Murat Sevinç
lk yazı…
Türkiye’deki hükümet sistemi tartışmasına ve muhalefetin önerilerine dair bir mini ‘yazı dizisi’ kaleme almayı deneyeceğim.
Yazılar, yaşamı boyunca bu konularla hiç ilgilenmemiş, doğal olarak herhangi bir şey okumamış, buna mukabil sürekli ‘duyan,’ söz konusu tartışmanın ‘kavramlarını’ ve o kavramların ‘tarihini’ merak eden okura yönelik olacak. Olabildiğince kısa ve kolaylıkla okunur köşe yazıları.
Bir süredir sıklıkla, özellikle İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’den işitiyoruz ‘güçlendirilmiş’ parlamenter sistemi. Bildiğim kadarıyla CHP de açıkça böyle bir sistemden yana olduğunun altını çiziyor. HDP ve Saadet Partisi bu terminolojiyi aynı açıklıkta kullanmasa da yine anladığım kadarıyla benzer bir hükümet biçiminden yana. Bu da demektir ki Türkiye er ya da geç parlamenter sisteme dönecek.
Okuduğunuz ‘ilk’ yazı, dönülmek istenen parlamenter yapının temel ilkelerinin nasıl oluştuğuna değil, dile getirilen önerinin ‘güçlendirilmiş’ kısmından ne anlaşılması gerektiğine dair.
“Ben parlamenter sistemden yanayım” diyen biri, ne diyordur? Bu ifade ‘neye’ ilişkindir?
Sürekli ‘güçler ayrılığından’ ve bu iktidar döneminde güçler ayrılığının ortadan kalktığından söz ediyoruz. Ayrı olmasını savunduğumuz ‘güçler’ hangileridir?
Çok basit: Yasama, yürütme ve yargı. Yani, uymak durumunda olduğumuz yasaları yapan (yasama), o yasalara uyarak yöneten (yürütme) ve uymayanları yargılayarak haklarında hüküm veren (yargı) üç organ. Günlük dilde, yasaları yapan organa ‘meclis’, yöneten organa ‘hükümet’ ve yargılayan organa ‘mahkeme’ diyoruz. Demek ki, meclis, hükümet ve mahkemeler birbirinden ayrı olmalı.
Peki böyle bir şey mümkün mü, bu organlar birbirinden ayrılabilir mi? Ayrı ‘olmak’ ne demek? Olmazlarsa ne olur?
Söz konusu ayrılık ‘hükümet biçiminin’ başkanlık mı, yarı başkanlık mı yoksa parlamenter mi olduğuna göre değişiyor. Daha sonra anlatmaya çalışacağım başkanlık sisteminde güçler arasındaki ayrım çok daha belirgin. Parlamenter sistemde ise yasama ve yürütme güçleri arasındaki ayrım çok keskin değil ve gün gelir, seçim sonuçlarına göre, tümüyle ortadan kalkabilir ya da kalkmış görünür.
Dolayısıyla parlamenter sistemde ‘güçler ayrılığı’ demek, aslında özellikle ‘yargı organının’ diğerlerinden ayrı olması gerektiği anlamına gelir. Demek ki gerçek ve zorunlu ayrılık, mahkemelerin diğer ikisinden ayrılığıdır. Çünkü dünya tarihi içinde çok genç bir örgütlenme biçimi olan ve adına ‘devlet’ denilen aygıtının temelinin ‘adalet’ olduğu düşünülür.
Tarihsel olarak o devletin ve o adaletin nasıl oluşup dönüştüğü, bu yazının konusu değil. Çok daha basit bir ayrımdan söz ediyorum. Hep işittiğimiz ‘Adalet mülkün temelidir’ sözündeki ‘mülk’ devlet demektir. O temel sarsıldığında, haliyle devletin sarsılıp çökeceği varsayılır. Bu yüzden mahkemeler karar verirken meclisten ve hükümetten bağımsız davranabilmelidir.
Peki diğer ikisi ayrı olmamalı mı? Olmalı tabii. Ancak bu ‘ideal’ çoğu zaman kâğıt üzerinde olduğu kadar kolaylıkla gerçekleşmez. Çünkü mecliste çoğunluğu elde eden parti, hükümet kurup yönetme yetkisini alır. Eğer o parti çok oy ve sonucunda çok sandalye elde ettiyse, hem yasama organı hem de yürütme organı aynı siyasi görüşün eline geçer.
Hukuksal/kurumsal olarak ayrı gibi görünseler de aslında birleşmişlerdir. Örneğin parlamenter sistemin anavatanı olan İngiltere’de şu anda meclis çoğunluğu Muhafazakâr Parti’nin elinde ve doğal olarak hükümeti de onlar kurduğu için, yasama ve yürütme aynı siyasi ideolojinin egemenliğinde. İşte mahkemelerin bağımsız olması özellikle bu ‘birleşme’ anlarında daha da önem kazanır.
Ancak bazen bu birleşme tam olarak gerçekleşmez. Bir parti meclis sandalyelerinin çoğunluğunu alamazsa, hükümeti birden fazla parti kurar ki bunun adı, koalisyon. O zaman meclis çoğunluğu, birbirine yakın partilerin elinde demektir.
Meclis çoğunluğunun kimin elinde olup olmadığı, yasa yapma ve yönetme güçlerinin birleşmesine neden olabilir olmasına, ama burada söz konusu birleşmenin olumsuz sonuçlarını azaltmak için başka mekanizmalar devlere girer. Seçim kanunları, parti kanunları, içtüzükler, gelenekler vs.
Şimdi, konu parlamenter sistem. Başkanlık ya da yarı başkanlık üzerine de konuşuyor olabilirdik. Önemli olan öncelikle ne üzerine konuştuğumuzu tespit etmek. Bunlar hükümet sistemleri. Meclis ve hükümetler arasındaki ilişkilerin düzenlenme biçimlerine dair. Örneğin, bir siyasal düzenin ‘demokratik’ olup olmamasıyla doğrudan ilgisi yok.
Ne demek bu? Bir ülkenin hükümet sistemi parlamenter, siyasal sistemi demokratik ya da ceberut olabilir. Bir ülkenin hükümet sistemi başkanlık, siyasal sistemi demokratik ya da ceberut olabilir. Bir ülkenin hükümet sistemi yarı başkanlık, siyasal sistemi demokratik ya da ceberut olabilir.
Demek ki, bir hükümet sistemini tercih etmek zorunlu olarak demokratik siyasal sisteme yol açmayabilir. Çünkü ‘demokrasi’ kavramı, siyasal sistemleri tanımlar, hükümet biçimlerini değil. İki ayrı düzeyde yer alan kavram söz konusu. Düzeyler birbirine karıştırılırsa, doğru bir tartışma yapılamaz ve haliyle sağlıklı bir sonuca varılamaz.
Örneğin ‘devlet biçimleri’ için de aynı şey söylenebilir. Bir devletin biçimi ‘cumhuriyet’ ya da ‘monarşi’ olabilir ve o devletler demokratik-ceberut olabilir. Batı Avrupa’da azımsanmayacak sayıda demokratik sistemin devlet biçimi monarşi.
İyi hoş da, aralarında hiç ilişki yok mu? Olmaz olur mu, elbette var. Mesele, aralarında ilişki olan bu kavramların ‘düzeylerinin’ farklı olduğunu kavrayabilmek.
Örneğin, “ABD başkanlık sistemi ile yönetiliyor, biz de başkanlığa geçersek demokratik oluruz” cümlesi, külliyen bilim ve tarih dışıdır ve ancak her kavramın düzeyi birbirine karıştırılırsa kurulabilir. Benim, “Kıvanç Tatlıtuğ çok yakışıklı bir erkek, ben de mavi lens takarsam onun kadar yakışıklı olurum,” dediğimi farz edin.
İşte bu cümleyi okuduğunuzda ne hissettiyseniz, diğerini okuduğunuzda da aynını hissetmelisiniz. Nasıl ki Tatlıtuğ ile aramızdaki tek fark göz rengi değilse, ABD ile aramızdaki tek fark da ‘hükümet biçimi’ farklılığı değil. Bir siyasal düzenin tek bir unsurunu alıp kendi siyasal düzeninize ‘aktardığınızda’ aynı/beklenen sonucu vermez, vermeyebilir. Sonraki yazılarda açacağım bu konuları…
Okuduğunuz yazıda, devlet biçiminden (cumhuriyet/monarşi) değil, siyasal sistemden (demokratik/ceberut) değil, yalnızca ‘hükümet sisteminden’ yani parlamenter sistemden söz ediyorum.
Parlamenter sistemi diğer hükümet biçimlerinden ayıran ‘iki’ ve son derece basit temel ilke var: Yürütme organı iki başlıdır ve hükümet parlamentoya karşı sorumludur! Bu kadar.
Yürütme organının bir başı devlet başkanıdır, diğer başı hükümet. Sistemin en saf halinde (İngiltere gibi), devlet başkanları yalnızca sembolik yetkilerle donatılmıştır; dolayısıyla yetkileri ya hiç yoktur ya da var olanı kullanmazlar. Adları, kral, kraliçe ve cumhurbaşkanı olabilir.
Yürütmenin diğer başı ‘hükümettir’ ve tüm yetki ondadır. Çünkü meclise karşı siyasal sorumluluğu vardır. Yetki ve sorumluluk paraleledir. Yetkiyi kullanan yürütme organının ‘kurumsal’ sorumluluğu Allah’a değil, parlamentoya karşıdır.
Demek ki saf parlamenter sistem, güçlü hükümetin ve onu denetleyen güçlü meclisin olduğu sisteme verilen isim.
Türkiye’de konuşulan ‘güçlendirilmiş’ parlamenter sistem ne anlama geliyor?
Burada ‘güçlendirilmiş’ sıfatının kullanılmasına dair iki şey söylenebilir sanırım. Bir: Kastedilen; güçlü, yetkili ve siyasal sorumluluğa sahip bir hükümet ile onu denetleyen prestijli bir meclisin varlığı olmalı. İki: Kamuoyunu daha kolay ikna etme çabası. ‘Eskiye dönüyoruz’ ile ‘daha güçlü bir sisteme dönüyoruz’ arasındaki psikolojik eşik farkı.
Konuya sık aralıklarla devam edeceğim. Sonunda hedefim, bir sistemin demokratik işleyişi için siyasal sistemin demokratik olup olmadığının, hükümet sisteminin şeklinden daha önemli olduğunu, hiç olmazsa birkaç okura anlatabilmek. On yıllardır anayasa tartışıyor oluşumuzun tek müsebbibinin genellikle ‘günahsız’ anayasa metinleri olamayacağını, başka nedenler aranması gerektiğini. Ezcümle, mesele, bir erkeğin illa mavi lens takmak istemesi değil, bir ömür boyunca ‘neden benzeyemiyorum’ diye dertlenmesi. Oysa gerçeklerle bağını koparmayıp bir kez dürüstçe aynaya bakabilse…
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları




























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
4.02.2026
10.01.2026
5.01.2026
29.12.2025
7.12.2025
23.11.2025
21.11.2025
14.11.2025
30.10.2025
26.10.2025