Kemal CAN

Kemal CAN
Kemal CAN
Tüm Yazıları
Suriye’de olanın adını koymak
20.01.2026
151

Siyaset ve özellikle de dış politika, her zaman komplo teorilerinin cirit attığı bir zemin olageldi. “Kapalı” bir oyun sahnesi gibi görüldüğü için, bu alanın bilgisine sadece “özel” kanallar yoluyla erişilebileceği, “yüksek zeka” ile yorumlanabileceği ya da ancak çok kuvvetli şablonlarla açıklanabileceği inancı yaygın. Çok müracaat edilen “saha realitesi” ya da “sosyoloji” de, elitlerin hamlelerinin malzemesi olarak resme girebiliyor. “Büyük resimler”, gizli ajandalar, saklı niyetler, kapalı kapılar ve perde arkası; hep görünenin arkasındaki derin gizemi, karmaşık tezgâhları hatırlatıyor. Oysa yeni iktidar biçimi, bu “arka plan” ağırlığını, görünen (zahir) ile gizli (batın) niyet arasındaki hiyerarşiyi epey değiştirmiş durumda. Artık kaba gerekçeler ve rasyonellik sayılan kötü niyetler, çok daha doğrudan ifade ediliyor. “Yurtta ve dünyada açıklık” günleri başladı. Düzeni değiştirmek yerine başka türlü sunarak bir kavramsal ve kurumsal söküm yapılıyor. Ancak bu sere serpe hâl, işi pek de kolaylaştırmıyor. Her şeyin adının anlamı kaybedilince, bir şeyin adını koymak sonuca varmıyor.

Suriye-Sednaya Cezaevi

Davaların veya operasyonların arkasındaki “siyasi” niyetler, paranın (kaynakların) kim için var, kim için bulunamaz (kullanılamaz) olduğu; yasaların kimin için geçerli olup kimi bağlamadığı, herhangi bir şüpheye yer kalmayacak ve kimsenin saklamaya çalışmadığı kadar açık. “Milli çıkar”, stratejik öncelik gibi meselelerin nasıl “sayısal” dile çevrilebildiği görülüyor. Hiçbir ideoloji, ahlak, ilke veya tutarlılık filtresi tanımayan bir “yapma” şehveti söz konusu. Sadece düzene bağlı olanların değil, karşısında yer aldığı iddiasındakilerin de ayarı bozuluyor. Bir ülkeye dış müdahalenin fenalığından bahsedenler, komşu bir ülkeye her türlü girmeyi “jeopolitik” hak görebiliyor. “Bırakınız yapsınlar” aklının, “tutmayın beni” diyen —milli ve küresel, parasal ve siyasal— “çökme ekonomisine” dönüştüğü anlaşılıyor. Dolayısıyla emperyalizmin veya faşizmin, en gözü dönmüş iktidarların, basit bölgesel dizayn faaliyetlerinin saklamak istedikleri, artık çok daha az. En yakası açılmadık niyetler, hesaplar, çok daha açık biçimde söyleniyor ve böyle yapıldığında daha kuvvetli, daha inandırıcı veya etkili hâle geliyor.

Örnek olay olarak “süreç”

“Süreç” ve Suriye bu konuda iyi bir örnek. Süreç —taraftar olan ve karşı olan ayırmadan— başlangıçtan itibaren, “arka plan” ve “saklı niyet” perspektifiyle kapalı bir oyun gibi yorumlandı. Hem işkillenenler hem de heveslenenler, söylenenlerden ziyade —anlamayanların zekâsıyla alay etmek veya kül yutmaz görünmek için alenilik iddiasından vazgeçmeden— hep “perde arkasını” dikkate aldılar. Bir kesim, sürecin basit bir siyasi aritmetik operasyonu veya emperyalistlerin planı için PR faaliyeti olduğunu savundu. Diğer grup ise değişen küresel ve bölge dengelerinin yarattığı “tarihi” fırsatlara odaklandı, iyimser mecburiyetler vehmetti. Ancak, “ABD Suriye’de Kürt devleti kuruyor” iddiasından, “büyük satış” kutlamalarına çok çabuk geçildi. İsrail ile kimin daha yakın olduğu bir türlü açıklık kazanmadı. Kandırma-kandırılma meselesi de hep gündemdeydi. On beş ay önce Türkiye’de iktidarın, şimdi ise Suriye’de ABD’nin kandırdığı Kürtlerden bahsediliyor. Oysa baştan itibaren açıkça görünen ve söylenenler dikkate alınsa, durum o kadar saklı değildi. Bir yıl önce (14 Ocak 2025) yazılmış birkaç satır:

“Sürecin esas dinamiği, Rojava’da ve Türkiye’de Kürt siyasi hareketinin, ‘devlet inisiyatifinin’ sunduğu ‘çıkış planına’ nasıl uyumlanacağı. Sık tekrarlanan görev listesinin ne kadarının hayata geçebileceği konuşuluyor masada. Çok taraflı ve siyasi bir süreç taklidi yapan temas trafiğinin, sonuç açısından pek bir kıymeti olmadığını, en azından her ne sonuç çıkacaksa bu temaslarla belirlenmeyeceğini herkes biliyor. Aktörler ve onlara biçilen roller zaten ilk andan itibaren son derece kısıtlıydı. (…) Bu süreç, ortaya konulduğu andan itibaren bir demokratik açılım programı, yüzleşme ve hakların merkeze alındığı bir müzakere olarak sunulmadı. Dolayısıyla ‘devlet inisiyatifinin’ arzu ettiği sonuca varıldığında ortaya çıkan, hiç de demokratik olmak zorunda değil. Böyle bir vaatte bulunulmadığı için bir kandırma da yapılmadı. Ayrıca sanılanın aksine, siyaset imkânının ve siyasi alanın daha da daraldığını görebiliriz.”

Kemal Can yazdı: Suriye’de olanın adını koymak

Halep sonrasındaki tablo

Halep’te yaşananların güç ve tepki tartmaya, zemin yoklamaya dair tarafları en baştan itibaren çok konuşuldu. Zamanlama, olayın nasıl ve kimlerin eliyle, ne beklenerek tırmandığı, tırmandırıldığı tartışıldı. Beklenen veya sürpriz hamlelerle ilgili çeşitli spekülasyonlar ortaya atıldı. Herkesin boyunun ölçüsünü aldığı, bazı pozisyonların tahkim edildiği, bazı mevzilerin terk edildiği, çok ilginç dil revizyonlarının yapıldığı bir süreç yaşandı. Yine insanlar canından ve yerinden edildi. Fırat’ın daha net bir sınır olacağı yeni stabilizasyon ve müzakereye dayalı entegrasyon sürecinin geleceği ise hâlâ belirsiz.

Ancak olayın gidişatını asıl belirleyen ana duraklar, taktik ayrıntılardan daha geniş bir tabloda ve daha çok da görünür alanda şekillendi aslında. Şam’ın el değiştirmesiyle başlayan, Barrak tarafından defalarca dile getirilen tasarıma yaslanan, Beyaz Saray’da Erdoğan ve Şara için yapılan meşruiyet takviyelerinde altı çizilen esas tercihler, ana rotayı (çıkış ve varış noktasını) çiziyor. Şam’ın ve aslında bütün bölge bazında genel olarak “devletlerin” kalıcı ortaklık statüsü kazanacağı pek saklanan bir şey olmadı. Spekülasyonlar, karışık arka plan ve “görünmeyen ince hesaplar” ise daha ziyade yolculuk macerasıyla sınırlıydı ve biraz eskimiş ezberlere yaslanıyordu.

Halep hamlesinden sonra Şara’nın Kürtlerin statüsü meselesini, “kararname” ve etnik lütuf düzeyine indirmesi (ayrıca bu, kolektif bir temsili dışlıyor); eşit vatandaşlık meselesini nüfus ağırlığıyla ve kaynak kontrolünü “denklikle” ilişkilendirmesi; operasyonun bir solukta Rakka sınırına ve petrol bölgelerine kadar uzanması dikkat çekici. Bu gelişmeler, “entegrasyonun” geleceği hakkında —Halep öncesi ve sonrası arasında— önemli değişiklik ihtimalini düşündürüyor. Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de, “devletle eşit müzakere talebi” artık biraz daha uzak. Buna karşılık “sorun yaratmadan sonuç almaya izin veren” ya da sorundan hiç bahsetmeden verilebileceklere odaklanan yaklaşım, hiç yeni olmamakla birlikte çok daha öne çıkacak. İsrail-Şam mutabakatı ve Türkiye’nin yeniden Gazze sürecine davet edilmesi bir tarafta, ABD Kongresi’nde ve Irak Kürdistanı’ndaki SDG hassasiyeti diğer tarafta. Yeni dengenin ağırlık kefeleri tazeleniyor belki ama “arka plan” imkânlarının zenginleşmediği ortada. Türkiye’de ise İslamcı, liberal, milliyetçilerden mülhem yeni bir ittifak; Bahçeli’nin aylar önce söylediği gibi, Kürtlere mecburiyetlerini hatırlatma korosunu genişletiyor.

Kemal Can yazdı: Suriye’de olanın adını koymak

Normalleşme meselesi

Suriye’de bundan sonra olacaklar, sahadaki askerî ya da diplomatik hareketlilikten elbette etkilenecek ama daha önce netleşmiş iç-dış politik tercihler hâlâ daha belirleyici. Bu tercihlerin çoğu aslında —tevil gayretlerine rağmen— gayet kaba biçimde ortaya konmuştu. Söylenmeyenler ve yapılmayanlar bir yordam meselesi gibi görüldü, bağlam sorunu olması dikkate alınmadı. Açıktan söylenenler yerine arkadaki fırsat veya hinlikler daha cazip geldi. Belki niyetlerle ilgili yapabilirlik sınırları ve yol hikâyesi epey tartışmalıydı ve hâlâ da tartışmalı.

Bugün Halep hamlesini Rakka’ya yönelten heves, bir süreliğine durdurulsa bile, bu kapının kilidi artık daha zayıf olacak. (O kapının içerden açılması riski de var.) Suriye’de sonuç alınmadan Türkiye’deki süreçte adım atılmayacağının açıklanması da iç politik bağlamı, iktidar açısından “sağlam” bir ön koşula bağlıyor. Yine pek de saklanmayan araçsallaştırma imkânı genişlerken, iktidara (Erdoğan’a) sürecin “Terörsüz Türkiye” adıyla satışı ve yeni müşteriler için fırsat sağlıyor. Arkada olup biten ya da olup bitecekler iyimserliğini, görünür alanda yapıp edilenler ve eksik kalanlar ihtiyatına tercih edenler; hayal kırıklığına uğradıklarını söyleyebilirler ama bunun sürpriz olduğunu iddia etmeye hakları yok.

Kemal Can yazdı: Suriye’de olanın adını koymak

Anormallik süreklileşip beklentiler belirsizlik çukuruna itilince, normalleşme ciddi bir vaat hâline geliyor. Vaat hâline gelmesi ise verilenle yetinen ya da sadece verilenin paylaşımına göre pozisyon alan vasatın ve hayli geriye çekilen taleplerin kabulü demek. Bir de dönülecek “normali”, niyetini saklayan eskinin kerametine sıkıştırınca her şey tamam oluyor. Buna genel olarak siyasetin sefaleti denebilir. Hem Türkiye’de hem Suriye’de olan da bu galiba.

“Başka türlü olmasını mümkün görmenin” maksimalist şımarıklık sayılması, zahirden uzağa düşmenin, perde arkasındaki fırsat gölgelerine fazla takılmanın ağır maliyeti. Bir şeylerin adını koymanın önemsizleşmesiyle, herkesin ismiyle müsemma davranmaktan çekinmemesi ve bunu açıkça ifade etmesi arasında elbette bir paralellik var. Bir varlık biçiminin, tarzın, bir gelişmenin adını koymak, artık keşif kıymeti taşımıyor. Çoğu zaman zaten övünülen bu durum, sansasyonel değilse; özel sıfatlarla süslenmiyor, acayip kehanetler içermiyorsa pek ilgi çekmiyor. Hatta bazen de taktik alanda süren siyaset oyununa dair bir bozgunculuk gibi görülerek kınanıyor. Bağlam, kavram ve aslında sözün içinin boşaltılması; zahirin etkisini artırırken önemini kaybettiriyor belki de.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar