Yasemin ÇONGAR
|
|||
* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır. Aşk, eşikte tutar insanı. Ayrılamazsın, yerleşemezsin. O tekinsiz eşiğin adına “henüz” diyelim. Fransız kimliğinin içinde büsbütün soğurulmayı reddeden pırıltılı Yahudiliklerinin milli allerjilerimizi gıdıklamasından mıdır, dillerinin yer yer tercümeyi zorlayan azizliklerinden mi, yoksa pop-felsefe alanında “ikoncan” üstüne “ikoncan” yaratırken hiç mesafe katetmeksizin son sürat giden bir sanal trenin arka vagonuna kurulup, zihinsel şekerleme yapmanın peltek hazzına kolay kapıldığımızdan mı tam kestiremiyorum ama Lévinas, Blanchot, Finkielkraut üçlüsünün kadrini pek bilmiyoruz bu memlekette. Oysa “öteki” ile karşılaşmalarımızın farkındalıktan ilişkiye, giderek bir “birbiri için varoluş” bilincine taşınmasının etik ve düşünsel zemini, biraz da bu üçlünün kelimeleriyle döşendi. Emmanuel Lévinas (1906-1995) ile Maurice Blanchot’nun (1907- 2003) “öteki” üzerine, kuşkusuz esas olarak Lévinas’ın açtığı yolda, ama birbirlerinin cümlelerini de kullanıp dönüştürerek ilerlettikleri tartışmanın günümüzdeki taşıyıcısı 1949 Paris doğumlu denemeci Alain Finkielkraut da, aşkın “henüz” eşiğini mükemmel anlatır bence. Evet, tabii, bir “beraber olma” halidir aşk, ama “henüz” değil, ah, asla henüz değil… Finkielkraut, 1984’te yazdığı La Sagesse del’amour (Aşkın Bilgeliği –Ayşen Ekmekçi’nin tercümesiyle, Ayrıntı’dan Sevginin Bilgeliği adıyla 1995’te çıkmıştı) adlı kitabında, üç ayrı aşk tarifinin içinden geçerken, bu eşikte süresiz bir mola verir. “Asla kişiler sevilmez, sevilen sadece niteliklerdir. O nitelikler kaybolunca ya da önemini yitirince aşk da biter” diyen Pascal…“Sevmek, sevilen kişiye, yaptıklarından, kişisel ve geçici özelliklerinden bağımsız olarak olumlu bir anlam atfetmektir” diyerek, Pascal’ın karşısına çıkan Hegel… Ve nihayet, Proust’un her ikisini de reddedip,“Hayır efendim, aşk ne kişiye ne de onun özelliklerine yöneliktir. Aşk, ‘öteki’nin esrarını, mesafesini, sırlarını, en samimi anlarımızda bile asla benimle aynı olmama halini hedef alır” diye diklenmesi… Finkielkraut, burada Proust’un yanındadır; aşk, doğası gereği, bir “başka olma” hali, bir müzmin ayrılıktır ona göre, örtüşmek değil çelişmektir: “‘Seni seviyorum’daki ‘sen,’ kesinlikle benim eşitim ve akranım değildir ve aşk, bu aşırı anakronizmin araştırılmasıdır” der. Orada durmaz, Blanchot’nun “aşk” formülüne getirir sözü; Lévinas “eşitliğin, adaletin, şefkatin, iletişimin ve aşkınlığın özeti” demiştir bu formül için, Finkielkraut ise, “kusursuzluğa ve zarafete dayanan muhteşem formül” diye över onu. Çok basittir aslında: “Âşıklar beraberdirler ama henüz değil.” Hepsi bu. Âşıksanız eğer, cevapları kendinizde de bulabilirsiniz belki: Ruhen ve bedenen henüz tamamlanmamış bir beraberlik değil mi âşık olduğunuz kadınla ya da erkekle aranızdaki? Ya günün birinde o cümledeki “henüz” kelimesi silindiğinde ne olacak? Eşiği geçmek istiyor musunuz hakikaten? Hayat beni fazla rahatsız etmesinEşiği hiç geçmemiş bir adamı anlatıyor elimdeki kitap. Aşkın tekinsizliğini bilerek seçecek kadar gözüpek olduğu ya da yumuşak gövdesinin ortasında “öteki”nin koynundayken bile hep biraz yabancı kalmayı becerebilmesine yetecek kadar sağlam bir çekirdek taşıdığı için değil ama… Eşikten içeri bir kez baktıktan sonra dönüp gidivermiş bir adam bu; sonrasında, odasının kapısını kapatıp evcilik oynayan bir çocuğun pür dikkat ciddiyeti içinde, hayatla gayet mesafeli bir hayat kurup, içine yerleşebilmiş bir adam. Ve hatırlamamanın unutmaktan daha kolay olduğunu bilinçaltında sezdiğinden belki, girintileri olmayan, kanalsız, kuytusuz, kunt gibi görünse de, hacimli haznesinde koca bir boşluktan başka pek bir şey barındırmayan bir tür hafıza çatmış kendine. Olayların çetelesini tek tek küçük çentiklerle tutmayı, hatırlamakla aynı şey sanarak yaşıyor ve yaşlanıyor. Derken… 1946 doğumlu İngiliz yazar Julian Barnes’ın, Man Booker Ödülü’ne de aday gösterilen son romanı –150 sayfalık ince bedeni ve ziyadesiyle iktisatlı anlatımıyla bir novella da denebilir buna– The Sense of an Ending (Bir Son Duygusu), bu “derken” dönemecinin hikâyesi işte. Dönemeçteki adam Tony Webster, altmış iki yaşında. Üniversiteden sonraki kırk yılını, “Hayatın beni çok fazla rahatsız etmemesini istemiştim ve bunu başarmıştım –ne acınaklı bir durum” diye özetlemesine imkân veren “başarılı” bir kariyer, “sevecen” bir evlilik, “sorunsuz” bir babalık ve “dostâne” bir boşanma var hayatında. Ama biz onu, Barnes’ın birkaç yüz kelimeye sığdırabildiği bu kırk yılın içinden tanımıyoruz. Tony’yi ilk gördüğümüzde, ortaokul yıllarında, zekâlarından ziyadesiyle emin üç hergele oğlanın elebaşısı; daha sonra üçüne kıyasla çekingen ama onlardan daha birikimli ve belirgin biçimde daha ciddi, Camus okuru bir dördüncü oğlan katılıyor aralarına: Adrian Finn. Kitabın ilk bölümünde, Tony ile Adrian’ın okulda hocalarla, birbirleriyle, ve nihayet Adrian, Cambridge’e ‘etik,’ Tony ise, Bristol’a ‘tarih’ okumaya gittiğinde ayrılan yollarının kavşağındaki genç kadın Veronica Ford’la ilişkilerini okurken, olup biteni pek anlayamıyoruz aslında. Zira anlatıcımız Tony, ve yaşadıklarını kendisi de anlamıyor. Adrian’ın arada “akıllı” sözlerle çizdiği keskin konturlar da olmasa, büsbütün buharlaşmaya meyyal görünen bir delikanlılık bulutu bu ve biz de, bu bulutun içinde yoğunlaşan ironiyi fark edebilmemiz için koca bir hayatın geçmesi gerekeceğini belli belirsiz sezerek okumakla yetiniyoruz. Hayatın kendisi gibi, hakikatli bir birinci şahsın dilindeki hikâyesi de, “son”u işaret eden başlangıçların ancak sona varıldığında fark edilebilmesi esasına dayanıyor sanki. Yaşarken ne yaşadığımızı bildiğimizi sansak bile aslında bilmiyoruz hiçbirimiz; Barnes’ın anlatımı ise, bir yandan bunu hatırlatırken, diğer yandan, yaşamaya devam edebilmemizi de, ilk anda bir “lânet” gibi görünen bu cahilliğimize borçlu olduğumuzu düşündürdü bana. Adrian’ın, okulda kız arkadaşını hamile bıraktığını öğrenince, “Üzgünüm anne” diye not yazarak kendini asan bir oğlanın hikâyesini tarih dersinde hocasına örnek vermesi gibi, “gerçekte ne olduğunu bilmenin imkânsızlığı,” sadece uzak çevremize değil, en yakınımıza, hatta kendimize bakışımızı bile körleştirebiliyor zira. Ve yine Adrian’ın uyduruk bir isme atfettiği o özlü deyişle söylersek,“tarih” gibi kişisel tarihlerimiz de, “hafızanın mükemmellikten uzak yönlerinin belgelerin yetersizliğiyle kesiştiği noktada üretilen bir mutlaklıktan ibraret ekseriya.” Kendi sırlarımıza vakıf olduğumuzda…Tony’nin, hafızasındaki o büyük boşluğun içinde gezinmeye başlaması da, altmış iki yaşında, artık “Hayatın amacı, bizi mukadder kaybına hazırlamaktır” nevinden cümleler kurabildiği ve “değişim ihtimalinin yok olduğunu” hissederek ölümle ilk kez hasbıhal ettiği bir anda eline geçen “belgelerle” mümkün oluyor. Kırk yıl önce üniversitedeyken âşık olduğu ama “henüz hiç beraber olamadığı” sevgilisi Veronica Ford’un annesi, beklenmedik bir biçimde, Tony’ye az miktarda para ve bir “günlük” bırakıyor. Adrian’ın ölümüne kadar tuttuğu günlük bu. O günlüğün sayfalarında Tony, Veronica’ya olan duygularını, Veronica’nın aile evine gidip annesiyle karşılaştığında hissettiklerini, Veronica’yı kendi arkadaş grubuyla tanıştırdığında olanları ve tabii, Adrian’ın son mektubunu hatırlayacaktır. Adrian, Tony ile Veronica’nın ayrılmalarından bir süre sonra yazdığı mektupta, Tony’den Veronica’yla birlikte olmak için izin ister. Tony çok öfkelenir ve bu öfkeyle verdiği cevap, her ikisiyle de ilişkisinin sonu olur. Kısa bir süre sonra, Tony bir Amerika seyahatinden dönüşünde, Adrian’ın bileklerini kestiğini öğrenir.“Hayatın şartları üzerine düşünmek ve bir karar vermek lâzımdır” Adrian’a göre, “ve bu karar, hayattan yana da, hayata karşı da olsa gereğini yapmak icap eder.” Tony’nin, o zaman, neredeyse gıpta ettiği bir intihar notudur bu; cesur, ikirciksiz. Oysa şimdi, Adrian’ı nihai kararına taşıyan adımların peşinde geçmişe gömülen Tony, kişiliklerinin şekillendiği ortak bulutun içinde gözlerini belki de ilk kez açarken, orada cesaretten ziyade cürete, kararlılıktan ziyade inada ve her ikisini besleyen ıstırabın yumuşak zemininde, kendi ayaklarının fütursuz izlerine ulaşacaktır. Kitabı, bu izlerin Tony ile Adrian’ın asla dile gelmeyen sırlarını nihayet ele vereceğini bilerek okurken, Barnes’ın metne baştan sona hâkim kıldığı esrar duygusunun kaynağının başka yerde olduğunu hissettim ben. Kırk yıl sonra yeniden görüşmeye başladığı Veronica, Tony’ye, “Anlamıyorsun. Hiç anlamadın” deyip duruyordu. Ve hepimiz bir parça Veronica, bir parça Tony’ydik aslında. Eşikte durmanın değerini anlamıyorduk. Ya içeri girip yerleşmeli ya da sırtımızı dönüp gitmeliydik bir an önce. Ya hemen beraber olacaktık ya hiç bir zaman. “Öteki”nin mesafesi ve sırları tükendiğinde, aşkın da tükeneceğini kavrayamadığımız gibi, “hayatımız” dediğimiz şeyin de, aslında kendi zihnimizde şekillendirdiğimiz, başkaları kadar kendimize de anlattığımız bir “hikâye” olduğunu itiraf edemiyorduk bir türlü. Benlik, tek bir “toplam” olarak tanımlanıyordu daha ziyade ve biz kimliğimizi o “toplam” üzerine kuruyorduk haliyle; kendi eşiğimizde durup, bir içeri, bir dışarı baktığımızı her birimiz bilsek de, kimselere söylemiyorduk. Ama işte hayatının son dönemecinde, kumdan bir kule gibi yıkılıyordu Tony’nin hikâyesi; bir “toplam,” nihayet parçalarına ayrılıyordu. Hayatımızla aramızdaki mesafe eriyip, ele güne “ben” diye sunduğumuz o toplamdaki “ötekiler”i görmeye, onların sırlarına vâkıf olmaya başladığımızda, içten içe biz de yıkılıyorduk. |
|||
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları





























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
5.12.2013
24.09.2013
27.07.2013
29.05.2013
1.04.2013
8.12.2012
1.12.2012
17.11.2012
10.11.2012
3.11.2012