Enver SEZGİN
1960’lı yılların Kurtalan’ı dört bin nüfuslu küçük bir kasabaydı. Ahalisinin meşguliyeti için söyleyebileceğim; biraz tarım, birkaç küçük esnaf. Tüm ekonomik faaliyet bunlarla sınırlıydı. Kış aylarında akşam erken inerdi; karanlık bastırdığında da hemen herkes evine kapanmış olurdu.
Yaşayanlar bilecektir, yaz ayları çok sıcak olur buralar. Öğlen vakitlerinde dışarıda az sayıda insan görürsünüz. Yolların kalabalıklaşması ancak ikindi vaktinde olur. Konumlanışıyla L şekli çizen çarşı da bu saatlerde canlanır. Çarşının en ucunda polis karakolu, yanında ise Ziraat Bankası vardı.
Oradan devam edersek manifaturacı, iki- üç adet bakkal dükkânı, fırın, berber, terzi, küçük bir lokanta, birkaç kahvehane… Sıcaktan kurtulmanın, biraz olsun serinlemenin bir yolu da çarşının az ilerisindeki tren istasyonuna kapağı atmaktan geçerdi. Bekleme salonuna yakın bir yerde bulunan çay bahçesi pek çok kişi için can simidi olurdu. Trenin geliş gidiş saatlerinde burası insanlarla dolardı. İnsanlar meraklı gözlerle etrafa bakar, tanıdık bir yüz arardı.
Çocuklara gelince durum değişiyor; biz çocuklar böyle boş işlerle oyalanacak değildik. Tren seferlerinin olduğu günler bizim için yegâne para kazanma fırsatıydı. Diz boyu bir yoksulluğun hüküm sürdüğü bu küçük yerde kazanılacak üç kuruşun çok büyük bir önemi vardı.
Hatıralarım beni bir güne götürüyor: Aylardan temmuz, hava geleneksel sıcağından bir milim taviz vermemiş. Böyle bir günde yolcuların en çok ihtiyaç duydukları şey içi su dolu şişe ya da şişelerdi. Annemin iyice yıkayıp sırtıma yüklediği şişelerle yola koyuldum. Yanımda mahalleden bir arkadaşım var. Önce evimizin önünden geçen Siirt yoluna çıktık, daha sonra da tren raylarını takip ederek istasyona yönelmeye başladık. Satış yapan başka çocukların varlığı da sır değil, kıyasıya bir rekabet bizi beklemekte. Acele etmemizin gereği açık. Açık da bu o kadar kolay değil; hava gerçekten çok sıcaktı. Ayağımızdaki astarsız lastik ayakkabılar yürümemizi daha da zorlaştırıyordu. Lakin ne çare, bir an önce istasyona varmalıydık. Ayaklarımız o lastik ayakkabının içinde pişe örselene vardık istasyona. İstasyonun tam ortasındaki çeşmeden şişelerimizin bir kısmını doldurduk. Burası son istasyon ya, anlayacağınız ilçede oturanlarla sınırlı değil trenin yolcuları. Siirt’ten, Şırnak’tan, çevredeki daha başka yerlerden gelenler var. Memurlar, köylüler, askerler, tüccarlar…
Baştaki vagonlardan birine dalıyoruz.
–Su içen şişe alaaaan!
–Kaça?
–Dolu şişe on, boş şişe beş kuruş.
–Boş şişe beşe olmaz mı?
–Olmaz abi.
–Peki, ver bakalım üç şişe.
Kâh istasyona yeni gelen yolculara yönelerek, kâh kompartımanların içinde dolaşarak satış yapmaya çalışırdık.
–Su almaz mısınız?
–Bizim suyumuz var.
–Yolculuk nereye?
–İstanbul’a.
“İstanbul. Trenin gittiği en uzak yer. İçinden deniz geçen şehir.” Birden içimden dayanılmaz bir biçimde her şeyi bir kenara bırakıp çekip gitme isteği doğmuştu. Elimdeki şişeleri arkadaşıma bırakıp da gişeden bir adet bilet kapsam, böyle yola koyulsam nasıl olurdu? Nereye? İstanbul’a elbet. İyi ama nerde kalırdım? Ne yer, ne içerdim? Gidenler ne yapıyorlardı ki? Onlar ne yapıyorsa ben de onu yapardım. İyi ama ben küçük bir çocuğum. Çocuklar tek başlarına İstanbul’a gitmez mi? Belki gider, belki gitmez. Sahi gider mi? Gitmez. Gitme isteğimin yerini panik ve korku alıyor. Vazgeçiyorum. Sahi gitsem geri döner miydim? Dönerdim. Annemi, babamı özler dönerdim. En çok da arkadaşlarımı… Hayal kurmaktan vazgeçiyorum. Bir başka kopartmana yöneliyoruz. İki şişe satıyoruz. Bir saat içinde tüm vagonları dolaşıyoruz. Satış iyi.
Sefer saati geçti. Tren bir türlü hareket etmiyor. Yolcular sabırsızlanıyor. Oysa alışkın olmaları gerekiyor. Trenin vaktinde kalktığı görülmemiştir. Bu kez tamam galiba. Kapılar kapandı. Tren hareketleniyor. Hiç acelesi yok gibi gidiyor. Son sözler ediliyor. Ağlayanlar var. Ağır ağır yol alan tren istasyonu terk ediyor. Gözden kaybolmadan önce son bir kez uzun ve acı bir düdük öttürüyor. Bu bir vedalaşma. Eve dönme zamanı.
Eve doğru yöneliyoruz. Geriye dönüp, ardımızda bıraktığımız istasyona bakıyorum. Gözüme çarpan ilk şey birbirine eşit aralıklarla dizilmiş sarı binalar oluyor. Kimbilir kaç kez önlerinden kara tren geçmiştir. Kaç insan kavuşmuş, kaçı gurbetin yolunu tutmuştur. Sarı renkli binalar kavuşmayı mı, ayrılmayı mı simgeliyordu? Yoksa ikisini de mi? Birden topraktan yapılmış iki göz evimizi hatırlıyorum. Sarı binalara hiç benzemiyordu. Ders kitaplarından birinde görmüştüm; iki katlı çatılı bir ev. Sarı binalar olsa olsa resimdeki o iki katlı, bahçeli eve benziyordu.
Loş bir karanlık sarmış her yanı. Hüzünleniyorum.
Yazarlar
-
Ali BAYRAMOĞLUYeni dünya düzeni ile 19 Şubat’ın görüntüleri 19.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciKim çalıyor? 19.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAGücümüzü Büyüterek Çözümü ve Demokratik Toplumu İnşa Etmek; 2026 Newroz’u Önder Apo’nun Özgürlüğü... 19.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURİran’ın menzili ABD olan füzeleri.... 19.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUİftarlar hatıraları canlandırıyor 19.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENBir “İç cephe” yazısı – Havyar mı vatan mı? 19.03.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZİki haftada İran savaşında değişen dengeler 18.03.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraAdalet ve Esat Âdil 18.03.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUErdoğan’ın ümmet bilinci 18.03.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİTrump İran’da ne çeviriyor? 18.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANMahkeme Haberinde Neler Eksik? 18.03.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolTürkiye ve İran 18.03.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRMehmet Şimşek’e rağmen ekonomi neden düzelmiyor? 18.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünDaha da dikkatli olmamız gerek… 18.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRİMAMOĞLU'NU EV HAPSİ KURTARIR MI? 17.03.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasTürkiye ile İran hem çok yakın hem çok uzak 17.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYKüresel Savaş mı, Küresel Barış mı 17.03.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKSavaş, Kürtler ve olası senaryolar 16.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTam yarım trilyon lira… Bilanço korkunç! 16.03.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRİran'da kaos: Otoriter yönetimlerin ürettiği krizler yeni bir kırılma dönemine işaret ediyor 16.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezKüresel Sistemdeki Yerimiz 16.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanBu fotoğraf da İslam ülkelerini utandırmayacaksa 16.03.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞİfade özgürlüğü özünde bir iktisadi etkinlik konusudur ve Ahududu Oscar’ları 16.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİKavramların anlamı onların kelime anlamı değildir 16.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞNELER YAZILMAZ, NELER KONUŞULMAZ? 16.03.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENABD İran’a saldırırken Çin’i sıkıştırıyor 15.03.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçaySavaşın jeoekonomisi: Sermaye mantığı ile jeopolitik mantık çelişirse ne olur? 15.03.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNStratejik hezimetler seti 15.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALEkrem İmamoğlu davası tüm muhalefetin yargılandığı bir davadır… 14.03.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa Karaalioğluİmamoğlu Davası ilk haftadan neyi gösterdi? 14.03.2026 Tüm Yazıları































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
11.05.2016
13.04.2016
2.02.2016
16.02.2016
9.02.2016
26.01.2016
13.01.2016
30.12.2015
23.12.2015
8.02.2015