Ümit Akçay

Savaşın jeoekonomisi: Sermaye mantığı ile jeopolitik mantık çelişirse ne olur?
15.03.2026
13

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş ve İran’ın buna karşı geliştirdiği “Savaşın maliyetini artırma” stratejisi, kapitalizmin son kırk yılda şekillenen kârlılık modelinin kırılganlığını bir kez daha ortaya koydu. Üretimin uluslararasılaşması ve küresel değer ve tedarik zincirleri üzerine kurulu bu model maliyetleri düşürme açısından son derece verimliydi. Ancak aynı model jeopolitik gerilimlerle karşılaştığında sisteminin ne kadar kırılgan dengeler üzerinde kurulduğu, bir kere daha ortaya çıktı. Başka bir ifadeyle, küreselleşmenin ekonomik mimarisi ile jeopolitiğin güç siyaseti giderek daha fazla çelişiyor. Bu yazıda, savaşın ekonomik etkilerini yalnızca petrol fiyatları üzerinden değil, polietilen örneğinden hareketle küresel değer ve tedarik zincirlerinin kırılganlığı üzerinden ele alacağım.

Ham madde krizi: Zincirin ilk halkası

Ortadoğu’daki savaşların ekonomik etkileri genellikle petrol fiyatları üzerinden tartışılır. Oysa günümüz kapitalizminin üretim yapısı düşünüldüğünde savaşların ekonomik etkisi çoğu zaman enerji piyasalarından değil, üretim zincirlerinden yayılır. Küresel ekonomi artık yalnızca enerji akışlarına değil, karmaşık üretim ağlarına ve ara malı tedarik zincirlerine dayanıyor. Bu nedenle jeopolitik krizler çoğu zaman en güçlü etkilerini üretim zincirlerinin kırıldığı noktalarda gösterir.

Bu durum son günlerde petrokimya sektöründe ortaya çıkan gelişmelerde de görülüyor. Plastik üretiminin temel girdilerinden biri olan polietilen gibi ürünlerde arz sıkışıklığı yaşandığı ve fiyatların hızla yükseldiği yönünde haberler pek çok ülkeden geliyor. İlk bakışta bu tür gelişmeler sektörel bir sorun gibi görünebilir. Oysa polietilen ve benzeri petrokimya ürünleri otomotivden tekstile, ambalajdan elektroniğe kadar modern üretimin çok geniş bir alanında kullanılan temel girdiler arasında yer alıyor. Bu nedenle bu tür bir arz sıkışıklığı küresel üretim ağlarının tamamına yayılan zincirleme etkiler yaratabilir.

Bir başka ifadeyle, önümüzdeki dönemdeki enflasyon dinamikleri, sadece petrol fiyatları üzerinden değil, tedarik zincirindeki kesintiler üzerinden de şekillenecek. Tıpkı pandemi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi sonrası başlayan savaş dönemindeki gibi.

Küresel değer zincirlerinin yükselişi

Bu tabloyu anlamak için küresel üretim yapısının son kırk yılda geçirdiği dönüşüme bakmak gerekir. 1980’lerden itibaren sermayenin uluslararasılaşması yeni bir aşamaya girdi. Büyük şirketler üretim süreçlerini farklı ülkelere dağıtarak maliyet avantajı elde etmeye yöneldi. Emeğin pazarlık gücünü kırmak da bu uluslararasılaşma stratejisinin temel dinamiklerinden biriydi.

Ve böylece küresel değer ve tedarik zincirleri olarak adlandırılan yeni bir üretim organizasyon yapısı ortaya çıktı. Bugün bir otomobilin parçaları farklı kıtalarda üretiliyor, elektronik ürünlerin bileşenleri dünyanın farklı bölgelerinden geliyor ve nihai ürün bambaşka bir ülkede monte ediliyor. Bu organizasyon modeli kapitalizmin küreselleşme döneminin en karakteristik üretim biçimi haline geldi.

Verimlilikten kırılganlığa

Piyasa mantığı ile inşa edilen bu üretim organizasyonu, üretim ağları genişledikçe daha karmaşıklaştı. Zincirin herhangi bir halkasında yaşanan bir aksama tüm sistemi etkileyebilir hale geldi. Pandemi döneminde yaşanan çip krizi bu kırılganlığı açık biçimde ortaya koymuştu. Tek bir sektörde yaşanan üretim sorunu otomotivden elektronik sektörüne kadar geniş bir üretim alanını etkileyebilmişti.

Bugün Ortadoğu’daki savaşın tetiklediği ham madde sıkıntısı benzer bir mekanizmanın yeniden devreye girebileceğini gösteriyor. Küresel üretim ağlarının kritik girdilerinden (polietilen gibi) birinde yaşanan arz sıkışıklığı farklı sektörlere ve farklı coğrafyalara hızla yayılabilecek bir ekonomik dalga yaratabilir.

Sermaye mantığı ile jeopolitik mantık

Bu gelişmeler daha derin bir gerilime işaret ediyor. Küresel değer ve ticaret zincirleri sermayenin ekonomik mantığına göre kuruldu. Şirketler için temel kriter maliyetleri düşürmek ve üretim verimliliğini artırmaktı. Ancak bu ekonomik mimari giderek devletlerin jeopolitik mantığıyla karşı karşıya geliyor. Ekonomik rasyonalite ile jeopolitik rasyonalite arasındaki bu gerilim günümüz küresel ekonomisinin en belirleyici dinamiklerinden biri haline gelmiş durumda.

Kritik üretim kapasitesinin farklı coğrafyalarda yoğunlaşması artık yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda ulusal güvenlik sorunu olarak görülmeye başlandı. Son yıllarda sıkça duyulan dost ve müttefik ülkelerden tedarik sağlama (friend-shoring), tedarik zincirlerinin kısalması (near-shoring) ve “stratejik otonomi” gibi kavramlar da bu dönüşümün ürünü.

Bölgesel etkiler: Avrupa, ABD ve Çin

Yukarıdaki çerçeveden bakıldığında, Ortadoğu’daki savaşın yarattığı ham madde sıkıntısı bu gerilimin somut bir örneği olarak görülebilir. Avrupa ekonomisi bu tür şoklara en hassas bölgelerden biri. Enerji krizinin ardından zaten yüksek maliyet baskısı altında olan Avrupa sanayisi, petrokimya girdilerindeki yeni fiyat artışlarından doğrudan etkilenebilir. Kimya, plastik, otomotiv ve ambalaj sektörleri açısından bu tür girdiler üretimin temel unsurlarıdır.

ABD açısından tablo daha karmaşık. Kaya gazı devrimi sayesinde ABD enerji ve petrokimya üretiminde önemli bir avantaj elde etmiş durumda. Ancak küresel üretim ağlarının birbirine bağlı yapısı nedeniyle ABD ekonomisi de bu tür şoklardan tamamen izole değil. Ara malların fiyatındaki artış küresel enflasyon baskısını artırırken küresel talepteki yavaşlama Amerikan sanayisini de etkileyebilir.

Çin ise küresel üretim zincirlerinin merkezinde yer aldığı için bu tür gelişmelerden farklı bir biçimde etkilenir. Elektronikten tekstile kadar geniş bir üretim kapasitesine sahip olan Çin sanayisi büyük ölçüde enerji ve petrokimya girdilerine dayanıyor. Ortadoğu kaynaklı bir arz sıkışıklığı Çin’in üretim maliyetlerini artırabilir ve bu da küresel mal fiyatlarına yeni bir enflasyon dalgası olarak yansıyabilir.

Türkiye

Türkiye açısından tablo daha da hassas. Türkiye sanayisi petrokimya ürünlerinde büyük ölçüde ithalata bağımlı. Sektör temsilcilerinin son günlerde dile getirdiği gibi, polietilen gibi ham maddelerde yaşanan arz sıkışıklığı plastik ve ambalaj sektöründe maliyetleri hızla artırıyor ve bazı üreticiler tedarik sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor. Bu tür gelişmeler, küresel tedarik zincirlerinde yaşanan jeopolitik kırılmaların Türkiye gibi ara malı ithalatına bağımlı ekonomilerde çok daha hızlı hissedildiğini gösteriyor.

Küreselleşmenin jeopolitik sınırları

Bütün bunlar küresel ekonomide daha geniş bir dönüşüme işaret ediyor. Son otuz yılın küreselleşme modeli sermayenin mantığı üzerine kurulmuştu: Üretimi ücretlerin ve maliyetlerin düşük olduğu yere taşımak, tedarik ağlarını genişletmek ve dünya ekonomisini tek bir üretim sistemi haline getirmek. Ancak bugün devletlerin jeopolitik mantığı giderek daha güçlü biçimde devreye giriyor. Stratejik rekabet, yaptırımlar ve savaşlar küresel üretim ağlarını yeniden şekillendiriyor.

Küresel değer zincirleri sermayenin uluslararasılaşmasının en ileri aşamasını temsil ediyor olabilir. Ancak aynı üretim yapısı yeni jeopolitik gerçeklerle karşılaştığında kırılganlıklarını da giderek daha görünür hale getiriyor. Bugün küreselleşmenin en önemli sınırlarından biri tam da burada ortaya çıkıyor: Ekonomik rasyonalite üzerine kurulan üretim ağları, jeopolitik rekabetin sert gerçekleriyle karşı karşıya geliyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde küresel ekonomi yalnızca piyasa dinamikleriyle değil, giderek daha fazla jeopolitiğin çizdiği sınırlar içinde şekillenecek.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar