Kemal CAN

Kemal CAN
Kemal CAN
Tüm Yazıları
“Halep oradaysa arşın burada”
13.01.2026
120

Bazı atasözleri, meseller veya nükteli imalar, hiç beklenmedik zamanda hiç beklenmedik bir yerde, (bazen de zamanında ve yerinde) hayata veya “o” duruma tam oturur. Bu yüzden zamanlar ve mekanlar üstüdür ve hep canlı kalır. “Halep oradaysa arşın burada” deyişi de, son gelişmeler çerçevesinde tam böyle bir yere oturdu. Uzun uzun kaynak hikayeyi anlatmayacağım (merak edenler, çeşitli versiyonlarına bakabilir) ama kabaca, yüksekten atıp tutmaya karşı “yap da görelim” diye kısaltabileceğimiz bir ölçüyü ve iddialar ile yapabilirlikler arasındaki mesafeyi -alaycı bir restleşmeyle- işaret eden bir söz olduğunu hatırlatayım.

Halep, Suriye’nin nasıl şekilleneceğinden ABD ve İsrail’in bölge planlarına, Türkiye’deki “sürecin” geleceğinden “Kürt-Türk kardeşliği” iddialarına, tutarlı diplomasiden tehlikeli güç yoklamalarına kadar çeşitli katmanlardaki mücadeleler için, neredeyse bütün aktörlerin önüne gelen veya bilerek içine girdikleri bir mikro denklem haline geldi, getirildi. Çok aktif ama son derece zayıf biçimde sürece dahil olanlar ya da pasif durarak daha belirleyici hale gelen bütün aktörlerin, önce kendilerini ama daha çok karşısındakileri “boy ölçüsüne” zorladıkları bir oyun sahasına dönüştü. Lafın ima ettiği gibi “sıklet” tayin eden bir kantara dönüştü. Zamanlama da manidardı.

Halep’in açık ve gizli arka planı

Trump, 2026’ya hızlı bir giriş yaparak Venezuela operasyonunu yapmıştı, peşinden İran’dan Küba’ya, Grönland’dan Meksika’ya kadar birçok ülkeye parmak salladı. Sırada kim var tartışmaları başladı. Suriye’de Şam ile SDG arasındaki entegrasyon görüşmeleri çıkmaza girmiş ve imza beklenirken “sürpriz” biçimde temas kesilmişti. Şara bir süre ortadan kayboldu ama Şam yönetimi, -iktidarı aldığından beri- en çarpıcı manevrayı yaparak İsrail ile mutabakat imzaladı. Bayraklar dalgalanıyor. İran’da protestolarla başlayan gerilim giderek yayılmış ve büyümüştü. Molla rejiminin sonu mu geliyor soruları sorulmaya başlandı. Rusya ve Çin’in ipine güvenilmesi zaten tartışımalıydı, ABD ipiyle asılmak da hesaba eklendi.

Böyle bir konjonktürün göbeğinde, kendiliğinden ortaya çıkmış gibi durmayan Halep krizinin, sadece Halep’le ilgili olmadığını herkes biliyordu elbette. Açık bir çatışmadan ziyade -elbette yine pek çok insan hayatını ve yerini kaybetti- daha çok bilek güreşi görüntüsü veren gelişmeler; hamle yapanlarla, geri duranlarla, yan yana dizilenlerle çok ilginç tablolar oluşturdu. Halep’te başka alanlarda olmadığı kadar açık tutum alanlar ve sert hamle imaları yapanlar yanında, hiç olmadığı kadar “tarafsız” duranları ve sessiz kalanları da gördük. ABD’nin neredeyse AB gibi davranarak, “taraflara itidal” tavsiyesi yapıp seyirci kaldığını gördük. Barzani’nin Türkiye ile açıkça ters düşmekten kaçınmadan müdahil olduğunu duyduk.

Dil kendini nasıl ele veriyor

Böylesi kritik gelişmelerin kesiştiği, karmaşık meselelerin üst üste bindiği, sonu belirsiz seçeneklerin ve kapasitelerin test edildiği sembol vakalar; sadece yarattıkları veya geçici olarak bağlandıkları sonuçlardan ziyade; yaşanma biçimi ve ele alınışıyla da çok şey anlatıyor. Halep’teki gelişmeler sırasında çeşitli çevrelerin dilinin, seçtikleri kavramların, arkasında hizalandıkları blokların nasıl netleştiğini (değiştiğini) izledik; siyaseten söylenenlerle fena halde çelişen kafa seslerinin nasıl yankılandığını işittik. Birileri bir anda “Kobani düştü düşecek” günlerine döndü. “ABD Kürtlere devlet kuruyor” alarmı “Trump Kürtleri satıyor” sevincine dönüştü. İktidar dışından süreç destekçisi bazı çevreler, Kürtlere “siz de uzatmayın” demeyi seçti. ABD’den veya Erdoğan’dan meşruiyet alırken “cihatçı terörist” sayılan Şara’nın, bazı “muhalifler” tarafından -Kürtlere karşı- nasıl “Halep Fatihi” muamelesi gördüğüne tanık olduk.

SDG’nin İsrail’in kışkırtmalarıyla hareket ettiği veya onlarla yakınlaşma kozunu kullanmaya kalktığı hakkında bir sürü iddia gündeme geldi. Üstelik iktidardan muhalefete, süreç taraftarlarından karşıtlarına kadar çok farklı çevre, farklı anlamlar yükleyerek bu değerlendirmelere katıldı. Hatta Kürtlerin içinde bile bunun lüzumlu olup olmadığı tartışıldı, tartışılıyor. Bu iddiaların doğruluğu kabul edilse bile, gözden kaçan önemli bir nokta yok muydu? SDG’nin İsrail ile yakınlaşması ihtimal olarak konuşulurken, Şara hükümeti İsrail ile -MOSAD ile istihbarat paylaşımını da içeren- bir mutabakat imzalamadı mı? “Sivillere yapılan bir şey yok, silahlı teröristler temizleniyor” denirken, Dürzilerin, Alevilerin başına gelenleri unutmayıp yollara düşenler, öldürülüp çatıdan atılanlar olmadı mı?

Küresel ve bölgesel stratejiler

Tom Barrak’ın Şara ve Şeybani ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklama da “dil değişimi” bakımından son derece ilginç aslında: “Tüm tarafları azami itidal göstermeye, düşmanca eylemleri derhal durdurmaya ve Suriye hükümeti ile SDG arasında 10 Mart ve 1 Nisan 2025 tarihlerinde imzalanan anlaşmalar uyarınca diyaloğa dönmeye çağırıyoruz. Şiddet, Esad rejiminin düşüşünden bu yana elde edilen ilerlemeyi tehlikeye atma riski taşıyor ve hiçbir tarafın çıkarına olmayan dış müdahaleyeyol açıyor.” Yanlış duymadınız, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi, Suriye’deki tarafları “dış müdahale” konusunda uyarıyor. Sizce dış müdahale diye kimi kastediyor? Sizce hangi kasıt ihtimali daha komik?

Bu gelişmeler öncesinde ve sürerken kritik temas noktalarında görüntüye giren Hakan Fidan’ın sözleri de altı çizilenler açısından dikkat çekici:

Keşke geçtiğimiz yıl bu zamanlar yaptığım analizlerde yanılsaydım. (…) Ama örgütü yıllardır yakından takip etmiş, savaşmış, mücadele etmiş, incelemiş, yeri gelmiş konuşmuş biri olarak geçmiş görevlerimizde aldığımız dersler var, bildiğimiz konular var. Maalesef SDG, PKK’nın bir uzantısı olarak şu karakteristik özelliği taşıyor; Güçle veya güç tehdidi olmadan herhangi bir konuda diyalog yoluyla bir şey yapma şansı yok kendiliğinden… Ya bir güç görecek ya da güç kullanma tehdidi görecek.

Fidan ne anlatıyor?

Bölgedeki ülkelerin istediği bir resim var, Amerika’nın istediği bir resim var; bunlar örtüşüyor. (…) İsrail ‘böl, parçala, yönet’ taktiğiyle kendi güvenliğini sağlayan, kandan beslenen bir entite durumunda şu anda. (…) SDG’nin bunu bırakması lazım artık. (…) Bu bölgenin realitesine aykırı hususlardan çıkıp bölgeyle sahici bir kucaklaşma istiyorlarsa -ki adada da Öcalan’ın talimatları var- bunu yerine getirmeleri gerekiyor. (..) Realite onları kırar, iter. Sayın Trump’ın ortaya koyduğu dış politika çizgisi bizim de perspektifimizle örtüşüyor. Amerika’nın konuyu bölge ülkelerine bırakarak bir şey yapması bizim de perspektifimizle örtüşüyor.

(Fidan, bir de “yüzyıllık uykudan uyanan bir Müslüman dünyadan” bahsediyor o da başka konu)

“Trump’ın ortaya koyduğu dış politika çizgisi”, geleneksel dış politika yorumcularının hala bir kısmı tarafından “şaşırtıcı ve öngörülemez” olarak değerlendiriliyor. (Tıpkı Türkiye ekonomisindeki “nas” yaklaşımını değerlendiren iktisatçılar gibi) Oysa Fidan’ın da söylediği -ve Venezuela’da açıkça ortaya konduğu- gibi Trump çizgisi, çok da bulanık değil. Yapma tarzı, zamanla kurduğu ilişki ve yolculuk maceraları sorunlu olsa bile, nereden başlayıp nereye varmak istediği konusunda daha az tereddüt yaratıyor. Fidan’ın Türkiye ile de örtüştüğünü söylediği bu çizgi, kolay iş yapabildiği ülke yönetimleriyle yürümeyi tercih ediyor. Bu tercihin, küresel trendler ve hala biçimlenmemiş yeni düzene dair birçok sebebi var ama işin “uyuşan tarzlar” kısmı da gayet önemli.

İnşaatçı aklıyla bölge düzeni

Trump, Türkiye siyasetinin de yakından tanıdığı “İnşaat Ya Resulullah” aklına hayli yakın emlakçılık geçmişinden geliyor. Gazze için “Project Sunrise” düşü, Venezuela’da operasyon sonrası hemen ihaleye çıkmak ve Grönland için kurulan düşler gibi performanslarını zaten biliyoruz. Bu aklın atak-risk, yönetişim ve ortaklık anlayışı, muhataplarına ilişkin tercihleri belirliyor. Karlı işler yapan büyük müteahhitler, kendilerine bağlı, kolay anlaşabildikleri (ne verip ne alabileceklerini bildikleri, kapasitesini defalarca ölçtükleri ya da bizzat belirledikleri) ama aynı zamanda yolda çıkacak sorunları çözdürebilecekleri “kurumsal ve kalıcı” yüklenicilerle çalışmak istiyor. Riski aşağıya aktarabilen, hızı kontrol etmeyi mümkün kılan ve en önemlisi masrafsız bir ilişki bu.

Emperyalizmin yeni aşaması; ülkeleri, bölgeleri, sorun ve yağma alanlarını yönetme işini nasıl tanzim edecek, yeni paylaşım düzeni nasıl kurulacak belki henüz bilmiyoruz. (Bazıları hepsini biliyor) Ancak kendi beyanlarından da anladığımız üzere Trump, -bazen başını ağrıtsa bile- “nasıl konuşacağını bildiği” ve mümkünse meşruiyetini bizzat temin ettiği, “resmi” (ya da kurumsal aktöre çevirdiği) muhatapları; çeşitli dinamiklere açık ve zahmetli demokratik süreçlere, kendi belirlemediği ve yapabileceklerini sınırlayan kurallara veya kontrolü zor “gayri nizami” unsurlara tercih ediyor. Bu yüzden, kimilerince büyük tehlike veya bazılarınca önemli fırsat olarak görülebilecek “böl, parçala, dağıt” ezberi, pek de verimli bulunan yöntem değil aslında. Zaten bir “inşaatçı” için çok zaman kaybettiren ve pahalı bir yol.

Halep’ten çıkan sonuç

Herkes SDG’nin buharlaşarak yok olduğu bir entegrasyon sürecinin gerçekçi olmadığını gayet iyi biliyor. “ABD Kürtlere devlet kuruyor” hezeyanı kadar ABD şemsiyesinin çok geniş olduğu fikrinin de ciddi boşlukları olduğu görülüyor. Herkesin kendi tezi için farklı bir mecburiyet tarif ettiği ve karşısındakileri buna uymaya davet ettiği “bölge realitesi”, küresel trendler veya oluşan yeni denge; herkesin kazanacağı kadar bereketli değil. En azından kazanılacak olanın paylaşım kavgası epey sert. Herkesin bu hakikatlere göre kendi “fil tarifini” değiştirmesi, başkalarına mecburiyet hatırlatmak yerine kendi sınırlarını görme noktasına gelmesi gerekiyordu. Halep, bu “arşını” sundu mu henüz bilmiyoruz.

Herkesin birbirine “Halep oradaysa arşın burada” diyerek girdiği ve yine karar verici olmayan sıradan insanların zarar gördüğü bilek güreşi, kazananın hemen ilan edileceği bir sonuç vermedi. Vermesi de beklenmiyordu belki. Ancak ABD korumasının (desteğinin) sürekli ve koşulsuz garanti olmaktan ziyade, elde tutulması için bazı fedakarlıklar (uysallıklar) gerektiren tarafları daha öne çıkmış durumda. “Sessizliğin öldürücü olabileceği” de. Fakat bu ringdeki bu raunttan çıkan neticenin, entegrasyon modelini belirlediğini ve yeni Suriye’yi Türkiye-Şara eksenine tamamen teslim ettiğini düşünmek için de sağlam bir gerekçe yok. Elbette Suriye ile bağı çok daha fazla konuşulmaya başlanan Türkiye’deki “süreç” üzerinde ciddi etkisi olacak. Sürecin iç dinamiklerinde “büyük ısrarlarla” inisiyatifi lütfen “kabul eden” Erdoğan’ın, Halep vesilesiyle dış dinamiklerdeki pozisyonunu nasıl değerlendirdiğini çok yakında göreceğiz.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar