Murat Sevinç
Bu kez sonda söyleyeceğimi başa alayım: Parlamenter sistem ve parlamenter demokrasi, farklı kavramlardır. İkincisi, ilkini zorunlu olarak takip etmeyebilir ya da uzun zaman alabilir.
Bir önceki yazıda, bıkkınlık veren ‘yeni anayasa’ söyleminin neden olduğu ‘tartışamama’ durumu ve bunun asıl sorunların üzerini örtücü işlevi üzerinde durmaya çalışmıştım. Yürürlükteki anayasanın en temel ilkeleri dahi her Allah’ın günü ihlal edilirken ve toplum-siyaset anayasasına sahip çıkmıyorken, yeni bir anayasa üzerine konuşmanın gereksizliğini hatırlatmak istedim.
Bazı yalın gerçeklerin altını bir kez daha çizmek gerekli sanırım:
Anayasalar yüz yıllar içinde yazıldı, yazılır. Gerek güçler ayrılığı ilkesi uyarınca örgütlenen hükümet sistemleri, gerekse temel hak ve özgürlükler rejiminin anayasa metinlerinde yer alması, kuşkusuz çok önemli. Ancak bir o kadar önemli olan, o ilkelerin doğru dürüst, demokratik sistemlerdeki gelişmelere/yeniliklere uygun biçimde yorumlanıp uygulanması.
Aksi halde siyasal gerçeklikle hukuksal/anayasal gerçekliğin örtüşmediği bir düzen doğar. Halihazırda Türkiye’de olduğu gibi. Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez ikinci maddesinde, demokratik ve laik hukuk devleti ilkeleri yer alır; buna mukabil ne demokrasi, ne laiklik ne de hukuk devletinden layıkıyla söz etmek mümkün olur.
Anayasa’da kadın erkek eşitliğinin sağlanması devlete ‘görev’olarak verilir, ancak hiç bir devlet organı bu buyruğa uymaz. Bir başka maddesinde temel hakların ancak ‘kanunla’ sınırlanacağı hükmü yer alır, ne idare ne yargı ciddiye alır. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkınız olduğunu düşünerek bir basın açıklaması yapmak istersiniz, gözaltına alınırsınız. Anayasaya göre, suçluluğunuz mahkeme kararıyla saptanıncaya dek suçlu sayılamazsınız, ancak koca koca adamlar her gün terörist olduğunuzu söyler yüzünüze, öylece seyredersiniz. Sayfalar boyu saymak, örnek vermek mümkün.
Temel haklar rejimine ilişkin bu değerlendirmenin benzeri, hükümet biçimi tercihi için de yapılabilir. Kabul edilen hükümet sisteminin de kâğıt üzerinde kalma ihtimali her zaman var. Örneğin 2016 değişikliği öncesinde parlamenter sistemle yönetiliyorduk. Oysa yönetenler, o sistemin temel ilkelerine, gereklerine, geleneklerine uymuyordu. Sonunda anayasaya uygun davranmak yerine, kendilerine uyan bir anayasa ve hükümet sistemi yarattılar.
Bunu yaparken, hükümet sistemleri tartışılmadı Türkiye’de. Hiçbir zaman hiçbir şeyin tartışılamaması gibi! Yıllardır propagandası yapılan ve tarihsel-bilimsel gerçeklerle bağdaşmayan bir takım ezberler tekrar edildi. AKP’nin 17 yıldır en büyük başarılarından biri, ‘koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlık getirdiği’ zırvasını belletmek oldu. Bu propagandaya göre, ekonomik gelişme istikrar gerektirir ve istikrar ancak tek parti iktidarında mümkündür. Eğer istikrardan, bir siyasal hareketin (gerektiğinde) hukuk tanımaz uygulamalarını her şartta sürdürebilmesi için gerekli koşulların oluşturulması anlaşılacaksa, evet, tek parti iktidarı bir avantajdır kuşkusuz. Yok eğer istikrar, demokratik sistemin çizdiği kurallar içinde kalarak yönetmeyi başarmaksa, bu amaca varmak için tek parti iktidarı bir şart olmadığı gibi, çoğu zaman istikrarsızlık nedeni olabilir.
Ancak bu klişeler, özellikle bizimki gibi, soru sormanın pek adetten olmadığı bir siyasal kültürde son derece işlevsel olabilir. Örneğin, “Eğer koalisyon hükümeti istikrarsızlık anlamına geliyorsa, nasıl oluyor da batı demokrasilerinde bu denli yaygın?” sorusu muteber değildir burada. Ya da Türkiye tarihinin deneyimlerine bakıp koalisyonları yerin dibine batıranlara, “İyi hoş da çok partili yaşamda tek parti iktidarlarının hemen hepsinde, başarılı ya da başarısız askeri darbe girişimleri yaşandı,” yanıtı verilmez. Öyle ya… Türkiye tarihine bakıp “Tek parti iktidarı her durumda askeri darbe girişimine neden olur” demek ne denli anlamlıysa, “Koalisyon hükümetleri mutlaka istikrarsızlık yaratır” demek de o kadar mantıklıdır. Ne askeri darbeler tek parti iktidarlarının zorunlu sonucudur, ne de istikrasızlık, koalisyon hükümetlerinin. Her ikisi de, yalnızca hükümet sistemiyle açıklanamayacak başkaca dinamiklerin, koşulların çıktısıdır.
Hal böyleyken, hiçbir anayasal sistem değerlendirmesi, o anayasanın toprağının ‘nitelikleri’ göz önünde bulundurulmadan yapılamaz. Yapılırsa doğru sonuç verme ihtimali yoktur.
Örneğin, eğer ABD’deki başkanlık sistemi üzerine konuşulacaksa; ABD tarihi, siyasal parti yapıları, anayasa yapım süreci, federal sistemi, yerel yönetimleri, siyasal-toplumsal kültürü, seçim sistemi, yargı organları göz önünde bulundurulmalıdır. Bu yapılırsa, başkanlık sisteminin neden yalnızca ABD’de demokratik sonuçlar verdiği de rahatlıkla anlaşılabilir. Orada demokratik sonuçlar vermiştir, çünkü oraya özgüdür. O toprakta filizlenmiştir. Böylece, Türkiye ile ABD’nin temel ‘siyasal düzen’niteliklerini karşılaştırmak da mümkün hale gelir.
Diyelim ki, Türkiye bir kez daha sistem değiştirdi ve ABD tipi başkanlık sistemini olduğu gibi benimsedi. Bu, hallice bir burjuva demokrasisine dönüşeceğimiz anlamına gelmez. Bu, diğer tüm değişkenler farklıyken, ABD hükümet sistemini kopyaladığımız anlamına gelir. Daha Türkçe bir örnek olsun: Ben, mavi lens takarsam Kıvanç Tatlıtuğ’a benzemem; mavi lens takıp ona benzemeye çalışan bir Murat olur ve gülünç duruma düşerim. Çünkü aramızdaki tek fark göz rengimiz değil. Sanırım daha anlaşılır olmuştur!
Türkiye, parlamenter sistemin ana ilkesini 1909 yılında yapılan anayasa değişiklikleriyle benimsedi. Neydi bu ana ilke? Bakanların parlamentoya karşı tek başlarına ve toplu sorumlulukları. 1924 Anayasası ile (sistem her ne kadar karma bir yapı olsa da) parlamenter sistem kabul edildi ve 1961 Anayasası ile saf haline geçildi. Demek ki bir asırlık gelenek ve deneyim söz konusu.
Fakat yazının ilk cümlesinde söylediğim gibi, ‘parlamenter sistemi’ benimsemek, ‘parlamenter demokrasiye’ geçmek demek değildir. İşin demokrasi kısmını güçlendirmek çok uzun yıllar alabilir. Başka bir mücadelenin yürütülmesi gerekir. Örneğin, 1920’lerde vekillerden oluşan İstiklal Mahkemeleri kurulabilmişken, 1960’ta vekillerden oluşan Tahkikat Komisyonu tepkiyle karşılanmıştır. Arada geçen yıllarda değişen hükümet sisteminin kendisi değil, demokrasi anlayışıdır.
Özetle, ne başkanlık ne yarı başkanlık be de parlamenter sistem, tek başına demokrasinin güvencesi olabilir. Sistem açısından asıl güvence, güçler ayrılığı ve bağımsız yargının varlığıdır. Söz konusu iki temel ilke, başkanlık sistemi ya da parlamenter sistemde mümkün olabileceği gibi, ülkedeki demokrasinin gelişmişlik seviyesine göre, imkânsız hale de gelebilir. Mesele, demokrasinin niteliğidir. Bunun için, teknik sistem tartışmaları dışında bir şeyler üzerinde konuşmak gerekir.
‘Demokrasi,’ devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin kurulma biçimine dair bir kavramdır. Hükümet sistemi ise o devlet iktidarının nasıl örgütlendiğiyle. İkisi birbirine karıştırıldığında, kolaylıkla belli bir hükümet sisteminin ‘zorunlu olarak’ demokratik sonuçlar vereceği yanılgısına düşülebilir.
Türkiye, bir asırlık gelenek ve birikiminin devamı niteliğinde, saf parlamenter sistemi kabul etmelidir. Koalisyon hükümetleri bir uzlaşma-birlikte yönetme fırsatı olarak görülmelidir.
Halihazırda, tek vaadi ‘yönetilemezlik’ olan bir sisteme sahibiz. Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, sonuç değişmez. Eğer yarım asırdır yaşadığım ülkeyi çok yanlış tanımadıysam, önümüzdeki aylar ve yıllarda muhtemelen bazı ‘ara formlar’ denenir, işler daha da içinden çıkılmaz hale gelir, sonunda er ya da geç parlamenter sisteme dönülür. Toprağımızda eziyetsiz gelişme olmuyor ne yazık ki!
Türkiye’de yanlış olan, bir asır önce tercih edilen parlamenter sistem değildir. Demokrasinin temel ilke ve teamüllerinin kabullenilmemiş olmasıdır. ‘Parlamenter demokrasinin’ tam anlamıyla yerleştirilememesidir. İktidar gücünün hukuksal ve geleneksel sınırlarını kabul etmeye yanaşmayan otoriter bir zihniyetin, hangi hükümet sistemini benimsediğinin pek bir önemi yok. Her tercih, kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm olabilir.
Yönetenler, kişisel fantezileriyle tarihsel gerçekleri ve sistemlerin kendi mantığının olağan sonuçlarını birbirine karıştırmamalıdır. Aynı dilek, muhalefet için de geçerlidir!
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları





























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
4.02.2026
10.01.2026
5.01.2026
29.12.2025
7.12.2025
23.11.2025
21.11.2025
14.11.2025
30.10.2025
26.10.2025