Ahmet ALTAN
Bazı insanlar vardır, onlar Marmara Denizi, Kız Kulesi, Ağrı Dağı, Dicle Nehri gibi hep orada, doğanın sonsuzluğunun bir parçası olarak duracak sanırsınız… Onlar akıp giden, sürekli değişen toplumun hiç değişmeden aynı yerde duran, gidilecek yolu varlığıyla gösteren heybetli dağlarıdır, o insanlardan biri aniden ayrılıverdiğinde, neredeyse doğanın görüntüsü sarsılır, büyük bir deprem olmuşcasına her şey yerli yerinden oynar.
Yaşar Kemal öyle insanlardan biriydi…
Bu toplumun harcına karışmış, ayrılmaz ve kımıldatılmaz bir varlığı haline gelmişti.
Öldüğünü duyduğumuzda hepimiz aynı büyük sarsıntıyı, Ağrı Dağı birden yokolmuş gibi aynı büyük şaşkınlığı ve aynı büyük kederi hissettik, hepimiz biraz babamızı kaybetmiş gibi olduk.
İçimiz titredi.
Ölümünün ardından çok yazı yazıldı, daha çok da yazılacak.
O yazılarda, o coşkulu yapıyı, onun bütün insanlık sanki kendi çocuğuymuş gibi şefkatli ve alaycı davranışıyla insanları kucaklayışını anlatan anıların şimdi acıya dönüşen gölgelerini görüyoruz.
Bir yazarı tanımak imkânsızdır.
Bir yazarla ilgili söylenen hemen hemen her şey doğrudur ama hiçbiri tam doğru değildir. Gökyüzünü tarif etmeye çalışmak gibidir büyük bir yazarı anlatmaya çalışmak, masmavi olduğunu, parıldadığını, sonsuzluğa doğru genişlediğini de söyleyebilirsiniz, simsiyah olduğunu da, bulutlarla kabardığını da, bazen morumsu renklere büründüğünü de, kar ya da yağmur yağdırdığını da söyleyebilirsiniz. Hepsi doğrudur ama hiçbiri gökyüzünü tek başına tarif etmeye yetmez.
Yaşar Kemal gibi büyük bir yazarı anlatmak da çok zordur.
Sanırım o, edebiyatındaki büyük sihri, hayatına da yansıtmış yazarlardan biriydi.
Sadece Türkiye edebiyatında değil dünya edebiyatında da bir şelaleyi andıran görkemli coşkuyu bir anlatım biçimine dönüştürmüş, insanları ve doğasıyla birlikte bütün hayatı böylesine coşkuyla anlatmış yazar çok azdır.
Öylesine büyülü bir coşkudur ki bu, okuyucuyu yakalayıp çağlayanlarla dolu bir maceraya taşır ve okuyucu hiçbir zaman, o coşkuyu bir romanın içine böylesine ustalıkla yerleştiren görkemli edebî aklı göremez.
Yaşar Kemal, hayatın içinde, insanların arasında dolaşırken de o coşkuyla herkesi kucaklamış, o coşkunun arkasındaki büyük aklın insanları korkutmasına hiç izin vermemiş, neredeyse özenle o aklı ve aklın yarattığı ruhsal girdapları saklamıştı.
Onu sanırım elli yıl kadar önce tanıdım.
Evlerine ilk gittiğimiz günü hatırlıyorum.
Şehrin dışındaki bir gazeteci sitesinde oturuyordu, Orhan Kemal de aynı mahalleye taşınmıştı, biz de oraya taşınacaktık, parasızlık, ülkenin ünlü yazarlarını şehir dışındaki epeyce kötü yapılmış bir siteye hicrete zorluyordu.
O sıralarda ben 13-14 yaşındaydım, Yaşar Kemal de kırklı yaşlarına yaklaşıyordu herhalde ama bana büyük ve yaşlı bir insan gibi gözükmüştü. Evlerini çok beğenmiştim, kilimler, Anadolu’yu hatırlatan eşyalar, modern ışıklarla ve objelerle içiçeydi.
Sonra biz de Basınköy’e taşındık.
Yaşar Kemal, mahalledeki bütün çocukların arkadaşıydı, onlarla birlikte uçurtma uçurur, top oynar, ahbablık ederdi. Onun daha uzaktan gelişini gören bütün çocuklar sevinçle bağırmaya, ona doğru koşmaya başlarlardı.
Bize geldiğinde de o sıralarda çok küçük olan Zeynep’le sanki o büyük biriymiş gibi konuşur, oyunlar oynar, Mehmet’le uzun yürüyüşlere çıkardı.
Ben ergenliğe yeni adım atmış, belki de gereğinden fazla kitap okuyan, edebiyat konuşmaya meraklı ve itiraf edeyim ki kendini dünyanın merkezi sanan kibirli bir oğlan çocuğuydum, konuşmalarım, tavırlarım Yaşar Kemal’i sinirlendirirdi bazen. Yaşar Kemal’le bir oyun oynamamış, böyle bir hatıraya sahip olmayan o mahalledeki tek çocuk bendim sanırım. Kimi zaman ukalalıklarımla onu çok kızdırdığımda o kocaman sesiyle küfür eder, “Kerime, halk kızı olduğu için gerçek insandır, sen ona benzememişsin” derdi. Annem gülerdi, “Sen o ite aldırma Yaşar” derdi.
Annem Yaşar Kemal’i çok severdi, kardeşiymiş gibi davranırdı, sanırım öyle de hissederdi. Ben onların “halk kızı ve halk oğlu” olmalarıyla usulca dalga geçer ve Yaşar Kemal’i daha fazla kızdırırdım.
Annemin öldüğü gecenin sabahını hatırlıyorum, babam bendeydi, Yaşar Kemal de bana gelmişti, sabah saat on bir gibiydi, “Bana bir viski ver” demişti, “içkiyi bırakmıştım ama şimdi içeceğim.”
Ağlıyordu.
Şimdi benim, onun için ağladığım gibi… Sessizce.
O kalabalık ve coşkulu yaşamına rağmen büyük bir yazarın bütün yalnızlığına ve huzursuzluğuna sahipti, geceleri kendini evden dışarı atar, tek başına ıssız mahallenin sokaklarında, mahallenin çevresindeki kırlarda yürürdü.
Bazı geceler, geceyarısına doğru, biz babamla konuşurken pencere sert darbelerle yumruklanırdı, “Yaşar geldi” derdi babam, ben kapıyı açmaya giderdim.
“Oğlum, sen kapı denilen şeyi bilmiyor musun,” derdi babam Yaşar Kemal’e, “niye pencereleri yumrukluyorsun.”
Yaşar Kemal de babama küfürlerle cevap verirdi, sonra ciddileşip konuşmaya başlarlardı, bazen de babamın takılmalarına aldırmadan “Bana bir içki verin” derdi, o zaman gerçekten bunaldığı bir gece olduğunu anlardı babam, eğer “Yaşar” çok sıkıntılıysa gecenin yarısında babamla birlikte çıkıp giderler, bir yerlerde içerlerdi.
Bir kış gecesi, sessiz ve ağır bir karın bütün mahallenin üstüne çöktüğü bir geceyarısı, benim yazarlığa hevesli olduğumu bilen ve beni romancılık için fazla “kırılgan” bulan babam, bana nasihat ediyordu, “Yazarlık öyle kolay değildir,” diyordu, “hayatın bütün kanını, kirini, kokusunu bileceksin, onu sırtında taşıyacaksın, kasaplık gibidir yazarlık, sert ve dayanıklı olacaksın.”
O sırada pencere yumruklanmıştı.
“Yaşar geldi” demişti babam.
Yaşar Kemal, omuzlarında, saçlarında kar yığınlarıyla içeri girdiğinde, babam merhaba bile demeden, “Yazarlık nasıl bir şeydir Yaşar” demişti.
“Kasaplık gibidir,” demişti Yaşar Kemal.
Çok şaşırmıştım, birbirlerinin söylediğinden habersiz biçimde aynı sözleri söylemelerine hayret etmiştim.
Ne demek istediklerini daha sonra anlamıştım.
Sadece hayatı, yazıyı değil, bizzat kendi varlığını da yüzülüp çengele asılmış, damarlarından kan sızan bir sığır bedeni gibi taşımak zorunda olduğun, açıp bütün dünyaya gösterdiğin ciğerini isteyen herkes sivri gagalarıyla rahatça gagalayıp parçaladığında, acısına hiç yakınmadan razı olacağın bir işti yazarlık, sağlam ve dayanıklı olacaktın, şikayet etmeyecektin, gocunmayacaktın, vazgeçmeyecektin… Geceyarıları tek başlarına yürüyüşlere çıkacak, karların içinde tek başına yürüyecek sonra sabahleyin çocuklara gülüp, onlarla oyun oynayacak, rastladığın insanlara neşeyle takılacaktın. Ciğerlerinin paramparça olduğunu kimse bilmeyecekti. Bir tek sen bilecektin.
O gece sabaha kadar, zaman zaman benim sözlerime öfkelenerek bana yazarlığı anlatmışlardı.
Kar sessizce yağmıştı.
Dinlemiştim onları.
Bir daha Yaşar Kemal’in sesini duymayacağım. Annemin de sesini duymayacağım gibi… İki Kürt, iki “halk çocuğu”, iki kardeş. Biri yazdıklarıyla dünyayı sarsmış, öbürü o üzüldüğünde ya da sinirlendiğinde sakin sesiyle onu sakinleştirmiş, onu kızdıranlara aldırmamasını söylemiş.
Şimdi “Yaşar’ın” öldüğünü öğrendiğim bugün, aklımda en fazla tekrarlanan görüntü, bir bahar sabahına ait.
Çok fazla askerî baskın görmüş bir mahalleydik, sırayla birçok insanı askerî cemseler, siyah polis arabaları alıp götürmüştü.
Herhalde gene o darbe günlerinden biriydi.
Parlak bir bahar sabahıydı.
Babamla sabaha kadar konuşmuştuk, yanlış hatırlamıyorsam Plehanov hakkında tartışıyorduk.
Güneş doğarken balkona çıkmıştık.
Yanyana durmuş boş sokaklara bakıyorduk.
Birden üstü açık bir askerî cip görünmüştü.
Cipin arka tarafında, iki askerin arasında Yaşar Kemal oturuyordu.
Bizi görünce:
- Beni götürüyorlar Çetin, diye bağırmıştı.
“Beni götürüyorlar.”
O korkunç mahkemelerde kendisini mahkûm eden yargıçlar heyetine, kapıdan çıkarken geri dönüp “Siz beni mahkûm edemezsiniz, ben sizi mahkûm ediyorum” diyen Yaşar Kemal’i götürmüşlerdi o sabah.
Yaşar Kemal öldü, Yaşar Kemal gitti.
Ağrı Dağı yok oldu birden, çağlayanlar öyle havada asılı kaldı, Kız Kulesi denize gömüldü, Dicle Nehri durdu.
Hayatın ve ölümün sarsıldığını hissettik.
Bütün insanları, hayatı ve edebiyatı coşkuyla kucaklamış, hepsini de kucağına sığdırmıştı… Geceyarıları, insanlar uyurken, sokaklar boşaldığında tek başına huzursuz yürüyüşlere çıkardı.
Annemin öldüğü sabah Yaşar Kemal’in oturduğu koltuğa oturdum.
Bir içki koydum kendime…
http://t24.com.tr/k24/yazi/yasar-kemal-gitti-dicle-nehri-durdu,81
.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları




































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
26.05.2020
21.01.2020
6.02.2019
28.11.2019
23.11.2019
11.11.2019
21.03.2020
25.09.2018
19.09.2018
26.08.2018