmanında, yaşam dijital dünyaya kayıyor. Dijital dünyada gerçek hayattakinden daha fazla insanla ilişki, takipleşme, etkileşme yaşanıyor. Çok daha fazla bilgiye, habere ulaşılıyor. Bir bakıma çelişkinin ilk ayağı olan “yüksek dijitalleşme”, bireyin dijital teknolojileri sadece benimsemekle kalmayıp, hayatının merkezine yerleştirdiğini gösteriyor. 

Çelişkinin diğer ve keskin ayağı olan “düşük güven” ise tam bu noktada devreye giriyor. Tüm bu yüksek adaptasyon ve geleceğe yönelik iştaha rağmen, bireyler dijital dünyada kendini savunmasız hissediyor. Aynı zamanda internetten, sosyal medyadan aldığı bilgilere, haberlere, gelişen ilişkilere karşı da güvensizlik artıyor.

Toplum bağlarını kaybetmeden yeni normali arıyor

Üçüncü sonuç ise, ilişki formatı değişirken bağlarını, hasletlerini kaybetmek istemeyen toplum yeni bir denge arıyor. Bir yandan aile çeşitlendiği için toplumda bir “norm boşluğu” hissi oluşuyor. Hanelerden eksilen anneanneler, babaanneler üzerinden çocuklarına aktarılan, öğretilen ananeler, töreler, ayıp-günah-suç tanımları, toplumsal ilişki normları da eksiliyor. Halbuki çocuklara değer aktarımı okullardan önce aile üzerinden. Diğer yandan ataerkil değerlerden kurtulduğu ve özgürleştiği varsayılan birey, diğer yandan kalabalıklar içinde ve dijital dünyada güvensiz, kırılganlaşan sosyal ilişkiler…

Bu sürecin önemli bir kısmı sanayi toplumu olma, metropolleşme süreçlerinin doğal aşamaları belki. Ama doğal olmayan bu toplumsal değişimlerin boşalttığı alanlarda hukukun, kamusal kurum ve kuralların, yeni toplumsal birliktelik formlarının olmayışı. Ortak yaşamın vazgeçilmez hukuku, ortak kurum ve kuralları olmadıkça yaşamın geleneksel norm, kurum ve kurallarındaki her bir boşluk değişimi, dönüşümü değil daha büyük toplumsal krizleri tetikliyor. 

Bugün yaşadığımız kırılmanın asıl tehlikesi, değişimin kendisi değil. Asıl tehlike değişimin boşalttığı alanı dolduracak yeni kurumların, yeni ortak aklın ve yeni toplumsal sözleşmenin henüz doğmamış olması. Gençler fırsat eşitliğine inanmıyor, kendi hayatlarına dair bir gelecek hikâyesi kuramıyor. Toplum ise çözülmenin ağırlığıyla aileye sığınıyor. 

Bu tablo bize tek bir şey söylüyor: Türkiye artık eski araçlarla yürüyemez. Ya yeni bir ortak yaşam tahayyülü üreteceğiz ya da herkes kendi küçük kalesine çekildikçe toplumun ortak zemini daha da aşınacak. Asıl mesele aileyi değiştirmek değil; aile dışında da güven duyabileceğimiz bir toplum fikrini yeniden inşa edebilmek.


Oksijen'den alınmıştır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar