Cafer Solgun
Tesadüf işte, “cezam” bitip de Kaman Hapishanesinin küçük bahçesinde toprağa saygı duruşunda bulunduğumda, kimliğimde yazılı tarihe göre, tam 40 yaşına girmiştim. “Tam” derken, iki gün filan fark ediyordu; nüfusa göre 14 Kasım’da doğmuşum, tahliye olduğum gün ise 16 Kasım idi. Seyit Rıza ve arkadaşlarının asılarak öldürüldüğü gün de, malum, 15 Kasım... Tarihlere, sayılara olmadık anlamlar atfetmek gibi bir merakım yok. Ama işte görüyorsunuz, kasım ayı mühim bir ay benim için...
Kasım, sonbaharın son ayıdır ama kış mevsiminin ilk ayı kabul edilir fiilen. Zira havalar iyiden iyiye soğumaya başlar, kışlıklar çıkarılır, sobalar yakılır. Sobalar yakılır dediğim, dil alışkanlığı, kombiler yakılır yani, artık doğalgaz diye bir şey var. Ama çıktığım gün, 16 Kasım, günlük güneşlik bir gündü, “bahar gibi” dedirten cinsten.
Araya kamu spotu da sıkıştıralım, geçen bir arkadaş paylaşmıştı da ondan gördüm: “Yakarsa kombiyi zenginler yakar.” Marks’ın bir fotoğrafının üzerine yazılmıştı bu söz. Müslüm Baba’nın bilinen şarkısından esinlenmişler; “yakarsa dünyayı garipler yakar.”
Ufuk eskiden de böyle hızlı mı araba kullanırdı? Yok, bu kadar değil. Haluk, evet, ama Ufuk daha dikkatli bir sürücüydü diye kalmış aklımda. Görmeyeli coşmuş, yollar da açık, arabayı uçuruyor adeta ve ben yanındaki koltukta kaskatı haldeyim, farkında bile değil...
“Biraz yavaş sürsene ya?”
“Niye ki? Yollar açık. Sen görmeyeli yeni yollar yapıldı, Ankara-İstanbul arası mesafe bayağı kısaldı.”
İyi, peki. Öyle olsun. Dışarıya alışmak biraz zaman gerektirecekti. Sohbet olsun diye bunu dile getirdiğimde, Ufuk, “Ne zamanı ya? Sen zaten yeterince zaman kaybettin. Hemen adapte olacaksın. Bunun için şok tedavisi uygulayacağız sana!” dedi.
Şok tedavisi dediği de neydi? İstanbul’a varınca görürmüşüm. Gördüm. Sabah mahpustan çıktım ve akşam olduğunda Nevizade’de bir meyhanede, dost sofrasındaydım...
Daha önceki (1987) tahliye deneyimimden biliyorum; alkolün kokusu bile sarhoş etmeye yetiyordu beni. O zaman birkaç kez sarhoş olup ortalığı dağıtmışlığım, uzun süre zırıl zırıl ağlamışlığım, sonradan bunları bana anlattıkları zaman utançtan kıpkırmızı olmuşluğum aklımda, canlı. İçeriden çıkan insan duygusal olur ister istemez, içerse hemen sarhoş olur, duygusallaşır, ağlar filan. İçmek işin bahanesi aslında, içmese de duygusaldır, göz pınarları nemlidir çoğu zaman; alkol olmaz da bir türkü olur, bir ezgi olur, yıllar sonra karşılaştığı bir arkadaş olur, sisli hafızasında birden canlanan bir anı olur... İçeriden çıkana “bahane” çok; duygularının çağlayan misali ayaklanması, coşması için...
Yok, çıktığım günün akşamı sarhoş filan olmadım. Nasıl dikkatli içmiş ve “aman ha!” diye şartlandırmışsam kendimi, kayda değer bir “olay” çıkarmadım. Ama bir ay olmamıştı daha; bir arkadaşımın mekanında sarhoş oldum. Sarhoşluk yarı yarıya psikolojiktir denir ya, doğru. Oturduğumuz masada isimleri lazım değil bazı koca koca örgütlerin (“koca koca” lafın gelişi) ileri gelen şahsiyetleri vardı. Son derece ciddiyetsiz, laçka bir üslupla sol hareketin acınası halleriyle ilgili görüşlerini beyan ediyorlardı. İçimde dayanılmaz bir isyan, ağlamak ve masayı devirip her birine ağzıma geleni saydırmak duygusu uyandı. Nasıl olduysa, dayandım ama. Dayandım dediysem, tuvalete diye kalktım masadan dışarı çıktım. Oradan uzaklaştım, kaçtım yani. Taksim meydanının ortasında bağıra çağıra ağladım...
Nereden girdiysem bu sarhoşluk mevzuuna; niyetim “dışarıdaki” ilk zamanlarımı anlatmaktı oysa. Bilmeyen de o ilk zamanları sarhoşluk hikâyelerimden ibaret sanır; değil halbuki. Alakası yok.
Şöyle söyleyeyim, her şey, ama gerçekten her şey, yeni ya da çok yeni idi benim için. Diyebilirim ki her şeyi ama gerçekten her şeyi yeniden anlamam, tanımam, keşfetmem, yeniden anlamlandırmam, tanımlamam gerekiyordu. Çocuk gibi. Sorun şu ki, yetişkin bir insansın çocuk değil. Dolayısıyla, mesela herhalde otobüse nasıl binilir, inilir, taksinin kapısı nereden nasıl açılır, biliyorsun sanıyor insanlar. Bilmiyorsun oysa ve her nasılsa bunu birisi akıl edip de, “şöyle yapacaksın” filan diye önceden uyarıyor, akıl veriyorsa, ona müthiş minnet duyuyorsun... Zaten bu tür uyarıları yapmayı akıl edenler de senden önce mahpustan çıkmış arkadaşların oluyor... Mesela ben uzun süre yalnız başıma metroya binemedim. Elimdeki kartı nereye dokunduracağım, ne olacak, bilmiyordum. “Metroya bin, iki durak sonra in, oradan alırım seni” diye sözüm ona sana yol tarif eden arkadaşların bilmiyor, düşünmüyorlardı bunu...
Neyse ki yürümeyi severdim ve severim. Çok yürüdüm İstanbul sokaklarında, yollarında, çok kayboldum... Aklınızda olsun: İçeriden çıkan birine yol tarif edecekseniz, banka, market, büyük bina gibi belirgin işaretler üzerinden yapın bunu... Yön ve adres bulma konusunda hâlâ “özürlü” denecek kadar yeteneksizim, aradan onca zaman geçmiş olmasına karşın. “İçeride” ufkun, voltada döndüğün duvarla arandaki mesafe kadar. Bazı özelliklerin, yeteneklerin köreliyor ister istemez...
Uzağa bakmak, göz alabildiğine uzağa bakmak, uçsuz bucaksız gibi görünen bir denize mesela, gökyüzüne, bulutlara, yıldızlarla bezeli bir geceye, maviye, yeşile... Çok kıymetli bir şeydir. “Dışarıdaki” yaşamın olağan hayhuyu içerisinde anlamı, kıymeti insanların aklına bile gelmeyen şeylerden biridir bu da. Anlamak ve bilmek için illa “yatmış” olmak gerekmez aslında. Ama işte maişet derdine koşullanmış bir koşturmacadan ibaret olunca insanların hayatı, uzağa bakmak, kimin aklına neden gelsin ki...
Görmeyeli çok şey değişmişti. Her şey değişmişti. Şehir, insanlar, yollar, sokaklar, dükkanlar... AVM’ler vardı artık mesela ve ilk zamanlar bir vesile ile girdiğim her AVM’de yolumu kaybettim, şaşkınlıkla çıkış yolunu bulana değin dolanıp durdum. Kimselere çok mecbur kalmadıkça misal “çıkış neresi?” diye soramıyordum da veya adres. İnsanların tuhafına gider diye düşünüyor insan; “Bu da soru mu yani? Dalga mı geçiyorsun yoksa içeriden yeni mi çıktın?”
Bir de bu var, evet. Otururken, kalkarken, yürürken, konuşurken, herkes sana bakıyor sanıyorsun. Her halinden içeriden yeni çıkmış biri olduğun belli diye düşünüyorsun. Sana bakıyorlar ve belki gülüyorlar, belki “yazık” diye söyleniyorlar, acıyorlar, belki gıcık kapıyorlar, belki, kim bilir, öyle işte...
Cep telefonu diye bir şey vardı artık mesela. Akıllı telefonlar çıkmamıştı henüz. Takoz gibi telefonların yerini daha minik Siemens, Nokia marka telefonlar yeni yeni almaya başlamıştı. İlk telefonumu Aykut vermişti bana; “Hocam bak bu telefon!” Panasonik marka takoz gibi olan telefonlardan. Ah Aykut, doktor. Üzerinden nice zaman geçse de eksikliğin, boşluğun, kesilmiş kol gibi omuz başımda, yokluğunun acısı yüreğimde...
Sonra daha minik bir telefonum oldu, Siemens idi markası. Avukat arkadaşım vermişti onu da, bin kontör yüklü olarak. Bin kontör, herhalde en az bir yıl kullanırdım. Bir ay filan sonra bitti oysa. Telefon elimde uyuyordum, sabah olsa da bayramlıklarımı giysem heyecanı içinde yeni elbisesiyle uyuyan çocuklar gibi... Ne olur ne olmaz, biri arayabilir, bir mesaj gelebilir...
İlk bir yıl içinde iki telefon çaldırdım, bir cüzdan ve bir de içinde anahtar, flashbellek gibi kişisel eşyalarımın bulunduğu sırt çantam. Telefonlarımdan birini, ben konuşurken elimden “uçurdu” arkadan uzanan bir el. Çok zoruma gitti. Tazı gibi koşan genç bir delikanlıydı. Peşinden koşturdum Tarlabaşı sokaklarında. Yakalayamadım. Ama telefon bir yana içinde bir sürü kayıtlı numara vardı, eş dost, arkadaş, tanıdık...
Kim bu kapkaççılar? Çoğu Diyarbakırlı çocuklarmış, öyle deniyordu. Yahu bula bula beni mi buldunuz? Taktım kafaya ve peşine düştüm bu işin...
Kumkapı dolaylarında birahane işleten bir arkadaşım vardı, Bingöllü. Oraya uğradığımda Şeyhmus
Yazarlar
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
3.02.2026
28.09.2025
19.09.2025
14.09.2025
5.09.2025
29.08.2025
22.08.2025
17.08.2025
10.08.2025
1.08.2025