Kemal CAN
Son yılların en gözde “mesleklerinden biri” kişisel gelişim uzmanlığı. Aslında kendi başına bir alan olarak ortaya çıkışı birkaç yüzyıl geriye gidiyor. Önce rehber kitaplar çıkıyor sonra danışmanlar, daha sonra koca bir sektör. Şimdi devletlerin sosyal devlet veya sosyal güvenlik reflekslerinin iyice törpülendiği, toplumsal-siyasal güvensizlik ve belirsizliğin dayanılmaz hale geldiği, herkesin derin bir yalnızlık hissettiği ahir zamanlarda, bireysel çıkış arayışlarının toplandığı ana havza haline geldi. Bu alanın on milyarca dolarlık, sürekli büyüyen bir pazar yarattığını ve bu yüzden ayrıca teşvik gördüğünü de unutmamak gerek. Kozmetik ve fiziki bakım, psikoterapi (özellikle depresyon tedavisi) gibi; maliyeti, zahmeti ve sorumluluğu bireylere yüklenen diğer pazarlar gibi.
“Kişisel gelişim”, özet olarak her türden probleme bireysel çözümler önermeyi içeren fazla geniş ve biraz da muğlak -üstelik özel bir liyakat aranmayan- bir alan. Sahiden herkesin kendisinin çözmesi gereken sorunlar yanında, tek tek insanların boyunu çok aşan toplumsal, küresel hatta evrensel meselelere bile “çare” olmasa bile “idare etme” yolu öneriveriyor. Fazla kilo veya bastırılmış kişilik, mesleki başarısızlık ya da her türden yoksunluk, yüksek stres veya toplumsal tansiyon. Sadi Nursi’nin İstanbul’a geldiğinde Şekerci Han’daki kapısına yazdığı, “Burada her suale cevap var” cümlesindeki gibi, her şeye reçete var. Adından anlaşılacağı üzere “kişisel gelişim”, bireysel danışmanlık faaliyeti ama dönemin ruhu, şirketlerin, partilerin, kurumların ve toplulukların akıl yürütme biçimini de esir alıyor.

“Önerin varsa dinleyelim…”
Geçen haftalardan birinde, sosyal medyada paylaştığım yazımın altına, “öneriniz varsa yazınızı okuyacağım, yoksa okumayacağım” yazılmıştı. Elbette herkesin kullanacağı zaman ve harcayacağı emek için, kendine göre fayda ölçüsü belirlemesi makul. Ben böyle bir imada bulunmamış olsam da, “işe yarayacak” veya akla yatacak öneri görmeyenin okuma zahmetinden kaçınmasına bir sözüm olamaz. Aslında bu yorumun pek de saklı olmayan bir kızgınlık içerdiği, muhtemel eleştirilere tahammülsüzlüğün sonucu olduğu anlaşılıyor. “Eleştireceğine, yapıcı öneri yap” sözündeki “öneri çağrısı”, eleştirme lüzumsuzluğu düşüncesinin hafifleticisi sanki. Ancak bu naif sitemden bağımsız olarak, laf söyleyebilmek için “öneri yapmak mecburiyeti” veya “somut olma koşulu”, siyaset bahsinin ağırlıklı konusu ve tartışma adabının belası olmaya devam ediyor.
Çok uzun bir süredir, – bizzat bu ısrarımın “bir işe yaramayan soyut normatif değerlendirme” eleştirilerine konu olmasına rağmen- siyasetin aşırı teknik bir meşgale haline getirilmesine itiraz ediyorum. Bu yüzeyselleşmenin önemli nedenlerden biri; geçen yüzyılın son ve bu yüzyılın ilk çeyreğini şekillendiren siyaset mimarisi. Siyasetin reklamcılık, projecilik, imaj yönetimi hatta pazarlama faaliyeti gibi işlem görmesi, performans sanatı veya strateji oyunu ya da müsabaka gibi ele alınması, rastlantısal bir durum ya da geçici bir rahatsızlık değil. Sistemin “kişisel geliştirmeci” aklının bulduğu sihirli çözüm reçetesi. Sistem yarattığı -ve çözme kabileyi olmayan (kalmayan)- her sorun için, herkesi bireysel çıkışlar bulmaya yollarken aslında kendi krizini de idare ediyor.

“Somut ol ciğerimi ye..”
“On kere derin nefes alın, alırken dörde kadar sayın, yediye kadar sayarak tutun ve sekize kadar sayarak verin.” Ödeyemediğiniz borcun yükü, patronunuzun kötü muamelesi, beceremediğiniz ilişkilerin baskısı, her tarafınızı kuşatan haksızlık hepsi hemen hafifler. “İşinizde yükselmek, ekonomik durumunuzu iyileştirmek ya da daha çok dikkat çekmek için, kendinize yatırım yapın, kursa veya platese filan gidin.” “İlaçlı gıdalardan kurtulmak için sirke değil de karbonat deneyin”. Bunlar somut öneriler, muhtemelen işe de yarar. Ancak canımızdan bezdiren şeylerin yerli yerinde duran asıl nedenleri ve müsebbipleri ne olacak? Her gün refahımızdan yiyen, her şeyi zehirleyen, geleceğimizi talan eden politikalar ne olacak? Bu nedensellik üzerine konuşmak, “yarın yapacağımızı” önermediği için soyut mu sayılacak?
Siyaset teknik bir oyuna dönüştükçe, “ne yapmalı” sorusunun odağına kazanma formülleri yerleşiyor. Siyaset profesyonelleri öncelikle kazanma kabiliyetlerini satışa çıkardıkları ve sadece kazananın etkili olabileceği söylendiği için, seçmenin dikkati de burada toplanıyor. Somutluk kısa erimli faydaya, fayda da kazandıracak reçeteye indirgeniyor. Kabul görebilecek somut önerinin -yerleşik ezberlerle veya “kırmızı çizgilerle” çelişmemek şartıyla- ikna edici matematiksel ve yakın bir sonuç öngörmesi gerekiyor. Verili durumda etkili olmak, mevcut pozisyonları değiştirmek ya da güçlü muhalefet yapmak gibi gayet somut sonuçlar da, kısa erimli fayda baskısı altında. Bu konuda, mevcut oyun sahasının dışına çıkma veya kendisinden başlayan daha yapısal değişim tartışmaları bile, kolayca “soyut” damgası yiyebilir.
“Ne yapsınlar yani…”
Bir süredir özellikle CHP kamuoyunda yüksek bir reaksiyon var. “Daha ne yapsınlar?” sorusu, bu tepkinin kristalize olmuş hali. Muhalefet veya özel olarak CHP hakkındaki eleştirilere hatta siyasi gündem üzerine açılan biraz daha geniş perspektifli tartışmalar -standartları yine sadece kendilerince bilinen somutlukta- formül içermediğinde çöp. (Hızla spor yorumcularına benzeyen bir grup siyasi analizcinin gündelik gelişmelerin dışına çıkmayı deneyen ilkesel yaklaşı, “sinyalleme” saymasını da unutmayalım) Her biri aslında gayet “somut” olan; pozisyon, ezber, alışkanlık, yöntem ve strateji değişikliği önerilerini; açık sonuçlarla sorunları gösterilmiş ama hala sürdürülen bariz yanlışları; en temel neden-sonuç ilişkisine ve ana tercihlere dönme gereğini; “yapılması gerekenler” başlığı altına almaya itiraz var.

Oysa somut öneri sayılabilecek hamleler dizisi, sonsuz sayıda seçenek barındırmakla birlikte; siyaset bahsinin gayet teknik, çok özel ve aslında küçük bir bölümünü oluşturuyor. Siyasi danışmanlar, siyasi iletişimciler, veri analizciler gibi profesyoneller bunun için var. Ayrıca temel tercihler, muhataplar ve hedefler belirlendikten sonra uygulanacak eylem serisi, her siyasi organizasyonun stratejik ve taktik öncelikleri, kabiliyetleri ve diğer aktörlerin tutumuna göre düzenlenmek zorunda. Yani pek “dışarıdan” yapılacak iş değil. Dolayısıyla herhangi bir parti veya aktör için hamle listesi yazmak, bir siyasi analizin, değerlendirmenin hatta yorumun konusu olmaktan ziyade kendisi zaten bir iş. (Yakın zamanda çeşitli uzman gruplarıyla toplanan bazı siyaset profesyonellerinin, katılımcıları dinleme zahmetine bile katlanmadan, “önerilerinizi yazıp bırakın” dediğini de gördük) Eleştiri elbette alternatif önerebilir ama zorunda bırakılamaz.
Demirtaş’ın yazısı
Çok yakında yaşanan bir örnek, “somut öneri” ve eleştiri ilişkisini görmek açısından ilham verici. Bahsettiğim olay, epey uzun bir aradan sonra T24’deki yazısıyla devreye giren Demirtaş’ın mesajları. Demirtaş yazısına “Sürecin muhasebesi: Neler yapabilirdik ya da yapabiliriz?” başlığı atmış. Daha başlıktan somut öneriler sunacağını ama bunları gördüğü açık yanlışları, eksikleri ve aslında temel çıkış noktası, hedef ve yol sorunlarını somutlaştırmak için kullanacağını söylüyor, nitekim öyle de yapıyor. Aslında bu haliyle -biraz önce başka bir çevre için işaret ettiğim- süreçlerdeki eleştiriye alerji ve her şeyi amasız-fakatsız (Tanıl Bora’nın yazısından ilhamla) ele alma mecburiyetini dayatan tutumdan ayrılıyor. Önerileri üreten akıl yürütme biçiminin, somut eylem seçeneklerinden çok daha önemli olduğunu bize başka türlü anlatıyor.

Ben dahil birçok kişiye fazla naif gelen ama itiraz edilmez göründüğü için reaksiyon çağırmayan öneriler, daha yapısal ve derin bir eleştiriye kuvvetli zemin sağlıyor. Kastettiğim, bazı açık imalarla dile getirilen üslup, yöntem ve iletişim hataları değil. Demirtaş, sürecin halletmek için yola çıktığı en temel meseledeki probleme işaret ediyor. “Terörsüz Türkiye” veya “silahların gölgesinden çıkacak Kürt sorunu” önermelerinin, daha isimlendirmeden başlayarak hangi muhatapların neyi müzakere edeceği konusunda yanlış bir tercih yaptığını söylüyor. Aslında senelerdir devlet dilindeki “Kürt sorunu yok PKK sorunu var” yaklaşımının, tarif ettiği bu dar sorunu birinci derece muhatabıyla halletmeye yöneldiği ve bunun -genel ikna gerekmeden- taraflara kabul ettirildiği bir eşikteyiz. Erdoğan’ın kontrolü (inisiyatifi) almasıyla da, yeni merhaleler artık daha uzak.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları







































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
13.01.2026
5.01.2026
28.12.2025
21.12.2025
15.12.2025
1.12.2025
23.11.2025
16.11.2025
3.11.2025
26.10.2025