Kemal CAN
19 Mart sürecinin (İmamoğlu Operasyonunun) aylardır beklenen iddianamesi nihayet açıklandı. Muhalefet medyasının bir an önce yargılama başlasın diye, iktidar medyasının ise “bakın daha neler çıkacak” diyerek gündemde tuttuğu ve hızlıca açıklanmasını istediği iddianame, tahminlerin bile üzerinde bir uzunlukta olmasına rağmen “her şeyi değiştirecek” bir içeriğe sahip değil. Ne aylardır iktidar medyasında ileri sürülen iddialar için çok yeni ve güçlü “kanıtlar” söz konusu ne de halihazırda oluşmuş farklı kanaatleri değiştirecek bilgiler. Hatta beklenenden bile uzun olmasına rağmen ortaya atılan iddiaların bazılarına yer bile verilmemiş. İddianame bu şekliyle, dava hakkında kim ne düşünüyorsa, her şeyi yeniden düşündürecek bir görüntü vermiyor. Zaten ilk tepkiler ve öne çıkan kanaatler de bu yönde.
İddianamenin aşırı uzun olması, çok sayıda yan yol ve belki de paralel davalara kapılar açacak ifadeler ve parçalar içermesi (mesela CHP bölümü), özellikle hayli kalabalık ve bağlantıların aşırı karmaşık tutulması, bu davanın genel karakteri olan “uzatma” niyetinin devam ettiğini gösteriyor. Bütün siyasi davalarda olduğu gibi, davanın sonucundan ziyade varlığı ve devamı daha önemli bir araç haline getiriliyor. İddianamenin muhtevası, sıkça söylendiği gibi İmamoğlu’nu yargılayıp hızla sonuca vararak devreden çıkarmak yerine “verimli” bir süreç olarak bu davayı daha uzun bir süre devam ettirme hesabına daha uygun. (“Yapamadıkları için uzatıp şişiriyorlar” görüşünü öne sürenler, yapılmışlara baksa yeter) İddianame, dava sürecinde çeşitli ekleme ve çıkarmalara, genişletme ve sadeleştirmelere de müsait gibi.

Mahkeme salonunda siyaset
Türkiye, “siyasi dava” literatürü bakımından hayli zengin bir ülke. Çeşitli dönemlerde siyasetin yeniden tanzim edildiği, uzun süre siyasetin ana iştigal sahası haline gelen sembol davalar yaşandı. Siyasi mücadele, defalarca mahkeme salonlarına düştü. AKP iktidarı dönemi de geometrik artışla çok örnek üretti. Kimsenin -açanın da yargılanın da- hukuki bir mesele olarak görmediği davalar, siyaseti “karakola çekti” hatta oradan çıkmasına pek izin vermedi. Ergenekon, Cumhuriyet, Gezi, Kobani ve şimdi CHP ve İmamoğlu davaları hemen akla gelenler. Bunların etrafında yer alan küçüklü büyüklü onlarca yan davayı da listeye eklemek mümkün. Giderek sayısı artan soruşturmaları, operasyonları ve yenileri için hiç gündemden düşmeyen imaları da unutmamak gerek.
Mahkeme salonlarının siyaset sahnesi haline gelmesi ne Türkiye’de yeni ne de dünyada. Ancak içinde sürüklendiğimiz durum -“yargı ülkesi” tanımına uyacak biçimde- her şeyin ve elbette siyasetin duruşma salonlarına hapsedilmesi. Bu durum sadece önemli siyasi aktörlerin parmaklıklar arkasına alınması veya orada tutulmasıyla sınırlı kalmıyor, bütün siyasi projeksiyonların da bu zeminde konuşulmasına neden oluyor. Gelen mahkumiyet kadar bir türlü gelmeyen tahliye, verilen hükümler kadar uygulanmayan kararlar, hakkında işlem yapılanlar kadar “dışarıda tutulanlar” önemli. En önemlisi de siyasi güzergah konusundaki tüm öngörüler, bu davaların rotasına göre şekilleniyor ve bu bir “siyasi düzen” haline geliyor. Böyle olunca bu davaların kaderini elinde tutan veya tutuyor kabul edilen, asıl oyun kurucu rolünü sürdürebiliyor hatta pekiştiriyor.

Eza da lütuf da ibretlik
Bütün davalarda benzer bir mantık olduğu söylenebilir elbette ama siyasi davalar, asıl etkiyi süreci izleyenlerin çıkardıkları -bekledikleri- neticelerle yaratıyorlar. Yani daha “ibretlik” ve daha “seyirlik” hadiseler. Son yıllarda pek çok davada (soruşturmada) gördüğümüz, “altı boş” iddialar, yetersiz deliller, saçma bağlantılar ve abartılı (oransız) uygulamalar, bir beceri sorunu olmaktan çok gösterinin ayrılmaz parçası. Hatta fiili cezalar (mesela haksız tutuklamalar) için ikna edici kanıtların bulunmaması, “bu kadarı da olmaz” hissiyatı ve keyfilik operasyonun amacına çok daha uygun. Çünkü siyasi davalar -resmi açıklamalar ne kadar tersini söylese de- siyasi niyetini, siyasi müdahale arzusunu (gücünü) asla saklamıyor. Aksine kaba biçimde göstermeye çalışıyor.
Siyasi davalar ve operasyonların mağdur listelerinin kalabalık olması ve en alakasız insanların en saçma suçlamalarla torbaya dahil edilmesi, herkesin her an hedef alınabileceği, kimsenin bundan azade olmadığını göstermeye yarıyor. Elbette endişe çemberini genişlemesi, izlemekte olanlar açısından da gayet net bir mesaj içeriyor. İleri sürülen isnatların aşırı zorlama (hatta mantıksız) olması, aslında kimin neden cezalandırıldığının iyice anlaşılmasını sağlıyor. Ancak ibret meselesinin daha az görünen ama yine gayet etkili olan bir de lütuf tarafı var. Sadece davalarda değil çeşitli soruşturmalarda da gördüğümüz gibi, herkesin aynı torbanın içine atılabileceğini göstermekteki keyfilik, istenenlerin de kolayca torbadan çıkartılabileceği konusunda tekrarlanıyor.
Soruşturmalara, davalara dahil edilenler kadar, dışında tutulanlar da bir şeyler anlatıyor aslında. Başlangıçta lütuftan faydalananlara ama daha dolaylı veya doğrudan bundan haberdar olan herkese mesaj içeriyor. (Bazı davalar ve soruşturmalarda bu lütuf düzeni için organizasyonlar kurulduğunu, bunu tarifeye bağlayan borsalar oluşturulduğunu da öğrendik.) 19 Mart sürecinde, etkin pişmanlığın nasıl tahliyelere, yetersiz bulunan ifadelerin nasıl değişimlere neden olduğunu gördük. Ancak siyasi davaların siyasi iklimi etkilemeye yönelen tarafı, böyle “teknik” ihtiyaçlardan daha fazlasını içeriyor. Birçok kişi kendisinin niye olaya dahil edildiğini izahta zorlanırken, herkes bu genişlemenin hedefini gayet iyi anlıyor. Aynı şekilde birçok kişi neden -ve bazen şimdilik- kapsam dışında tutulduğunu gayet iyi anlıyor ve herkes de bundan bir sonuç çıkarıyor.

”Lawfare”in en uç örnekleri
İktidarların veya siyasi gücü elinde bulunduranların rakipleriyle mücadelede yargıyı kullanmasının ya da siyasal mücadeleyi “hukuk” platformuna sıkıştırmasının bir adı var: “Hukukla savaşmak” diye çevrilebilecek Lawfare. Dört gün önce siyaset bilimci Kemal Büyükyüksel, sosyal medya paylaşımında bu konuya değindi ve bir rapor paylaştı. Amerikalı bir askeri hakimin ürettiği bu kavram hakkında Doğan Tılıç da Birgün Gazetesi’nde dün bir yazı yazdı. CHP Milletvekili Mahmut Tanal da, İmamoğlu ile 2018’de Brezilya’da Lula’nın mahkum edilerek Bolsonaro’nun seçilmesindeki benzerliğe dikkat çekti. Yargıyı kullanarak rakipleri alt etmeye kalkmak, Türkiye’de bulunmuş bir formül değil belki ama en çarpıcı örnekleri verdiğine hiç kuşku yok.
Siyasi davalar ve yargının siyaseti biçimleyen asli araca dönüştürülmesi, sadece bu silahı elinde bulunduranların ve doğrudan hedefe yerleştirdiği aktörlerin (mağdurların) hamlelerini yönetmiyor. Bu davalara dolaylı olarak muhatap olanları ve kurumsal siyaseti de zihni olarak mahkeme salonlarından çıkamaz hale getiriyor. Bu gösterisinin seyircisi haline getirilen kamuoyunu -medyanın odağını da belirleyerek- esir alıyor. Yargı silahını kullanan iktidar, bazı muhaliflerini devre dışına çıkarırken, rakiplerini duruşma salonlarına mahkum ederken, muhalefet enerjisinin iktidarı siyasetin asıl mücadele sahasına çekmesini de zorlaştırıyor. Yargı darbesi, yarattığı siyasi sonuçlardan daha geniş ve uzun sürecek bir gündem ve zemin kontrolü sağlıyor. Bu yüzden bu alandaki savunma ve bu silaha (lawfare) karşı mücadele, yüksek dikkat isteyen, mahkeme salonuna tıkılmayı kabul etmemesi gereken, çok daha zorlu bir süreç.
Yazarlar
-
İbrahim KahveciÇöken CHP mi AK Parti mi? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTrump şaşırtmaya devam ederken… 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÇankaya şişmanı... 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezÖnümüzdeki Küresel Riskler 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTSıfır tüketim, 402 lira fatura… 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNHızlı çöküşün anatomisi 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENSuriye’nin “normal”i inşa ediliyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENDavos 2026: Küresel belirsizlikler eşliğinde ‘diyalog ruhu’ 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİstanbul çok kötü yönetiliyor! 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZSuriye’de yeni dönem arayışı: Çatışmadan entegrasyona geçilebilecek mi? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAGün Rojava’yı Savunma Günüdür; Ortak Geleceğe Yönelik Tehdit... 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİBeleş hamaset, boş balon 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENSuriye’de İstikrar da “Süreç” de Tehlikeli Sularda 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUHakan Fidan’ın anlamadığı 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKDışarıdan ABD, içeriden mollalar: İranlılar ne yapacak? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUİçişleri bakanı ne demişti, gerçek ne çıktı? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasSuriye’nin bir ucunda oyun içinde oyun 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞ“81 İLDE 81 AŞEVİ “YOKSULLUĞU”… 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURBuyurun tekrar çözüm sürecine... 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞRastgele büyüme 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYılın kelimelerine siyaseten bakmak: “Parasosyal” ve “Rage Bait” neden ayrımı keskinleştiriyor, araş 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluCumhurbaşkanı 23 yıl sonra niye hâlâ şikayetçi? 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRSURİYE'DE İHLALE SUKUNET MORFİNİ 19.01.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
13.01.2026
5.01.2026
28.12.2025
21.12.2025
15.12.2025
1.12.2025
23.11.2025
16.11.2025
3.11.2025
26.10.2025